Sekiz Bacak Bir Yürek

Please log in or register to like posts.

Heyecanı yanaklarına, gülüşüne, gözlerine sızmış; olabildiğince kendini ele veriyordu. Son kez, bakıyordum ona, kalem tutan eline, sınavda sabırsızca titreyen çelimsiz bacaklarına.Etrafına gülücük gönderiyordu, yan sıradaki arkadaşlarıyla sadece kendilerinin bildiği bir sır varmış gibi sırıtmışlardı. Hâlbuki o gün lisedeki son günüydü. Kocasından iki gün önce boşanmış olan öğretmen biliyordu. O sırada yerleri silmekte olan ve tek derdi liseli kızların yuvarlak kalçaları olan hizmetli biliyordu. Tatil boyunca iş yapmayacağı için köyde amcasının koyunlarına çobanlık yapacak olan kantinci çırağı Mehmet biliyordu. Yıllarca küçümenlerin adım adım büyüyüşlerine, ergenlerin kuytu köşelerdeki yasak öpüşmelerine, çift dikişlilerin sınavlarda kopya çekişine, sessiz öğretmenlere şiddet uygulayan öğrencilere tanık olmuş olan değersiz böcek: örümcek, ben biliyordum. O gidecekti. Ilgaz’dı adı, sınav kâğıdına yazmıştı oradan biliyordum. Okuma yazmayı da burada öğrenmiştim, ilkokulken burası. Sonra lise oldu. Sonra adını öğrendim.
Sınav kağıdına yazardı adını, z’nin ucunu yukarı doğru yuvarlardı aşk arayan çaresiz romantikler gibi. Ama yanında kimseyi görmezdim. Kız kıza gezerdi. Bazen yan sınıftaki sarışın mavi gözlü, serseri çocuğa gülücük atardı. O zaman nefret ederdim ondan, bütün zehrimi zerk etmek isterdim cılız bacaklarına.
Son zil de çaldıktan sonra günlerdir kafamda planladığım şeyi hayata geçirmeye karar verdim. Herkes birbirine sarılıp vedalaşırken ben, günlerdir bugün için hazırladığım normalden dört kat uzun ağıma tutunup kendimi aşağı bıraktım. Evet! Doğru hesap yapmıştım kafamda, üzerinde pembe küçük çiçekler olan fermuarı açık çantasının yanına kadar inebildim. Hesapta hata yapmayacağımı biliyordum; ne de olsa matematiği Serkan Hoca’dan öğrenmiştim. Serkan Hoca, tanıdığım en iyi, en efendi ve en eşitlikçi öğretmendi. Kırklı yaşlarına merdiven dayamış, hafif kır saçlı, güleç yüzlü bir adamdı. Üç tane birbirine tıpatıp benzeyen ve aynı yaşta görünen oğlu vardı. Bir kere okula babalarını ziyarete gelmişlerdi, oradan biliyorum. Artık Serkan Hoca da bu okula ait diğer her şey gibi benim için mazi olmuştu çünkü sevdiğim kızla kaçıyordum. Galiba sadece onu özleyecektim.
Evet! İstediğim yere inebilmiştim şimdi kendimi biraz öne doğru itmem ve geriye çekmem gerekiyordu. İtme kuvvetiyle çantanın üzerine kadar ilerleyecek ve sonra ağımdan kurtulup içine düşecektim. Fiziği de o kocasından iki gün önce boşanan -boşandığını yakın bir öğretmen arkadaşına söylerken duydum- ağzı şekilli, gözleri küçük öğretmenden öğrenmiştim. Gözleri ağlamaktan küçük değildi gerçi şişti.
Ben tam öne doğru hamle yapmaya başladığımda, iki samimi arkadaş ağlayarak birbirine sarıldı, son anda kendimi geriye savurarak kurtuldum. Neyse ki, hemen başka yere geçtiler. Tüh! Ilgaz gözleri yaşlı veda turunu tamamlamış, sırasına doğru harekete geçmişti. Üç sıra sonra çantasını alıp gidecekti. Çok stres altındaydım. Hem birisi tarafından fark edilme hem de Ilgaz’a yetişememe tehlikesi terlememe sebep oluyordu. Bütün gücümle kendimi öne itip geri çektim; yeterli hıza ulaşıncaya kadar dört-beş kez tekrarladım bunu. O sırada Ilgaz da son adımını attı ve çantaya doğru uzandı. Beni görme ihtimalini göze alarak kendimi çantanın içine fırlattım. Tam bu anda Ilgaz da çantanın açık fermuarını kapattı ve beni zifiri karanlıkla baş başa bıraktı. Çantanın içinde okulun son günü olması sebebiyle defter-kitap yoktu. Bir cüzdan, bir cep telefonu ve bir makyaj çantasının üzerinde gezindim. Sanırım içindeki eşyalar bunlarla sınırlıydı. Biraz daha gezinecektim ki bir anda sarsıldım ve geriye düştüm. Hemen oracıkta bir ipliğe tutundum ve minik bir ağ yaptım. Sanırım hareket ediyorduk. Heyecanlanmıştım; sonunda uzun yıllar uzaktan izlediğim, yüzündeki her bir çizgiyi ezberlediğim, sesinin her tonuna aşina olduğum Ilgaz’ımın evine gidecektim ve odasına kurulacaktım. Hep onunla olabilme, kıyafetlerinin üzerinde gezinebilme, yastığının kokusunu içime çekebilme düşüncesi beni bulutların üzerine çıkarıyordu. Bir süre otobüs yolculuğundan ve bir kaç dakikalık yürüyüşten sonra durduk, Ilgaz evinin anahtarını almak için çantasının fermuarını araladı ve eliyle kurcalamaya başladı. Ördüğüm minik ağa sıkı sıkı tutundum, neyse ki anahtarını çabuk buldu ve kapıyı hızlıca açıp içeri girdi. Bir kaç adım sonra bir odanın kapısı açıldı, kapandı ve içinde bulunduğum çanta bir kenara fırlatıldı. Fırlatılmanın şiddetiyle sımsıkı yapıştığım ağ parçalandı, bana bir şey olmadığına şükrettim. Hemen yarı açık fermuardan etrafı kolaçan ederek çıktım; şöylece odaya göz atıp kendime en uygun yer olan tavana en yakın yükseklikteki sarı dolabın sağ üst köşesine tırmandım. Oraya hemen bir ağ ördüm. Artık kendimi güvenceye aldığıma göre odaya alıcı gözüyle bakabilirdim: kapının tam karşısına konmuş olan dolap, dolabın sağ tarafında üzerinde bir kaç kitap olan bir çalışma masası, yine dolabın tam karşısında üzerinde uçuk sarı bir örtü olan bir yatak, yatağın yanında soluk renkli eski bir şifonyer… Çantayı fırlatır fırlatmaz odadan çıkan Ilgaz, ben odayı incelerken geri dönmüştü ve şimdi üzerini değiştirmekle meşguldü. Üzerindekileri çıkarınca aslında ne kadar çocuksu bir vücudu olduğunu ayrımsadım. Gelişmekte olan bir kız çocuğuydu. Yüzü de çok güzel sayılmazdı. Peki, bu alelade güzelliğe sahip kızın nesi çarpmıştı beni bu kadar? Her sabah ders zili çaldığında göğsümü yerinden çıkarırcasına çarptıran, başımı döndüren, soluğumu kesen şey neydi? O kara gözlerindeki kıvılcım mı çekmişti beni, yoksa o incecik beli mi? Evet, çok güzel bir kız değildi Ilgaz ama o benim Ilgaz’ımdı. Göğüsleri ve ağzı küçücük, bacakları sıska idi ama benimdi, bana özeldi.
Düşüncelerimden telefonun titreşimiyle bıçak gibi sıyrıldım. Ilgaz, arayan kişinin ismini görünce heyecanla telefonu eline aldı, bir nefeslenip “Alo” dedi. “Bu sefer” dedi, “Bu sefer dikkatli ol, kimsenin seni görmesini istemeyiz ve acele et sadece bir saatimiz var”. Neydi bu şimdi? Uğruna yıllardır yaşadığım yeri terk ettiğim şıllıl şimdi beni aldatıyordu. Hem de ilk sefer de değildi bu; “Bu sefer” demişti, yani başka seferler de olmuştu. Çıldırmak üzereydim kan beynime sıçradı. Eğer parmaklarım olsaydı kafamdaki tüyleri yolardım, o kadar sinirlenmiştim. Kimdi peki bu şeref yoksunu, haysiyetsiz? Ah, tabi ya! yan sınıftaki mavi gözlü, sarı saçlı oğlan… Evet, evet oydu! Başka kimseye göz süzmemişti ki. Sarışın hergele! Sen gel, gel bakalım. Geleceğin varsa göreceğin de var! Kapının belli belirsiz tıklatıldığını işittim. Ilgaz da koşar adım kapıya yöneldi. Ben acaba odaya gelir gelmez üzerine sıçrasam gözlerine hücum etsem mi diye düşünürken odanın kapısı açıldı ve aralarında tutku olduğu belli olan ve muhtemelen uzun süredir birlikte olan çift öpüşerek yatağa ilerledi. Şaşkınlıktan küçük dilimi yutuyordum. Ancak şaşkınlığım bizim küçük şırfıntının elin herifiyle kırıştırmasından değildi. Kırıştırdığı kişinin mavi gözlü, sarı saçlı çocuk olmayışı allak bullak etmişti beni. Arkadan anlaşıldığına göre; orta boylu, siyah saçlarında hafif grilikler göze çarpan, beyaz gömlekli bir adamdı bu. O da ne! Serkan Hoca! Küçük dilimi yutacaktım, varsa tabi! Adam tam karşımda duruyor, kendisinden belki yirmi yaş küçük bir kızla kırıştırıyordu. Hem de benim Ilgaz’ımla… İlk şoku atlattıktan sonra, vücudumda dalga dalga yayılan öfkeye kendimi kaptırmaya başladığımı hissettim. Keşke, keşke mavi gözlü çocuk olsaydı. Neden sen? Sen beyefendi bir adamdın, öğrencilerin hürmet ederdi sana. Onların bu temiz sevgilerini nasıl suiistimal ettin? Ne zaman oldu bu? Nasıl oldu? Geçen sene Ilgaz’ın matematiği kötüydü ve senden özel ders almıştı. O zaman mı başladı bu yasak aşk? Sorgulamaya devam edersem ağlamaya başlayacağımı hissettim. Ağlayan bir örümcek ne kadar da hüzünlü! Karşımdaki bu edepsizleri pişman etmeliydim yaptıklarına. Bir de ahlaksız ahlaksız kıkırdıyor bak! Şimdi siz görürsünüz; sizi sokmak Allah’ın emri artık. Son sürat kendimi aşağı bıraktım ve doğru noktayı bulduğuma inandığım vakit durdum ve kendimi ileri geri sallamaya başladım. Önce şerefsiz matematikçiyi sonra küçük yosmayı sokacaktım. İnşallah zehrim kuvvetlidir de geberirler. Bir dakika! Ben zehirli miydim ki? Zehrim varsa da öldürücü müydü? Şimdi bunları düşünmenin vakti değildi, vakit saldırma vaktiydi. Sallanma hızım istediğim noktaya varmıştı şimdi üzerine atlamaya gelmişti iş. Tam atlayacakken Ilgaz beni ayrımsadı ve çığlığı bastı. Kaçmaya fırsatım bile olmadı o şerefsiz matematikçi elinin tersiyle beni tokatlarken. Bana darbeyi indirir indirmez duvara yapıştım ve yere düştüm. O kadar sert çarpmıştım ki benden bir parça – sanırım altıncı bacağımdı- çarptığım yerde kalmıştı. İnce bir sızının bedenimde yayıldığını ve ılık bir sıvının kafamın yan tarafından sızdığını hissettim. Bu sıvı aktıkça etraftaki görüntü bulanıklaşıyor, uyuma isteğim geliyordu. Anlamıştım, ölüyordum. Ölümün tadını almıştım. Karşımda yıllar sonra yaptığı bu hatanın ezici ağırlığı altında ezilecek olan liseden henüz mezun olmuş bir kız ve mesleğini pis işlerinde kullanan adi bir öğretmen vardı. Onların gülüşmeleri çoğaldıkça duyamaz ve göremez olmaya başlamıştım.
Ilgaz, Ilgaz’ıma son kez baktım: kara gözler, hafif kusurlu bir burun, gülümseyen ince dudaklar… Onları bir daha göremeyecek olmanın verdiği hüzünlü sarhoşluk… içimi ne kadar acıtsa da, beni aldatmış olduğunu düşünsem de ondan nefret edemiyordum. Şu an onun yüzünden ölmek üzere olmam gerçeği bile içindeki sevgiyi azaltmıyordu. Olsun be olsun! Sevdiğim kız için ölmeye bile değerdi.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir