Kırık Fincan Koleksiyoncusu – Öykü Dizisi

Please log in or register to like posts.

Sokaklar uzun mu uzun, öyle böyle değil ama baya uzun. Arıyorum bir şeyler, ne aradığım belli değil. Girip çıkıyorum bütün sokak aralarına, bütün seslerin içerisindeki kendi sessizliğimle.

Kafam dalgın işte bu aralar ne yapalım? Sonunda buluyorum, ne aradığımı bilmediğim halde. Tabii ya çıkmaz bir sokak. Hayatımın çıkmazı mı sokağın çıkmazı mı? Cevapsız bir sorum daha. Sokağa bakıyorum belki 5 dakika belki de 5 saat karar veremiyorum, hatırlamıyorum. Bir tabela ilişiyor gözlerimin en içine.

‘’Kırık Fincan Koleksiyoncusu’’

Dönüp gidiyorum.

 

Dolaptan uzanarak almak istediğim, en sevdiğim fincanım yere düşerken üçüncü sekmesinde hala bakıyorum. Havada dans edercesine dönerek yere süzülen ve tam üç parçaya ayrılan sevdiğim siyah fincan mıydı yoksa hayatımda hep yarım kalan, eyleme bile geçmeden gerçekleşmemiş hayallerim miydi?

Ve tekrar hayatımın cevapsız bir sorusu daha.

Eğilip sadece baktım, hani derler ya ‘’hayatım film şeridi gibi gözlerimin önünden geçti’’ diye. Ah işte tam öyle ama tam da öyle değil işte. Gözlerimin önünden geçen hayatımdı ama yaşadığım anlar değil, yaşamadığım hayallerimdi.  Ve hayatımdaki cevapsız bir soruyu cevaplamıştım. Kırılan en sevdiğim siyah fincanım değil, hayallerimdi.

Hayat ya da hayal şeridimdeki tek görüntü geçen yaz girdiğim o çıkmaz sokaktaki ‘’Kırık Fincan Koleksiyoncusu’’ oldu. Elimde, üç parçaya ayrılmış fincanım ya da hayallerim, her neyse işte. Beynimde ‘’Kırık Fincan Koleksiyoncusu’’. Karma’ya inanıyor muydum ben? Yine cevapsız bir soru daha.

Attım kendimi sokaklara. Elimde fincanım beynimde o çıkmaz sokak. Bulabilir miydim? Cevapsız, yürüyorum yine. Bu gürültü sokağın mı beynimin mi karar veremiyorum.

 

Eylül, güzel ay ve güzel mevsim. Açan çiçekler değil de hep dökülen yapraklar hoşuma gider. Hiç düşünmedim neden diye. Sanırım hayatım da açmıyor, o güzel mor renkli menekşeler gibi. Evet dökülüyor benim hayatım bir ‘gazel’ gibi. Bir yaprak bir yaprak daha döküle döküle geçiyorum yine bilmediğim o sokakları. Sonbahara yakışan kahverengi eteğim ve kahverengi botlarımla, düşen yapraklara basmamak için çabalıyorum. Basamam ben ‘gazel’lere bilirim onlar benim ya da başkasının belki hayali belki de dileği.

 

Ve işte o çıkmaz sokak, sessizliğimdeki sesli yollar hep kısa gelirdi bana. Elim fincanımda gözüm tabelada. Dilerim ki  fincanım bütün olabilirdi. Dökülen hayaller sırama bir yenisini daha ekleyemezdim.

Camlar buğulu, ee tabii Eylül bu İstanbul soğur, içeride bir sıcaklık camlarda bir buğu. O buğudan bile fark ediliyordu camlardaki eskilik ve tozlar. Umutsuzum ama giriyorum içeriye. Cesaret, umudu doğururdu.

 

Gözlerimi tekrar açıyorum. Evet evet sonuna kadar açıyorum. İçerisinin güzelliği hayal dünyam mı gerçek mi? Karşımda duran naif sesli ve gülen gözlerinin altında, dökülen yaprakları olan bir adam ‘’Merhaba’’ diye seslenince anladım hayal değil gerçek olduğunu. Sorumu cevapsız bırakmadan cevaplanması hoşuma gitti. Vay be keşke her sorum böyle kolayca cevaplanabilseydi.

 

Fincanımı gösterdim.

‘’Ben’’ dedim.   ‘’Kırıldı, tamir ettirmek istiyorum.’’

 

Güldü adam. Adam güldü, ben güldüm.

 

Bazen konuşmadan da anlaşılıyor biliyor muydunuz? Durun ben cevap vereyim.

Evet anlaşılır. O kalbinden ve aklından geçirirken, harfler kelimeleri oluşturmadan, ağzından cümleler dökülmeden, gözlerinden anlarsın.

Ben de anladım. Bal renkli gözlü adamdan. Burası tamirci değil hatıracıydı.

 

Oturdum. Baktım duvarlara bütün kırık fincanlar tablo yapılmıştı. Ve altlarında hikayeleri vardı. Naif adam anlattı. Ben dinledim. Ben dinledim. Naif adam anlattı. O dudaklardan dökülen her kelime, her cümle, her nefes içime işledi ama anlatılanlardan mı anlatıcıdan mı? Cevap veremedim yeniden.

Sıra geldi tek duvar, o tek duvardaki tek tablo ve o tek tablodaki üç parçaya ayrılmış tek bir siyah fincana.

‘’Bu benim, hayatım’’ dedi adam.

‘’Tanıştığımız gün aldım ona. Ona diyorum ama hata yapıyorum. Ona denmez O güzel bir kardelen.

Evet evet O kırmızı, güçlü ve yalnız bir kardelen. Tanıştık, fincan aldım. Aşık olduk, sevdik, seviştik, doya doya yaşadık birbirimizi. Bir çok şehir, bir çok ev, bir çok eşya ve hayat yaşadık. Her yerde bizimle, kırılmadan geldi o siyah fincan biliyor musunuz? ‘’ dedi adam yine.

 

Anlamam mı bilmem mi dedim içimden. İçim yine gürültülü ama dışımda bir tutam sessizlik daha.

 

‘’O fincanları çok sever, çocuğu gibi davranır hatta konuşurdu. Her renk, her model  ve çok fincanı vardı. Bu siyahı çok sevdi, beni sevdiği gibi öyle böyle değil ama çok. Kendisine oyun yaptı bir çocuk gibi komik değil mi? Koca kadın fincandan oyun yaptı. Ama komik değildi onun yaptığı her şey anlıyor musunuz her şey güzeldir. Dedi ki bana ‘Eğer bu fincana bir şey olursa, ona dikkat edemeyip kırarsak Ahmet’ dedi. ‘Biz de bitmiş oluruz’ dedi. Ben durmadım üzerinde bu oyunun. Allah aşkına söyleyin bana olur muydu böyle bir şey. Bir fincana sevgimizi, hayatımızı, o sevişmelerimizi nasıl bağlayabilirdik?’’

 

Adam anlamamış ama ben anlamıştım kızı, tanımadan. İnsan eğer çok severse bir küçük siyah fincana neler bağlamazdı, bilirdim.

 

Sustu adam. Baktı tabloya, yaktı sigarasını. Fincana yüklenen anlamları döktü dudakları, içindeki dumanı verdiği nefesle.

 

‘’Hastaymış’’ dedi. ‘’Bilmiyordum, söylemedi. Fincana bağladı hayatımızı ama söylemedi bana. Bir gün aldı fincanı ve kahveyi, önce fincan sonra sevgilim düştü yere.

Önce fincana sonra sevgilime baktım.

Fincan kırıldı, sevgilim yığıldı.

Sevgilim yığıldı, fincan kırıldı.

Fincan kırıldıysa biz de bitmiştik o zaman değil mi?

İnanman cansız şeylere mutluluğu ve hüznü bağlamayı. Ama inandım. O gitmişti artık yoktu. Demek sevgilim haklıydı fincan yoksa biz de yoktuk. Ve O yoktu. Ben de kayboldum. O yoksa ben nasıl olabilirdim değil mi? Hani yok olmak denir ya, sözcükler söyler bunu kolay bir şekilde ama ‘yok olmak’ söylendiği kadar kolay olmuyor, yaşadım. Zamanla insanların hikayesini toplamaya başladım kırık fincanlarıyla beraber, iyileştirdim kendimi.  Peki sizin fincanınızın hikayesi nedir? ‘’ dedi naif sesli, bal renkli gözlü adam.

‘’Hiç’’ diyebildim. Ne kadar inanmayarak söylediysem o kadar inanmadı adam.

 

İnsanlar dışarıdaki gürültüyü bastırmak, kalbindeki acıyı yumuşatmak için ne kadar güzel dile getiriyordu değil mi içlerindeki o sesli üzüntülerini. Ben yapamadım hiç bir zaman. Benim de elimde siyah kırık fincanım, hikayem kalbimde. Dudaklarımdan dökülen tek bir cümle

‘’Kendinize iyi bakın’’ oldu çıkarken.

 

‘’İlerdeki güzel günler

Beni görmeyecek onlar

Bari selam yollasınlar

Geberiyorum kederden’’      diyor kulağıma Nazım Hikmet. Tekrar bilmediğim, yabancı ve sessiz sokaklarda ilerlerken.

Kimler Beğendi?

2 comments on “Kırık Fincan Koleksiyoncusu – Öykü Dizisi

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir