Bir’i var Bir’i yok (Mihrimah Camisi’nde)

Please log in or register to like posts.

Her sözün yeri ve zamanı olduğuna hep inanmışımdır. Çünkü anlatılmak istenen söz, yazılmak istenen her harf, kendine uygun zaman içerisinde eriyip onunla bütünlük kurmak ister. Tıpkı hikâyemin devamının da Mihrimah camisinde bütünlük kurmak istemesi gibi. Tabii ki Mihrimah camisinin kendine has olan hikâyesi yanında, benim hikâyem sönük kalsa  da biiznillah hikâyemin devamını yazmaya başlayayım…

Zaman, bir anlığına donmuştu ancak kulağımda söylenen son söz ‘’Ah aşk’’ yankılanıyordu… Bu sesin, tahmin ettiğim kişiden mi geldiğini kanıtlamam için dönmem gerektiğini düşünmüştüm ama tekrardan bir ses:  ‘’Sakın dönme, lütfen dönme… Kafamdaki konuşmayı gözlerine baktığımda unutuveririm lütfen dönme…” dedi. Tamam dedim ve bir iki dakika öylece boğazı izledik… Sonra, ”Sence aşk nedir? ”  dedi. Gülümseyip bunu bana sorman saçma değil mi onca aşk üzerine yazıp çizmişken -aşk üzerine yazdığı yazılarını ve zamanlarını söyledim- benden daha iyi bilirsin aşkı dedim. Ama yine de benim aşka bakışımı merak ediyorsan, bunu sorarak değil de izleyerek öğrenmeni tavsiye ederim dedim. Yine sessizlik oldu. En sevmediğim şey sessizlik, en büyük korkum sessizlik… Sonra, o da yorulmuş olacaktı ki yanıma gelip oturdu. Peki dedi beni sana sorsalar onlara ne derdin. Hiç düşünmeden ‘’Aşkı ararken aşkta kaybolmuş adam’’ derdim dedim. Söz sırası ona geçti ”Sen de her şeyin farkındasın değil mi? Benim, ikilem arasında gidip gelişlerimin sen de farkındasın…” dedi. Bu arada çok stresli olacaktı ki kol düğmesini ilikleyip açıyordu. Evet, her şeyin farkında olmama rağmen onun ağzından sırların dökülmesi için ne demeye çalışıyorsunuz gerçekten anlamıyorum, dedim. O gün sanki cesaret iksiri içmiştim, duyacaklarımın beni yıkacağını bildiğim halde onun açık açık söylemesi için fırsat vermiştim. Siyah takımlı kahraman, ”O zaman her şeyi baştan anlatayım.” dedi… ”Senin, bu dükkâna gelmeden bir söne önce yanımda gördüğün yazar hanım geldi. Geldiği günden beri ona vuruldum. Onun kaleminden çıkacak harfleri pür dikkatle izledim. O da beni seviyordu biliyordum ama bir türlü birbirimize halimizi niyaz edemedik. Onun benim ruh eşim olduğuna inandım hatta onun için kırmızı gül bile kuruttum. Ama ne olduysa sen bu dükkâna geldiğin günden sonra oldu. Sen dikkatimi çekmeye başladın seni merak ediyordum. Oysa ben kalpte tek bir aşk olduğuna inanan kişiydim şimdi bu da neyin nesiydi dedim. Ve kaybolduğum o zaman diliminde; hanginizin beynime, hanginizin kalbime ait olduğunu aramaya gittim. Sonuç ne diye sorarsan, sonuç ; eğer o gün emaneti alıp gelseydin belliydi ama şimdi sonuç yerine vefâ var. Karar verdim ve eskiden sevdiğim kadına döndüm…” Cümleleri bitmişti aynı zamanda ben de bitmiştim. Sen kararını verdiysen o zaman niye buradasın neden içeride değilsin dedim.” İşte bunu ben de anlamıyorum yollarım sana çıkıyor ben yollara engel koyuyorum ama o yol yine sana çıkıyor… Bana akıl ver ne yapayım? ” Sen yapman gerekeni yapıyorsun zaten vefana sahip çıkıyorsun. Dışardan izlediğim kadarıyla da gayet uyumlu çiftsiniz ancak benden bir arkadaş tavsiyesi özünü unutma. Onu sev ama o seni sevsin diye hâlden hale girme, özün ol!  Artık bu son laflarımdan sonra iyice yorulmuştum zaten orada daha oturmam yakışık olmazdı ve ayağa kalktım. Ve o da kalktı, ”Sen, beni sevmedin mi ?” dedi… Karar verilmiş bir hikâyede, benim sözlerim o hikâyeyi bulandırmasın dedim ve hızlıca dükkâna geçtim. Gözlerim, yağmaya hazır buluttu ama herkesin içinde olmazdı. Masamdan çantamı alıp dışarıya attım kendimi. Ama bir adım dahi atamadım hem yağmur yağıyor hem de ayaklarım gitmiyordu. Yan dükkân ‘’hüzün dükkânının’’ sahibi hâlimi görmüş olacaktı ki çay içmeye davet etti. Kendisi iyi bir insandı bir iki kez konuşmuşluğumuz vardı, bana karşı sıcakkanlıydı. Kafam dağılsın diye gençlik, dava, müslümanların hâli vb konularda konuyu açtı. İşi biliyordu bu beyefendi. Hatta muhabbetin sonunda içimden, ” Neden hep imkânsızlara tutulursun ki… Tek, dünyada mı siyah takımlı adam var…” dedim.

Ve tam 2 ay geçti artık dükkâna gelirken duygularımı bastırarak geliyordum. Zaten artık engellememe sebep verecek bir unsur da kalmamıştı. Neden mi? Çünkü kahramanım odasını değiştirdi benden artık tamamen uzaktı. Bana uzak, yazar hanıma yakın… Ondan hatıra gönlümde yazıları ve mendili kalmıştı. Günlerim yavaş yavaş iyi olmaya başlıyordu bunun için hüzün dükkânının sahibine de ne kadar teşekkür etsem az kalırdı. Mutlu olmam için her gün masama papatyalar yollatıyordu. Açıkcası bu papatyalar normal hayatıma dönmem için işe yarıyordu ama kalbimin şifası kırmızı güllerdeydi. Ve bir karar aldım; yaralı kalple, benden gülmemi bekleyen herkese gülümsedim…. Mihrimah camisinin hocası, namaz kılmak için son hazırlıklarını yapıyor galiba ben de hikâyemi şu anlık burada durdursam iyi olacak. Huzurla ve selametle kalın…

Kimler Beğendi?

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir