BÜYÜCÜ EMEK

Please log in or register to like posts.

Bilinmeyen zamanın sihridir, insanı büyücü ilan eden…

Sihir ise birtakım hayaller görmekten ibarettir.

 

Bir İstanbul semtinde, köksal mahalinin hamur kokan vehimli sokaklarından birinde Kenan ilişti gözüme … Yıllar geçmişti ve onu onca zaman sonra bu şekilde elleri çöp konteynırlarını didiklerken gördüm onu. Annem görse : “ Allahından bulmuş.”derdi. Usturupsuz ötelerdi vicdanını. Böyledir annem bazılarımız gibi. Sanki bir mahkeme salonunda, fesh ediyoruz davamızı. Ben de hem kızarak kendime –belki anneme karşı geliyorum diye- hem de rahatlatmak için vicdanımı, -usturlap misali- yıldızlarım barışıklar mı diye ölçmede kullanıyorum galiba.

İç konuşmam bitmiyordu. Bir hayalden başkasına dalıyordum. Ama Kenan’ın işi bitmişti. İstemsizce sokak horultuları içerisinde takip ediyordum onu. Yıllar sonra görmüş olmanın verdiği bir kesret hali bırakmıyordu ayak bağlarımı… O sefaretteydi, bense sefirdim sanki…

Sırayla kaç tane dükkan, çöp konteynırı, kırtasiye ve balıkçı atığı gezdik sayamadım. Bunları da yarım yamalak hatırlıyorum zaten. Bir ara başımı kaldırdığımda fark ettim ki imam ezana başlamış. Sağım solum kitap az daha bakınınca sahaf çarşısında olduğumu anladım. Nicedir yürümüştüm acaba.

Kenan, çınar altında oturmuş bir çay söylemişti kendine. Acaba yanına gitse miydim. Tanır mıydı beni.

Vicdanım mıydı ayaklarımı yere mıhlayan. İçimde olan bütün hengameyi bıraktım bir kenara. Ve adım attım. Tanımadı beni. Ama afalladı, Kenan. Beni birden karşısında görünce… Devri alem böyle karşılaşma görmüştür bilmem ama sanki bütün kuşlar:

“Şimdi artık bizi kıskanmanıza gerek yok…” der gibi bakıyordu. Ya da bana öyle geliyordu.

 

“Kenan,” diyebildim.

O cevap vermedi.

 

Bacaklarımın lerzan etmeye başladığından mı bilmiyorum “ Yalnız mısın” dedim…

Ne demek istedim. ‘Hayatında biri var mı? ‘mı demekti, bu. Yoksa sandalyesine mi göz koymuştum.

 

“Bahtiyar bir ummandır, gönül…” dedi.

O, hep böyle konuşurdu, hiç değişmemiş.

 

Bir ezan daha işitiyorum, zaman mı geçiyordu, bana mı öyle geliyordu…

Kenan devam ediyordu , çayını yudumlarken. Senin benim gibi değiller onlar. Ben demezler hep ‘Biz’derler.

Devam edeceğini anlıyordum çünkü onu tanıyordum. O beni tanımıyordu. Metin olmaya çalışır bir haldeyken bir kedi, sürünüyor ayaklarına… Yine o merhametli mütebessim ifadesine bürünüyordu, yüzü şakaklarından beri…

Ne diyordum…

“Bu insanlara göre, ıstırap insanın azığıdır. Onlara göre en büyük dua Allah’ı tanımaktır.”

İnancı artmış, önceden de inanırdı ama güven eksikliği yaşardı, diye iç geçiriyorum ben.

 

Bana öyle gelmiyormuş, o da ezan okudunğunu fark ediyordu.

“Artık gitme vakti…” dedi.

Kaltı, biraz yürüdü ve birden durdu. Gözü bir yere takıldı.. Hafifçe, cebinden kendini aşağı sarkıtan mendili alıp parmaklarını sildi. Yarım nefes verdikten sonra iki parmağını titizce birleştirdi… Tam tahmin ettiğim gibi. Bir ekmek parçası aldı yerden. Onu en son görüşümde de yapmıştı bunu. Parmaklarımın, o   ekmeğe değmeğe hasret kalacağı şekilde öpüp başına götürdü, nimeti. Tüm nefasetiyle…

Son bakışında, gözleri kapalı diyordu ki sanki bana :

“ Nimet adalet, adalet, nimetliktir. Ellerinde sıkıca tutulur, korunur ve baş üstünde taşınır. Alın teriyle kazanılır nimet. Ondan alnımıza değdiririz. Onun yeri orasıdır.”

Puff. Bu da benim Hokus Pokusumdu. Acaba rızkın değerini yerden alınca mı anlayacağız… diye düşünür buldum kendimi birden rüyadan uyanınca. Alnımdan akan birkaç damla teri tam elimin tersiyle silecektim ki duraksadım. Avuç içimle sildim.

Meleklerin açtığı kanatlar altında emek, sihir gibiydi, rüya da olsa…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir