LAZARUS ETKİSİ

Please log in or register to like posts.

”Tokadını yemedikçe uyanamadığım bu hayatta, aslında uyandığımda bir ölü olarak hayatıma devam
edeceğimi, kımıldamadan aynanın karşısında yanağımdaki tokadı izleyerek yanıt verdim.”

Ben, acıdan başka hiçbir şey değildim. Silahla vurularak veya başka darbelerle beyin ölümü gerçekleşenlerin, omuriliğinin beyinsi davranışları nedeniyle bazen sağlık çalışanlarını bile yanıltabilecek düzeyde ölmemiş gibi davranmalarına verilen isimdir; ”Lazarus etkisi.” Bir ölünün hareket etmesidir. Tokat gibi, lanet kötü huylu bir tümörün seni öldürdüğünü bilsen de bir ölünün bu hayatta yürüme azmidir lazarus etkisi.
Yani insanın ayağa kalkacak gücü olmasa da dışarıdan yürüyormuş gibi davranmasıdır.
Mutluluk çok ciğer yakan bir gerçekmiş ve bu etkiyi ilk benim omuriliğim fark etmiş.
Elimi bir ateşe uzattığımda yanacağını düşünemedim. Küçüktüm ve bu felaketti. Hızlıca kolumu
çektiğimde aslında hiçbir şey hissetmediğimi fark ettim. Ya ben kalpsizim ya da sevgisizlikten kök
saldığım toprakta -yani evimde- günden güne çürümüştüm ve dünya 72 saat dönmeye başladı o gün. Üzerime tam üç senedir hiç doğamayan güneş ve her zaman pencereme damlayan yağmur… Çölde çiçek yetişmezmiş mesela ama güneşten yanıp kavrulurken de ansızın yağarmış yağmur. İşte bunun gibidir umut da. Mevsimlerden sonbaharı
dikdörtgen yılları arasında kurutmuş pencerem. Bu pencere yalnızlığıma derman olmuş, üşüdüğümde
kendini sıkı sıkı kapatmış, ateşim çıktığında kollarıyla sarmış beni. Bunu bana bir insan bile
yapamamış.
Yağmurla yağan gözyaşlarıma sonbahar bir mucizesini gösterdi. Deli gibi yağan yağmura, feryat
edercesine gürleyen rüzgara karşı güneş doğdu. O hastane evimin parçası ama çok soğuk, çok ıssız ve
çok korkunç. Kimisi sevmezken, bir ilaçla bir organla hayata tutunacağın güneş seni
yaşatır.
Penceremden sızan güneşle elimi tuttu dallar ve mendil oldu gözyaşlarıma yapraklar. Hemşire bana bakıp olumsuzca, umutsuzca başını salladığında tam karşımda, üşümüş mavi deniz; dalgasıyla dövdü
o umutsuz çehreyi.
Başımı kaldırıp karşımda duran aynaya baktığımda önce iç organlarımı gördüm. Kalbim çürümüş benim.
Ciğerim hava dolmuş ve patlamak üzere. Sonra vücudumu gördüm. Kel, kirpikleri dökülmüş, kaşları
seyrekleşmiş teni bembeyaz, halka küpeleriyle gülümsemeye çalışan bir kız gördüm. Bana hiç uygun
olmayan, mavi ve üzerime yapışan bu elbisenden sıkılalı ne kadar olmuştu Osman ağabey, ne zaman yeni
bir elbise alacaktım? Oysa elbiseye de gerek yoktu, yürüyen bir ölünün kimse çıplaklığını umursamazdı
değil mi? Önemli olan çıplaklık değildi çünkü önemli olan dirilikti. Kızarmış gözlerimle aynaya tekrar
baktığımda “Büyümek” dedim ne kadar sancılı. Düşen gözyaşımla ağaçta duran bir saman yığınına benzeyen kuş yuvası başıma kondu ve kel olan sıfatsız başıma sarı ipek bir saç oluverdi. Yaprak dalları bir karınca gibi yürüyerek yüzüme tırmandı ve kirpiklerime kondu. Beyaz tenime hızla turuncu yaprak bulaştı. Aynaya tekrar baktığımda kahkahalar saçtım etrafa ve işte dedim: “Ben sonbahar kızıyım!” Ve bir anda hepsi geldikleri gibi usulca geri döndüler, el sallayıp “Hoşça kal Aylin” dedi sonbahar. “Gitmeyin!” dedim. Ama terk etmişti beni sonbahar. Annem elinde ıhlamur ile döndüğünde kucağına baktım, kurtaramayacak kadar umutsuz ama aydınlık gözüküyordu işte.
Beni sonbahar umudum da terk etmişti. İnsanın önünde sonunda tutacağı el kendininmiş,
sığınacağı kucak kendininmiş. Bulaşıcı bir rahatsızlıkmışım gibi misafir çocuk çekingenliği ile
izledim pencereden diğer çocukları. Çocuk parkının kenarında bir genç soluklanmak için oturdu.
Ben sende tutuklu kaldım. Sana pencere kenarından dilekler diledim, seni o parkın çocuklarının
babası ilan ettim. Şimdi dünden daha çok bezdiren kemik ağrılarım var. Etimden et kopuyor sanki daha da
beter olacağım duygusu kaplıyor bedenimi.
Yatağımda cenin pozisyonu alıp pencereden bulutları izliyorken bir anda kar düştü pencereme.
Bir… iki… üç derken ağacım bembeyaz oldu. Gelinlik giymiş gibiydi. Kış beni her daim üşütürdü. Parkta
arabaların üzerinden avuçlarına kar toplayan çocukları izledikçe üzülüyor ve gözyaşlarıma engel
olamıyordum. Gözyaşımın düşmesi ile pencere pervazından bir kar tanesi üfledi yüzüme fakat
üşütmedi. Aksine sıcacık üfledi. Kar taneleri birikerek kel başıma teker teker dizildiler. İnce buzlar çatıdan
asılmak yerine gözlerimden asılmak istedi ve kirpik oluverdiler. Önümde ise bana kar topu atan
çocuklar vardı. Soluk, cansız ellerimle bir kar topu yapıp ben de oynadım onlarla.
Aynaya tekrar baktım ve tekrar kahkaha attım. Ben bir kış kızıydım. Kulağıma fısıldanan melek ifadesi
ile titredi tüm vücudum ve “Hoşça kal Aylin!” nidaları çınladı kulaklarımda. Kar taneleri eridi buzla beraber.
Elimde kalan ve parmağımı bırakmayan kar tanesini de rüzgar attı ve uçtu gitti elimden. Başımı yine kaldırdığımda kel, kirpiksiz ve solgun yüzlü kız karşıladı beni. Beni, elimi karnımdan içeri sokabilecek kadar zayıflatırken bu kötü huylu hastalık, inatla pencere kenarında solmayan o çiçek olmaya devam mı edecektim, nereye kadar?
Pencerem, camlarını açtı sabahın ilk saatlerinde ve uğur böceği gülümsedi bana, ben de ona el salladım.
Ardından bir uçurtma uçtu gökyüzünde ve şekil değiştirip kağıttan uçak oluverdi bana. Beyaz çiçekler taç
oldular çimenden saçlarıma. Kelebek kondu parmağıma; yanıma geldi sincap, fındık ikram etti bana. Bir arı geldi vızıldayarak, iğnesini sakladı ve kendi elleriyle bal yedirdi bana. Çimenden ve bir rapunzeli andıran
saçlarımı sarkıttım hastane odasının camından aşağıya. Haydi park çocuklarının babası prens! Tırman ve
kurtar beni buradan. Yaklaştı, yaklaştı ve tutup saçlarımdan tırmanmaya başladı yukarı. İşte o an koptu
saçlarım. Tacım uçtu, burnumun ucundaki uğur böceği yok oldu, parmağımdaki kelebek ellerimde can verdi.
O an anladım ki ilkbahar da terk ediyordu beni. Zaten en dayanılmaz acı da bu değil miydi? Umuttan umut
beklemek… Umuttan kahrolası bir takıntı gibi umut beklemek ne sancılı!
Sanırım tertemiz siliniyorum Osman ağabey. Nefesim sıkışıyor, kurtulmam lazım artık! Nereye kadar sürer umut böyle? Tamam, biliyorum dua etmeliyim ama sence de üç yıl etmişken bir daha etsem kabul olur mu, son kez etmeli miyim? Pekala, “Allah’ım nasılsın?” bunu sana sorarken günaha girmiş gibi hissetmeli miyim bilmiyorum.
Ama şu an hissettiğim, kemiklerimin arasındaki karıncalanmalar ve omuzlarımı kemiren kurtçuklar… Allah’ım ben bu ağrılara dayanamıyorum, Allah’ım umut varsa Meryem’in rahmine düşürdüğün cenin gibi vücuduma bir yaşam düşür, sana yalvarırım…
Hıçkırıklara boğulmuşken diğer hastaların rahatsız olmasına aldırmadan acı bir çığlık koptu bedenimden ve pencere tekrar açıldı. Eline şekeri verilmiş bir çocuk gibi birden durdu ağlamam.
El salladı mavi deniz ve denizde yüzen çocuklara göz gezdirdim seslendim onlara, duyan olmadı.
Başımı eğdim, deniz ayağıma geldi ve soktu rüzgar beni denize. Yüzmeyi öğretti balıklar. Denizde yapıştı turuncu yapraklar üzerime. Kar, birden yağdı gökten, kelebek geldi yanıma ve gülümsedim burukça. Yaz da gidiyordu, anladım. El salladı “Hoşça kal Aylin!” dedi ve gitti yaz da.
Pencereden hiçbir şey görünmüyordu denizim ağacım kaybolmuştu sanki. Bir perde çekilmişti belki de
gözlerime. Dört mevsim de terk etmişti beni. Olmuyordu böyle… Pencerenin önüne manolya
yerine sardunyalar dikeceğim. Öbür gerçek dünyadan dikeceğim ki hiçbir çocuğun umudu bitmesin.
Evet umudum… O umudun içindeki umudumu kaybetmiştim. Nefesim ruhumdan çekilirken pencereden
bir ışık vurdu. Sonra bir ses: “Ben beşinci mevsim, adım umutbahar!” dedi. Sarı saçlarımı hastane camından uzattı
hemşire abla. Çocuk parkının prensi tırmandı oradan ve geldi yanıma. Bir buse kondurdu elma şeker kokan
çocuk yanaklarıma ve annemin “İlik bulundu!” diyen sesiyle sevinç ve umut çığlıkları patlamış mısır gibi patladı odamda.
Bir ölü gibi yatan bedenimin, kalbini saran elektriksel yüklerin tetiklemesi ile oluşan anlık bir olay olarak, tam tanımlanamamış ilginç bir fizyolojik durumdu bu.
Lazarus etkisi diye geçse de bu olay, beşinci mevsim gibi dirilmemdi zannımca.
Ve güneşin hiç doğmadığı üç senenin ardından ölen kelebeğin dirilip tişört olması, kuş yuvası gibi kabarık; çimen rengi saçlarımın olması, kar taneleri kadar beyaz ve parlak cildim, fındık renginde pantolonum ve uğur böceği desenli çantam…
Penceremse evim oldu. Kurtulmuştum işte. Osman ağabey, bir insan duasını hiç kesmemeliymiş, yani umudunu…
İşte ben beşinci mevsim ”Umutbaharın” kızıydım. Dışarıya çıkıp derince bir nefes aldığımda, elimdeki maskeyi fırlatıp attım. Yüzüme yapışan yaprağı elime alıp baktım. Dua yazıyordu. Sırtımda
duran yılları saklamış pencereye astım yaprağı. Zor günlerimde bir ışık olan umudumu…

Kimler Beğendi?

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir