Araba

Please log in or register to like posts.

Nasıl gidiyor hayatım? Gittirmeye çalışıyorum. Götürmeye çalışıyorum. Bir arabanın arkasından iteklercesine. Elimden gelen tek şey bu. Hayatımı iteklemek. Çünkü bir bozukluk var ve tamiri yok. Tamircisi yok. Herhangi bir yardımcı yok. Issız bir yolun ortasında kalmışım. Elimden gelen tek şey bu.
Birilerini beklemem anlamsız. Ölümü beklemem anlamsız. Çünkü ölüm bile gelmez size, siz ona gitmediğiniz sürece. Hiç kimse, hiçbir şey; size kendiliğinden gelmez. Durup dururken gelmez. Hiçbir şeyin size, gelesi gelmez. Durup dururken deprem olmaz, durup dururken fırtına kopmaz. Dururken bir şey olmaz. Hareket gerek. Neden gerek çünkü. Hiçbir sonuç, nedeni olmadan doğamaz.
Oturduğunuz yere ne hayat gelir, ne de ölüm. Ağzınıza düşmez yemek, su.
Yürümek gerek. Sonuna kadar. Sona kadar. Sonunuza kadar. Gittiği kadar. Yettiği kadar gücünüz. Yol sizi götürdüğü kadar. Ayaklarınız sizi yürüttüğü kadar. Gücünüz bitene, tükenene kadar. Düşene kadar. Ölene kadar. Ölümle burun buruna, gelene kadar.
Ölmekten başka çareniz yok.
Ama oturarak ölemezsiniz.
Kıpırdamazsanız, ölemezsiniz.
Sonsuza kadar bekleyecek misiniz?
Ölmeye mahkumuz.
Bitmeye mahkumuz.
Ama kendi çabamızla ölmeye. Yaşayarak ölmeye. Acı çekerek ölmeye. Uzatarak ölmeye. Yaşamak isteyerek ölmeye. Hem yaşamı hem ölümü aynı anda isteyebilerek ölmeye. Ölüme açız. Ölüme susamışız. Bu yangını bir tek ölüm dindirir. Ama öyle bir yangın ki, önce alev almak istiyor. Büyük. Büyük büyük alevler. Yanmak istiyor. Çok, daha çok yanmak. Daha çok acımak. Yüreğiniz ağzınıza gelebilecek kadar. Canınız ağzınızdan sanki çıkacak kadar. Yanmak. Coşkuyla yanmak. Ölesiye yanmak. Ölesiye. Doğmadan ölemezsiniz ki. Sönmek için, tütmek için sonra ağır ağır, acı acı; yanmak.

Bu yüzden, başta bırakamıyorsunuz arabayı. Çünkü araba hayattı. Bırakayım, yürüyeyim, yayan gideyim diyemiyorsunuz. Çünkü yürümek zaten ölümdü. Arabayı bırakıp da yürümek, en başından ölüme gitmek olurdu. Ölesiye yaşamak olmazdı. Doğrudan ölmek olurdu. Yaşamsa bırakılmazdı, bırakılamazdı. Arabayı bu yüzden bırakamıyorsunuz. Sonsuza kadar kıpırtısız da bekleyemiyorsunuz. Çünkü bir sona programlanmışsınız. Bir son kullanma tarihiniz, vadeniz var. Ve bunu doldurabilecek tek şey de sizin çabanız. Hareketiniz. Hareket etmeyince oynamıyor yerinden ibre. Dolması gereken dolmuyor. Level atlamak için oyunlarda dolması gereken kutucuklar gibi; bu oyunu oynamazsanız, o kutucuklar dolmuyor. Ve siz sonraki aşamaya gelemiyorsunuz.

Yani araba, eliniz kolunuz, ayağınız gibi bir şey oluyor. Vazgeçemediğiniz. Veya gözleriniz gibi. Hayatınızdan vazgeçemiyorsunuz. Bırakıp da, gidemiyorsunuz öylece. Gözünüzü çıkarıp da koyamadığınız gibi masanın üstüne. Veya kalbinizi söküp de koyamadığınız gibi bir kavanozun içine. Sonra o kavanozu alıp ansızın çarpamadığınız gibi yere. Sonra tepinemediğiniz gibi her yanına cam kırıkları saplanmış kanlı kalbinizin üzerinde.

Geçiyorsunuz arabanızın arkasına. Herkesi arabaları götürürken bir yerlere; siz, arabanızı götürüyorsunuz, gittiğiniz yerlere, bir yerlere. Sizin arabanız çalışmıyor çünkü. Bir bozukluk var. Gitmiyor. Çalışmayan, bozulmuş bir araba. Gitmiyor. O sizi götürmüyor. Siz onu götürüyorsunuz artık.
Hayatınız sizi götürmüyor artık. Siz, hayatınızı götürüyorsunuz.
Hayat sizi, birilerini taşıdığı gibi taşımıyor, veya taşıyamıyor. Hayat sizi, birilerini uçurduğu gibi uçurmuyor. Birilerini yüzdürdüğü gibi yüzdürmüyor. Siz akışına bırakamıyorsunuz. Çünkü sizi su, kaldırmıyor. Siz, batıyorsunuz. Siz sadece, batıyorsunuz. Küçücük halinizle, koca bir taşmışçasına, batıyorsunuz. Çırpınmak faydasız. Durmak, faydasız. Batıyorsunuz. Çünkü su sizi, kaldırmıyor. Çünkü siz suyun, umurunda olanlardan değilsiniz. Çünkü su sizi, görmüyor.
Su neden sizi görmüyor? Herkesi gören su, neden sizi görmüyor? Kimini görürken, kimini neden görmüyor?
Suyun üzerinde kalmış, seçilmiş talaş parçaları gibiyken kimi…
En dipte, üst üste yığılmış talaşların arasında boğulmuşsun sen.
Hiç fark edilmedin.
Hep çokluktandın.
Sıradandın.
Kimse için önemli olmadın, değerli olmadın; farklı olmadın.
Oysa, için parlıyordu.
Ama sen, hiç göstemek istemedin ki onu kimseye.
Kimseye.
Çünkü, senin yaktığın ışığa değil, senin fısıltına gelmesini istemiştin sen. Eğer gelecekse biri.
Onca çığlığın arasında, savaşın ortasında; küçük beyaz çiçeği, görsün istemiştin, görecek olan.
Sen savaşçı değildin.
Sen savaşçı değildin.
Sen fısıltıydın.
Sen bir melodi.
Kimse seni duymadı.
Tıpkı kimsenin, okumadığı, bir kitap gibi.
Bir yazı gibi.
Kimse seni okumadı da.
Okumak istemedi.
Hep düşündün ki, okunmak için, illa kapağım, sayfalarım açık, hazır olda mı beklemeliyim. Gelsin beni, okuyacak olan, açsın dedin. O sayfaları çevirirken, ben ona dökülürüm.
Ama, kimse, gelmedi. Açmadı sayfalarını. Dokunmadı yapraklarına. Gözlerini değdirmedi satırlarına. Tutmadı seni. Bakmadı. Görmedi. Okumadı.

Unutuldun.
Toz kapladı her yanını.
Böcekler…
Rutubet…
Örümcek ağı…
Eski bir kitapsın sanki.
Yaşına rağmen, eskide kalmış, eskiye ait bir kitapsın.
Zamanın ötesine fırlatılmış.
Unutulmuş.
Eski bir kitap.

Zamanın ötesinden.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir