GÜVE’N

Please log in or register to like posts.

Güve-n…

İnsan, hep olduğunun dışında başka bir varlığa benzetilmeye çalışılmıştır. Mesela iki kanatlı bir meleğe…

Sahi melekler iki kanatlı mıydı?

Bilinmez…

Kanatlıgillerden en çok meleklere benzetilir. İnsan, “melek gibi” kavramıyla nitelendirilmişse eğer  yeğnilikle  yaklaşılır, inanılır  ve güvenilir. Esasında çok da itimat etmediği, benimseyip kucaklayamadığı o duyguyu yaşarken de kanatlıgillerdendir: İnsan… Pullukanatlılardan mesela…

Biz, “Güve” deriz onlara. O dışı çetrefilli, simin kanatlı, sokak lambasının sarı ışığını yuva bellemiş, başka yuvalara felek şaşırtan pullukanatlı güve’den bahsediyorum. Aslında “Güve’nden”…

Pullukanatlı duygumuz her gönüle konmaz, her iç’e buyur edilmez. Onu taşımak her babayiğide harç olmaz… Bu yüzden 2.tekil şahısla birleşmiş hep karşındakinden istenmiş de karşıya verilmemiş…

Kelime miydi yani bizi bu güve’nsizliğe iten?

 

Altını çizdi son cümlenin Ragıp. Doğruldu gün boyu iliştiği koltuktan. Kitap hala avuçlarının arasındaydı. Belli ki tesiri altında kalmış… Belli ki Ragıp zuhur etmişti sarımsı yapraklarda… Salonun ortasında kaskatı kesildi. Düşündü, düşündü… Kendi hayatı, film şeridi gibi geçti gözünün önünden. “Sahi, nedir bu güve’n bu güve’nsizlik?” dedi kendi kendine. Herkesin birbirinden beklediği, fakat yine herkesin birbirinden kıstığı bir duygu. Elestbezminden bu yana sandığa mı gizlenmişti, toprağa mı gömülmüştü, kalbe mi hapsedilmişti.

Yoksa, akla mı esir edilmişti… Düşünceler aklını kemirmeye devam ederken hava almak üzere dışarı çıkmaya karar verdi. Kitabı usulca bıraktı, hemen sağındaki Aliye’nin çeyizinden kalma sehpaya. Paltosunu almak üzere odasına gitti. Aliye uyuyordu. Ömrünün nevbaharını, Ragıp’a feda eden sonsuz güvenle Ragıp’a aşık ve bağlı Aliye… Ona haber vermeden çıkmayı düşündü. Gideceği yeri Aliye’ nin bilmesine gerek yoktu. Hava alıp gelecekti, aldığı hava, onda saklı kalsın istedi. Sessizce aldı paltosunu ve aynada kendine bir çekidüzen verdi. Gözünün üstüne düşmüş bir parça pürçeği geriye attı. Sonra yel yepelek kendini dışarı attı. Bir boşlukta yürüyormuşçasına adımlarını sendeleyerek atıyordu. Ürkek bir hali vardı. Sokaktan ulam ulam geçen insanlara bakıyor, gözlerini, düşüncelerini onlardan alamıyordu. Hayal kıraathanesinin önüne gelmişti. Bir ara içeri girip bir şeyler içmeye yeltendi fakat beynini kemiren düşünceler buna müsaade etmedi.

Recep efendi seslenir içerden:

-Ragıp bey buyurun bir çay ikram edeyim, haremlik selamlık durmayın öyle.

Ragıp afalladı. İçinden,

“Yahu bu adam durduk yere niye bana çay ikram etmek istiyor…” diye geçirdi. Cevap vermeden yoluna devam etti. Köşeyi dönerken Semih’e rastladı. Pek haz etmezdi kendisinden. Samimiyetsiz bir selamla geçiştirdiler karşılaşmalarını. Semih, Ragıp’ın çocukluğundan  beri arkadaşı, ömürlük yarasıydı. Bu yara, Ragıp’ın al hayat suyunu çekmişti. Günden güne, susuzluğa kuraklığa götürüyordu. Selamlaşmanın ardından, nereye varacağı belli olmayan yoldan devam etti, Ragıp. Devam etti de bir türlü varamadı da varamadı… Sonsuz bir  boşluğa dalmaktan alıkoyamadı kendini… Sonsuz maviliklere demir atmıştı. Ağır bir hastalıkla mücadele eden hastanın, doktoruna umut dolu gözlerle bakması gibiydi ;denize, insanlara bakışı… Öylesine… Boşluğa… Öylesine umutlarla ukde, umutsuzluklar doluydu…

Sahi Ragıp’ı bu denli yerle yeksan eden neydi? Güve’nsizliğin tarümar oluşu muydu? İnsanlığın güve’n duygusunu, süfliyat edişi miydi?

 

Şimdi Ragıp’ın hesaplaşma vaktiydi… Sadrının cihannümalarını derleyip toplama vaktiydi. Ragıp  kendi insanlığında konuşlandıramadığı o güve’n duygusuna hıyanet etmişti. Aliye’yi aldatmıştı, Ragıp. Hem sadece Aliye’yi değil, Semih’i,  Ziynet’i, kendini ve tabii nisyandan ibaret insanı da aldatmıştı. Ragıp, uçurumun kenarından döndü. Prangalarından kurtulamayışının hüznüyle kendine sığınak bellediği ‘Cengaverler’ mahallesine, evine doğru ilerledi. Nasıl ve ne şekilde geldiğinin farkında olmadan, varmıştı. Ragıp’ın yaptığıyla yaşadığından müsemma, Cengaverler mahallesinde kendisiyle yüzleşecek, kendini telkin edecek, belki de küfrü basacak belasını bulacak da öyle yaşama devam edecekti. Çıkardı, cebinden anahtarı yeltendi kapıyı açmaya, bir süre içerde gözlem yaptıktan sonra dışarıya göz gezdirdi, aradığını bulamadı. Tedarik etmek üzere kapıyı kapadı ve çarşıya indi. Bir nalburcudan çivi ve çekiç aldı, eve geri gitti. Kışlık tahtalaları gözüne kestirdi. Ragıp, artık karar vermişti. Öyle her gönülde konuşlanmayan  güve’n duygusu, onda da yabancılık çekmişti, tutunamamıştı.

Ragıp kendine bir dünya yaratıp, belki de bir dünyaya kapatıp öyle yaşayacaktı. Dünyasına ilk darbeyi vurmak üzere bir çivi, çekiç ve uzun bir tahta  parçası aldı, dünyasının kapısına çaktı. Aslında ölürken konduğumuz, tahta evimiz ile Ragıp’ın ölmüş duygusunu yerleştirdiği üzerine çivi çaktığı şey aynı ham’dı. Her ikisinde de bir gün dirilmek ihtimaldi. Ragıp ya güven duygusunu orada gömülü bırakacak ya da o duyguyu diriltecek tekrar yaşatacak ve yaşayacaktı. O sırada telefonu çaldı. Arayan Ziynet’ti. Ziynet Semih’in karısı, Ragıp’ın sahip olduğu tek ziynetti. Ragıp öyle hitap ediyordu ona. Çok fazla çalmadan açtı telefonu. Ziynet ,Semih’in bir şeylerden şüphelendiğini sürekli bir şeyleri didiklediğini söyledi, titrek bir sesle… Ragıp hiçbir şey söylemeden öylece dinliyordu. Ziynet’ in konuşması bitince de kapadı telefonu ve evden ayrıldı. Otobüse doğru ilerledi, durağa varınca yaşlı bir çiftle karşılaştı. Kaç yılı devirdiklerini Allah bilir diye geçirdi içinden, gıptayla onları izledi. Yaşlı çiftin ışıl ışıl gözlerle birbirine bakışı; bastonlarından yürümek için, birbirlerinin elinden hayata tutunmak için destek aldıklarını görünce Ragıp daha da içlendi. Neyse ki otobüs gelmişti, yaşlı çift önden otobüse ilerliyor, amca hanımına öncelik veriyordu. Genç bir çift oturmaları için onlara yer verdi. Ragıp da arkalarından onları izliyordu. Amcanın ellerini karnında kavuşturması, bacaklarını koltuğun gerisine doğru çekmesi o edebi, hayası Ragıp’ı etkilemişti. Çiftin, vefasına hayran bir şekilde düşünceler denizine daldı.

Kendi yaşamını göz önünde bulundurdu yine. Aliye’yle böyle bir ilişkisi olabilirdi. Ya da Ziynet’le. Ama Ragıp her iki kadına da ihanet etmenin ezikliğiyle bocalıyordu. Varacağı yere gelmişti otobüs. Yemyeşil ağaçların, yanı başındaki durağa gelmişti. Ragıp sendeleyerek yaşlı çifte gıpta dolu son bakışıyla indi otobüsten. Ardından uzun uzun bakakaldı. Ziynet’ e uğrayacak bir şeyler konuşacaktı.

Yolda ilerlerken bir köpeğin onu takip ettiğini farketti. Bir baktı ki bu daha önce Ziynet’ e gelip giderken sevdiği, arada yemek verdiği Kurt’tu.

Kurt, “Köpekler insanlardan sadıktır.” sözünü temsil ediyordu adeta. Ragıp’ı tanıyıp, güvenen kurt yine sever yine karnını doyurur diye peşini bırakmadı. Oysa Ragıp, kendi dünyasının karmaşıklığından ve hatta bıkkınlığından Kurt’u pek de görmüyordu. Ne sevdi ne de doyurdu. Kurt bir süre sonra başı önde adım atamadan olduğu yere çöktü. Ragıp’a güvenmiş de yine sevgisinden alır diye beklemiş, hayat kırıklığına uğramıştı… Ragıp da arkasına bakmadan Ziynet’in evine vardı. İçindeki buhranları anlattı. Korkaklığını, korkularını haykırdı. Güvenini, güvensizliğini çığırdı. Sesler yükseldi de yükseldi. Ziynet yüzüne vurulanlara dayanamıyor, adeta ölmeye yelteniyor, cesaret noktasında geri dönüyordu.

Tam o sırada Semih’in içeri girmesiyle Ziynet yek adımda balkona vardı, gözü karardı, gözünü kararttı ve güvendiği adamlardan aldığı darbeyle ölümün sessizliğinde boğuldu…

Semih… O, artık Kurt’un sığınağı. Kurt’a sığınan,  onu ailesi,  güvensiz sokakları  ve kendine ev belleyen…

Aliye… Ragıp’ın güve’si,  güve’ni.  Artık kimseyi güve’lemeyecek, güve’nmeyecek. Hiçbir kalbe sığınmayacak, sığmayacak… Aklını kaybedişiyle yeni yuvasında yaşama tutunacak…

Ve… Her gün, dünyada yankılanan bir çiviyle çekiç sesi. Ahvalin kalbine vurulan bir çekiç sesi… Ragıp’da güve’lenmeyen, tutunmayan güvenin dipdiri hayata gömülüşünün yankısı.

 

Tak, tak,tak… Bir daha tak, tak, tak….

Ragıp duvarlara çakılan onca çekiçten sonra ellerini avuçlarını semaya kaldırır, başlar yakarmaya…Tanrıya yakarır bir kıyamet dehşetiyle belki…

Der ki içinden:

“İsrafil üflemesin süra ikinci defa …“

Gömdüğü,  gömüldüğü o sığınaktan diri olarak çıkmak istemiyordu,  Ragıp. Ta ki orada  güve’nene,  güve’nilenene kadar… Bir huzmenin girdiği gün, pencerenin odaya hafif nefes veriş anında, Ruz-ı mahşerde hesaplaşacaktı kendisiyle… Aliye’yle, Ziynet’le, Semih’le ve tüm pullukanatlılarla.  Güve’nle …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir