Gelincik Çiçeği

Please log in or register to like posts.

Geceden kalma ayaz sabahın ilk saatlerinde havayı yaşanmaz hale getiriyordu. Hayatında bu denli soğuk bir iklimle karşılaşmamış başka şehrin insanları, mecburi ikametlerine alışmaya çalışsa da bu o kadar da kolay görünmüyordu. Oranın insanları bebeklikten alışagelmişlerdi soğuğa. Onlar için olağan olan iklim şehrin yabancılarına fazlasıyla yabancı geliyordu. Her sabah evden işe gitmek için çıkan insanların arasında hemen göze çarpıyorlardı. Durakta bineceği aracın gelmesini bekleyenler hemen etraftan odun parçası, karton toplayıp bir açık hava sobası dermekle meşgulken garip gözlerle onları izleyenler yine şehrin yabancıları oluyordu.

Üniversiteden yeni mezun olmuş, hayatını hep sahil şehirlerinde sürdürmüştü. Ama işte hayat bu. İnsana her daim kötü şakaları hazırlayan o değil miydi? Doğunun buz tutmuş bir şehrinin, daha da fazla buz tutmuş bir köyüne öğretmen olarak atanmamış olsaydı böyle yerlerin ancak taşra hikayelerinin anlatıldığı eski hikaye kitaplarında olduğunu düşünebilirdi. Ancak işte tam karşısındaydı gerçek. Tüm beyazlığıyla karşısında duruyordu. Ellerini morartıyor, yüz kaslarını acıtıyor, burun kıllarını donduruyordu. Gerçek burada soğuktu. Soğuğa bir şekilde alışabileceğini, alışamasa bile katlanabileceğini düşünüyordu. Peki ya o tezek kokulu köy… Ona alışabilmek mümkün müydü? Bir kere okul denilen derme çatma yer okul değil ki, diye düşünüyordu sürekli. O hiç böyle bir okul görmemişti. Hem her sınıftan farklı yaşlarda öğrenciler aynı sınıfın içinde olur muydu? Hadi oldu diyelim hepsine sadece bir öğretmen yeter demek de neyin nesiydi. Yani üniversitede bunların hiçbiri söylenmemişti ona. Doğrusu kendini pek çaresiz hissediyordu. İşin içinden çıkamadan düşünüp duruyordu. Hadi diyelim tek başına bu köyde, elleri soğuktan kurak topraklar gibi çatlamış ve hiçbir kremin fayda etmediği, gözleri soğuktan sürekli yaşlı, üstü başı kirli, tezek kokulu, garip bir ağızla konuşan çocuklara alıştı diyelim, onlara eğitim öğretim namına bir şeyler verebileceğine kesinlikle kendini inandıramıyordu.

Her sabah şehrin merkezindeki evinden çıkıyor, tüm sıcaklığı evde bırakıp kendini bir buz denizinin içine gönülsüzce atıyordu. Soğuğa, şehre, şehrin insanına, köye alışamasa da bu rutine alışmaya başlamıştı. Köylere öğretmenleri dağıtan servis aracını beklemek için durağa doğru yürürken kayıp düşme korkusu kalmamıştı. Bu şehirde kayıp düşmek garipsenen bir şey değildi çünkü. Artık bunu biliyordu. Günlerdir köydeki o tek gözlü okula gidiyor, köylünün el arabalarıyla getirdiği, ilkbaharla birlikte kurutmak için yığdığı ve artık kurumuş olan tezeklerden o günlük istihkakı alıyor ve teneke sobayı dolduruyordu. Sanki artık çocuklar kokmuyordu. Belli ki okula başladıkları için anneleri daha bir özenir olmuştu temizliklerine. Yanan tezekler etrafı çok geçmeden ısıtıyor ama sobayı iki saatte bir yenilemek gerekiyordu ki içerisi sıcak kalabilsin.

Yokuşun üst tarafından gelen minibüse takıldı gözü. Her sabah aynı durakta bekliyordu. Kalın bir buz tabakasının üstünde, trafik kurallarının tedavülde olmadığı bir şehirde her sabah tam önünde durmayı başarıyordu bu eski model minibüs. Yine öyle oldu. Oflaya puflaya açıldı eski minibüsün çift kanatlı kapısı. İçerisi soğuktu, tıpkı dışarısı gibi. Ama insana hareketsizlikten, daha da soğuk geliyordu. Herkesin sessizce belirlenmiş bir yeri vardı minibüste. Birbirine yakın on bir köy okulunun on dört öğretmeni her sabah kendi koltuğuna oturur ve bu eski minibüs tarafından öyle böyle köye götürülmeyi beklerlerdi. Çoğu da beklerken koca koca botlarının içindeki iki kat çorabın içinden ayak parmaklarını hareket ettirmeye çalışırdı. En azından ayak parmaklarını donmaktan kurtarmak önemliydi çünkü. Ahmet de oturduğu yerde hayatında ilk defa bu şehirde giymeye başladığı kapkalın tabanlı, su geçirmez botların içindeki sarıp sarmalanmış ayaklarının parmaklarını hareket ettirmeye çalışıyordu. Tıpkı diğerleri gibi…

Yağan ve yığılan karların tipi ile birlikte buz tepecikleri oluşturuduğu köy yollarının bozukluğu ancak ilkbahar sonu yaz başı belli olurdu. Çünkü kar ancak o zaman iyiden iyiye erirdi alçak yerlerde. Tepelerde ve dağlarda ise neredeyse tüm sene kar kalırdı. Öyle ki bu şehrin çocuklarının hayallerinde dağ denilince beyaz yükseltiler canlanır, resimlerine dağ çizileceği zaman içi boş yükseltiler çizerlerdi. Ahmet bunu tecrübe etmişti. Köye ilk gittiği gün çocuklarla ne yapacağını bilememiş yanında getirdiği defterden çocuklara kağıtlar vermiş, resim yaptırmıştı. Çocuklar hepsi bir örnek resimlerinde dağları boyamayınca Ahmet dağları yeşertmeye, kahverengi toprakla doldurtmaya çalışmış ama çocuklar, Öğretmenim öyle dağ olmaz ki ama, deyince şehrin ve köylerinin kaderi aklına gelmişti. Böyleydi buralar. Beyazdı. Beyaz ve sessiz. Bu beyaz sessizlik içinde kimi zaman çiftelerden çıkan sesler yankılanır ve uluyan sesler bir anda canhıraş bir çığlığa dönüşürdü.

Ahmet tüm yol boyunca minibüs herhangi bir kaza yapmadan köye varabilsin diye içinden çocukken camide öğrendiği duaları sıralar dururdu. Şöfor ise her şey gayet normalmiş gibi camı açıp sigaralı elini camdan sarkıtır ve öylece köylerde yükünü boşalta boşalta ilerlerdi. Ahmet’in okulu köyün içindeydi. Ahmet köye girdiklerinde soba bacasından duman çıktığını görürse içini bir mutluluk kaplardı. Kimi günler köyün ihtiyar ve dul muhtarı sabah namazından sonra okula girer, sobayı yakar ve bakır çaydanlıkta çay demlerdi. Bu günler Ahmet’in içi henüz minibüsteyken mutlulukla dolardı. Öyle ya sıcak bir yere girecek, soğuktan buz tutmuş ayak parmaklarını, koca botlarını hemen çıkarıp çoraplarını neredeyse teneke sobaya yaslayarak ısıtacak ve donmaktan kurtaracak olurdu. Dahası soğuğun işlediği ciğerleri sobanın üstünde ağır ağır fokurdayan çay ile ısınacaktı. Doğrusu köydeki en mutlu anları bu anlar oluyordu Ahmet’in.

O sabah köyün girişinde bir kalabalık dikkatini çekmişti minibüsteki öğretmenlerin. Ahmet’in köyüydü bu. Ama köyün girişi bembeyaz şekerin üzerinde gezinen kalabalık bir karınca kolonisi kadar kalabalıktı. Ahmet daha önce bu köyü hiç böyle görmemişti. Köyde bu kadar nüfus olduğunu bile bilmiyordu. Zaten burada göreve başlayalı hepi topu üç ay olmuştu. Öyleydi böyleydi derken doğru düzgün tanıyamamıştı insanları. Minibüs kalabalığın yanına yaklaşınca yavaşladı. Camdan kafasını çıkaran şöfor birkaç köylüyle konuştu. Sonra okula doğru sürmeye devam etti. Ahmet merak etmişti.

– Adnan Abi, diye seslendi ağzından çıkan yoğun dumanla birlikte. Hayırdır ne olmuş ki?

– Muhtar, hoca… deyiverdi. Sizlere ömür. Bu sabah okulun kapısında bulmuşlar. Artık ölüp mü donmuş, donup mu ölmüş kimse bilmiyor.

Ahmet de donakalmıştı ama ölmemişti. Ölen Muhtar Dayıydı. O gün sobayı yakamamış, çayı demleyememişti. O gün Ahmet mutlu olmadı. O gün Muhtar mutlu ölmedi. Şöyle Ahmet’le iki lafın belini kırıp, eski kışları sıcacık sobanın önünde çaylarını yudumlarken anlattıktan sonra ölmek vardı oysa. Erken ölmüştü Muhtar. Birkaç saat kadar. O gün köyde bir günlük yas ilan etti İmam Efendi. Okul tatil oldu. Büyükbaşlar yemlenmedi. Cenaze namazı öğleye müteakip kılındı. Okulun sağ çaprazındaki köy mezarlığına on yıl önce ölen karısının yanına gömüldü Muhtar Dayı. Mezarın başına geçici olarak çakılan tahtaya Muhtar Dayı yazıldı. Eski topraklar hariç köyde herkes ona Muhtar Dayı derdi çünkü.

Ahmet merkezdeki evine girdiğinde hava kararmıştı ama akşam olmamıştı. Hava ikindi vakti kararırdı bu şehirde. Ahmet düşüncelere daldı. Muhtarla ettiği sohbetler gözünde canlandı. Ama Muhtar canlanmadı. Ölmüştü Muhtar. Ahmet birden yalnızlığını hatırladı. Hiç bilmediği bir şehirde yalnızdı. Bir tava çıkardı dolaptan. İki yumurtayı tereyağ ile çevirdi. İkisini de kendi yedi. Ne zaman yedi kendi de anlayamadı.

Ertesi sabah yine aynı durak… Yine yokuşun başından gelen minibüs… Yine kalın bir buz tabakasının üstünde, trafik kurallarının tedavülde olmadığı bir şehirde tam önünde durmayı başaran eski model minibüs ve yine oflaya puflaya açılan iki kanatlı kapı…

Okula vardığında çocuklar henüz okula gelmemişti. Kapıyı açtı. Ağır ağır önceden tezek doldurulmuş sobayı yakmaya girişti. Soba yakmayı iyi kötü öğrenmişti de tezeğin ilk yanarken çıkardığı o ekşimsi çirkin kokuya alışmak pek kolay olmuyordu. Darbeden sonra yapılan biçimsiz köy okulunun yazılmaktan eskimiş yeşil tahtasını sildi. Yazılar silindi ama tebeşir izleri hala oradaydı. Her sabah nemli bir bezle tahtayı bir güzel silmeyi adet edinmişti. Hafifçe kara batırdığı bezle tahtayı bir güzel pakladı. Bezi bir iki silkeleyip sobanın yamacına doğru serdi.

Çocuklar bir iki gelmeye başladı. Hepi topu 13 öğrencisi vardı. Kimi 1. sınıf, kimi 2, kimi 3, kimi 4… Ders zamanı gelince koşturmaca başlıyordu. Ahmet adeta dört parçaya bölünüp tüm çocuklara yetmeye çalışıyordu. Öğle arası vakti gelince Ahmet okulda yalnız kalırdı. Çocuklar evlerine dağılır yemek yiyip gelirlerdi. Öğle arasından sonra iki ders daha vardı. Ya resim yaparlardı, ya şarkı söylerler ya da kitap okurlardı o iki derste.

Böyle böyle alıştı gitti Ahmet köye. Köy de Ahmet’e alıştı. Öğle vakti geldi mi okula tandır ekmekleri, köy peynirleri, tereyağ, bal gelirdi köylüden. Ahmet de çoktan demlemiş olurdu çayını. Kimi zaman kendi kendine konuşurdu sessizliği dağıtmak için sıcak sobanın başında. Kimi zaman da uyuklardı çocuklar demir kapıya pat pat vurana kadar.
Alişan vardı. 9 yaşında. Babası ölmüş, iki gözlü damlarının bir odasında ana oğul, bir odasında büyükbaşları yaşardı. Alişan öğle vakti gelince diğer çocuklar gibi sıcacık evde oturup yemek yemezdi. O artık evin erkeğiydi. Hayvanları yemlemek sulamak gerekirdi. İyi bakmak gerekirdi ki onlar da Alişan ve annesine iyi baksın.

Köyün bir önceki öğretmeni Muhsin Öğretmen’di. Muhsin, köye köylüye alışamamış öylesine gelip gitmişti. Köylü onu anarken pek de hoş anmazdı. Çocuklar terbiyeliydi, pek ses etmezlerdi Muhsin hakkında. Ama bakışlarından anlaşılırdı. Saklayamazlardı.

Gel zaman git zaman ocak ayı ve karne günü gelmiş çatmıştı işte. Ne de çabuk geçti zaman, diye düşüyordu Ahmet. Karneleri ilçe merkezinden aldı. Kar buz dinlemedi okula vardı. Bir an önce karneleri dağıtıp memlekete gidecekti. Kolay değil. Özlemişti. Çocuklar çoktan kapının önüne dizilmişti. Heyecanlıydılar. Hep beraber okula girdiler. Ahmet önden öğrenciler arkadan… Soba yakılmadı. Erken çıkılacaktı ne de olsa. Karneler sırayla dağıtılmaya başlandı.

“Alişan Aras…”diye seslendi Ahmet, ağzından çıkan yoğun buharla. Alişan, yakasının bir yanı yamuk, önlüğünün ceplerinin olması gereken yerinde dikiş delikleri, altında koyu kahverengi (kiri daha az göstersin diye) kadife bir pantolon, ayaklarında lastik pabuçlarla çekingen çekingen yanaştı öğretmen masasının üzerine yarım oturmuş Ahmet’e. Karneye uzandı. Ahmet’in elinden adeta kaparcasına alıp yerine geçmek için arkasını döndüğünde, Ahmet’in seslendiğini duyunca olduğu yerde kaldı.

Ahmet çocukları çok severdi. Zaten öğretmen olmayı da bu yüzden hep çok istemişti. Onların dünyalarına dahil olmak hayatında erişemeyeceği bir mutluluk veriyordu Ahmet’e. Her çocuğa karnesini verince sarılıp öpmüştü. Alişan’ın böyle kaçarcasına gitmesi aklını kurcaladı. Arkasından seslendi. “Alişan oğlum gel de bir sarılayım sana, bak ne de güzel bir karne aldın.” Alişan olduğu yerde kaldı. Sırtı Ahmet’e dönüktü. “Oğlum gelsene” dedi Ahmet bir kez daha. Alişan yüzünü Ahmet’e döndüğünde gözleri dolu doluydu. Ahmet anlayamadı. Ne olmuştu da böyle olmuştu bu çocuk. Alişan döndü, gelmedi. Ahmet kalktı, yanaştı. Sınıfın ortasında buluştu Ahmet ve Alişan. Ahmet kollarını açtı, Alişan’ın bakışları başka yana kaçtı.

“Pis kokuyorsun, aynı tezek gibi. Kafandan da yağ fışkırıyor. Saçların tezeğe, çamura bulanmış ahır hayvanlarının tüyleri gibi…” dedi Muhsin Öğretmen, yüzünde enteresan bir tebessüm, Alişan’ı kendinden uzaklaştırmak için iteklerken. Belli ki söylediklerinin gülünecek bir yanı olduğunu düşünüyordu. Nasıl sözlerdi böylesine ağır kurşundan, delip geçmişti Alişan’ın çocuk kalbini.

Ahmet sarıldı. “Ben senin o köy kokunu, o yitip giden babanın işini yapışını, o hayvanlarla yatıp kalkışını, senin gözünden damlayacak olan bir damla yaşı, senin minik ama haddinden fazla ağır yüreğini hiçbir şeye değişmem oğlum.” diyebildi güçbela gözyaşlarını tutmaya çalışırken. Ahmet ağladı, Alişan ağladı. Ahmet sarıldı, Alişan sarsıldı. Alişan anlattı, Ahmet sarsıldı. Dünya’nın en güzel kokusu çocuk kokusuydu. Hele bir de küçücük bedeninden beklemeyecek yükler taşımak zorunda kalan, Atlas misali neredeyse koca dünyayı sırtlayan çocukların kokusu en renkli kır çiçeklerinden bile güzeldi ne olursa olsun. Onu koklamayı bilmek gerekirdi. Gelincik çiçeği misali yaklaşmalıydı ona insan.

Ne Ahmet ne Alişan hayatları boyunca o günü unutabildi. Ahmet ne zaman o günü hatırlasa ne zaman Alişan’ı düşünse burnuna en nadide çiçeklerinin, sık ağaçlarla kaplı ormanların o güzel kokusu gelir. Çocukların kalbini kolayca kıranların yaşadığı dünyadır asıl kötü kokan, diye düşünür de yine de kıyamaz dünyaya da Ahmet.

Kimler Beğendi?

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir