SEVGİNİN PARLAK RUHU

Please log in or register to like posts.

Ne yapması gerektiğini kendine sordu. Yapılacak çok iş vardı. Nereden başlaması gerektiğiydi öncelikli soru. Ahşap duvarlara bir aparatla tutturulan baltayı eline geçirdi. Dışarıda yağmur damlalarının oluşturup çıkardığı nüans hissedilebiliyordu. Hava her zaman ki gibi soğuktu. Burada havalar hep böyleydi. Yazın da kışın da pek bir değişiklik beklemeyi, buraya ilk yerleşen insanları da bildiği üzere kesmişti. Rakımdan kaynaklanan bir şeydi. İlçenin girişinde bulunan tabeladaki yazıda FALSON rakım 1207 olduğu yazılıydı. Zira on dakika boyunca patika yoldan aşağıya doğru kısa bir inişten sonra sanki farklı bir diyarın iklimiymiş hissiyatı uyanıyordu. Nedeni bilinmiyordu. Köyde yaşayan halktan da hiç kimse bilim insanı değildi. Dünyaya geldiğin gibi yaşa, yaşadığın iklime ayak uydur, ayak uydurarak da günlerini tamamla. Ne için geldin, niye gittin boşver. Sadece yaşamana bak. Bu köydeki herkes gibi Mark da sadece yaşamaya çalışıyordu. Elindeki baltayla odanın sıcaklığını dengede tutmak adına odunlarla yapılan bir sözleşme vardı. Odunları sobanın altından çıkardı ve bazılarını sobaya yerleştirmeye, bazılarını da sobaya uygun ebata getirme işiyle uğraşmaya başladı. Tak tak sesleri ahşap evin duvarlarında yankılanıyordu. Yankılandıkça mark’ da evin içindeki sessizliğin bozulduğuna içten içe seviniyordu. Evin şenlendiğini düşünüyordu. Sert elleriyle baltayı çok iyi kavramıştı. Baltayı o şekilde tutup kavramasını babasından öğrenmişti. Babası çok şey öğretmişti Mark’a. Hızar kullanmasını, orak, testere, balta. Balta en sevdiği alet olmuştu Mark’ın. Testereyi kullanamazdı. Bu beceriksizliğinden değil testereyi sevmemesinden ötürüydü. Balta kullanmakta ustalaşmıştı. Küçük yaşlardan bu yana doğanın, yani gerçekliğin sıfır noktasında çok işine yaramıştı bu alet. Bu yüzden baltasının bilenmiş olmasına özen gösterirdi. Bilenmiş baltayla her işin üstesinden geleceği inancına sahipti. Babasının bir gün bu baltayla koyunun başını ayırmasını hatırladı, odunların yarılışını seyrederken. Markın hissiyata dair hissettiği ilk yalın duygu buydu. Merhametle karışık acımasızlık. İsteyipte istememek. Odunların işi hallonulmuştu. Diğer iş koyunların yemini vermekti. Hava soğuktu. Dışarıya çıkmak normal bir insana tembellik verebilirdi. Mark sertleşmiş derisinin kabalığıyla üstüne birşey almadan dışarı koyunların yemini vermeye kapıdan dışarı çıktı. Kapıdan eğilerek geçerdi bir doksandan iki santim daha uzun boyuyla, yürüyüş tarzıyla babasının gençlik yıllarını andırıyordu. Sertti, haşindi, asiydi. Konuşmayı pek sevmezdi. Karısı da en çok bu huyundan şikayetçiydi. Hayvanları yemledikten sonra eve girip baltasını aldı ve dışarıdaki odunları hafif dinen çiselemeyle yetinen yağmurun altında kırmaya başladı. Üç çeyrek saatten sonra odaya girdiğinde ortamın havası soğumuştu. Kırıp istif ettiği odunları usulca sobaya koydu. Odunların çıkardığı çıtırdı sesi hoşluk veriyordu. Ortam ağır ağır eski sıcaklığına kavuşmaya başlamıştı. Sobanın kapağını açık bıraktı Mark. Ateşi seyretmek sevdiği bir meşgaleydi. Farklı hisler uyandırıyordu Mark’da. Fakat hislerine anlam yüklemeyi beceremediğinden izlemekle yetiniyordu sadece. Bu iklim insanların düşüncelerini de sertleştiriyordu. Sertleşmiş vücut, sertleşmiş düşünceler, sertleşmiş hayatlar. Sıcak iklimin insanından kaçması gerektiğini söylerdi markın babası. Sıcaktan beyinlerinin uyuşup sağlıklı düşünemediğinden dem vururdu. ‘Sıcaklıkta yaşanmaz Mark. İnsanın beyni de uyuşur hayatı da, sıcaklığın insanından bir hayır gelmez insana.’ Babası bunları söylerdi Mark’a. Belki de ateşi seyretmek hissi bilinçaltında bu şekilde oluşmuştu. Bilinçaltının oyunlarından bir şey anlamazdı Mark. Düz adamdı ama duyguları saftı. Severse sever, sevmezse sevmezdi. Kıvırmak, yalpalamak, yaranmak için renk değiştirmek yoktu. Saftı işte, ilk insanlar gibi. Sadece hayata lazım olması gereken anlamdan yoksundu. Bozulmuş her şeyin hüküm sürdüğü yerlerde bozulmamak büyük bir ciddiyetti. Bunun farkında değildi, ama öyleydi. Farkında olsa bir şey değişmeyecekti. Farkında olmak egoyu yükseltmekten başka bir işe de yaramıyordu zaten. Burada hava hep mattı. Belki de matlık insanı yaşatıyordu. İnsanı insan yapıyordu. Sandalyesinde kapıya dönük oturan Markın gözlerindeki ateşin yansımasını gördü içeri giren karısı. Hoş geldin diyerek karşıladı Mark. Hoş bulduk dedi Alma. Bu ayı da atlattık mı havalar biraz daha düzelir diye söylendi. Kıyafetlerine sinen soğukluğu duyumsadı Mark. Yeşil akşamlığının çok yakıştığını söyledi iç sesine. Gizli bir işaret gibi bunun farkına varan Alma kıyafetlerini değiştirerek rahat yeşil elbisesini giyindi. Sanki aralarında sözlerin hüküm süremeyeceği bir bağ vardı. Ama Alma konuşmak istiyordu. Sözlerin üstüne çıkacak yetisi yoktu. Mark da bu doğuştan vardı. Mark ateşe bakmaya devam ediyordu. Alma sobanın kapağını kapattı. Ateş ile Mark arasındaki münasebette kesilmiş oldu. Mark yaşama tekrar döndü. Annenler nasıl diye sordu. İyiler işte her zamanki gibiler. Şehre gidip aylık yiyeceklerini almaktan bahsettiler. Senin gidip gidemeyeceğini sordular. Kendi oğulları neden gitmiyor da ben gidiyorum dedi Mark. O oğul diyerek bir şey ima ettiğin kişi benim kardeşim, biliyorsun hasta işte. “Ölüm hastası gibi bir şey herhalde iyileştiğini göremedim hiç” “Hasta işte ne yapabilirim kalk sen git mi deseydim”. “Neyse benim de gitmem gerekiyor zaten. Almam gereken bazı şeyler var”. “Ne gibi? “. “Alet edevat ıvır zıvır bir şeyler işte. ” İşin gerekliliğini görüp de iç rahatlatmaya yönelik bir davranış biçimi değildi bu. Gerçekten de alacaklarını daha öncesinden kafasında tasarlamıştı. Bir bahane üretmesi gerekiyordu sadece. Bu öngörülen iş de bahanesi olmuştu. Yalnızca zorunluluk hissettiği işlerde müthiş bir zorlayıcı baskı hissediyordu, o yüzden karşılık vermişti. Kendi içinin dışında zorlanılan bir işe girişmek, Mark’ın yaradılışında yoktu. Doğası bu tarz şeyleri kabul etmezdi o kadar. Alma, diğer odada hemen köşedeki masanın üstünde duran incili aldı. Her akşam yaptığı rutin işlerden biriydi, Tanrıyla iletişime geçtiğini sanmak. Luka 6. Bölüm Mutlular ve Mutsuzlar(Mat. 5: 1-12) İsa gözlerini öğrencilerine çevirerek şöyle dedi; … Ne mutlu size ağlayanlar, çünkü güleceksiniz… O gün sevinin, coşkuyla zıplayın, çünkü gökteki ödülünüz büyüktür. Almanın yüreği huzurla doldu. Daha sonra yüksek sesle marka da okumak istedi. ‘Hey bana okumana gerek yok.’ Alma dinlemedi okumaya başladı. Markın da yüreğinin huzurla dolacağını umut etti. Mark Almaya bakmaya devam etti. Bitti şeklinde sesinin tonunu açtı. İyi diyebildi. Markta hiçbir değişiklik yaratmadı. Bir şey yaratmasının gerekliliği Alma açısından tanımlanabilirdi. Mark sobanın kapağını açıp ateşi seyretmeye başladı tekrar. ‘Geleceğin güzel olduğundan bahsetmek çok kolay değil mi, çünkü asla gelmiyor’. Kutsal şeyler hakkında böyle konuşma dedi. Mark tamam demekle yetindi. İçindekileri dökmek istese sabaha kadar konuşabilirdi. Ama konuşmayı boşluk olarak gören Mark’ın doğası buna engel oldu. Aslında doğasının önünde kelimelere dökme yeterliliğinin kısıtlı olması yatıyordu. Alma yarın ki yapılacak işlerin tedirginliği içerisinde incili okumaya devam. Mark’ta ise işin getirdiği dinginlik vardı. Mark çalışmayı severdi. Hiçbir zaman çalışmaktan kaçınmazdı. Bedensel olarak sabahtan akşama kadar çalışmayı, şurada almanın elindeki incili yarım saat okumaya yeğlerdi. Vücut yorgunluğunun beraberinde getirdiği o huzur asıl olan huzurdu Mark için. Hala daha ateşi seyretmeye devam ediyordu. Kapının üstündeki saat on ikiye vuruyordu. Alma elindeki incili iç çekerek kapattı. Bu iç çekişte her şeyin daha güzel olacağına dair umutlar vardı. Bu umutlar o nefesle havaya karıştı gitti o anda. ‘Bu şekilde yağmur devam ederse yarın evdeyiz demektir’ dedi Alma. ‘Sen evde olursun fark etmez’. ‘Hele bi dur bakalım yarın olsun da. Sonra ki günde hallederiz.’ Tanrının el atmaya utandığı bu yerde her zaman hava yağmurluydu, karlıydı veya sertti. İyi denecek gün yoktu. Yağmur sayesinde biraz sertliğin havası kırılıyordu. Yattıkları zaman Alma’nın kafasında okuduğu incil’in sözleri kalmıştı. Gerçek huzuru İncil okuyarak bulduğuna inanmıştı, küçük yaşlardan itibaren. Tek sorunu Mark’ın da biraz daha istediği tarafa eğilim göstermesiydi. Biraz daha kendi gibi olmasıydı. Ama Mark olduğu gibiydi, kendisiydi. Bir şeye kendisini vermek istemezdi. Olağan akışına bırakmıştı kendisini, çevresindeki olayları. ‘Gerçek olan bir şey varsa o bizi zaten bulur, gerçek olan bir şeyi görmeye zorlamamalı insan kendisini’ demişti, kelime yetisi sınırlı olan biri için güzel bir cümleydi. Salt yürekten çıkan her şeyin güzel olması gibi.. Almayla aralarında geçen tartışmanın sonunda. Mark yaşamak için eğitilmişti, bir şeyleri bulmak için değil, babasından böyle öğrenmişti, ona da buranın yaşam zorluğu öğretmişti. Aralarındaki soyut duvarında etkisi bu sözden sonra başlamıştı. Alma da onu olağan akışına bırakmıştı. Mark’ın kafasından ise hiçbir geçmiyordu. Kelimelerin soyutluklarıyla kafası dolu değildi. Boş bir kağıt gibiydi zihni. Bozulmamıştı safsatalarla, müsvettelerle. Buna rağmen doluydu. Yüreği daha geniş olduğu için beyninden ziyade yüreğini doldurmuştu. Kendini zorlamadığı için yüreği kendiliğinden dolmuştu. İyi geceler dedi Mark. İyi geceler diyormuş gibi dudakları o hali aldı en aşağı sessizlikte. Sabah 6.15 alarm her zamanki Mark’ın yanı başında çaldı. Cephede uyuyan askerin uykudan uyanması gibi gözlerini açtı Mark. Yıllardır bünyesi uyum sağlamıştı bu yaşam mücadelesine. Sessizce üstünü giyindi. Elini yüzünü yıkadı, sonrasında Almayı uyandırdı. Alma da sessizce yataktan doğruldu. Yatağın hırç hırç sesinden rahatsız oldu. Uyanmasını hızlılaştırdı bu sinir.
Birlikte kahvaltı masasından kalktıklarında saat yediye gelmişti. Dışarıdaki yağmuru seyretmeye başladılar. ‘Nasıl yapsak çıkmasak mı acaba, bu havada kesemeyiz’ dedi Alma. Mark eliyle sakalını sıvazladı. Sakalından cevabı alıyormuş gibi görünüyordu. Sakalı cevap vermişti. ‘İstersen sen kalabilirsin ama gitmek lazım gene de. Diğer günlerde de hava hep aynı olacak, bir şey fark etmeyecek yani’ dedi Mark. Alma yapmacıklıktan da olsa ısrar etti. Bunu anlayan Mark, yok cevabıyla kesinliğini belirtti. Almanın gelmesini de istemiyordu zaten çoğunlukla işlerini yavaşlatıyordu. Hazır gelmemek içinde diretti gelmemesi daha iyi olur diyerek söylendi içten içe. Mark baltasını, ipini, çuvallarını, sepetini, hazırladı. Dışarıda tentenin altındaki elektrikli testereyi de sepetine yükledi. Alma da bu arada içeride Marka öğleyin yemesi için birkaç parça bir şeyler hazırladı. Çantasına yerleştirdi. Kapıyı açtı Mark hızlıca. Öylece beklemeye koyuldu. Almanın gözleri Markı arayınca kapının açık olduğu yöne doğru gitti. Markı gözlerini kısmış öylece havayı seyrederken buldu. Mark seyredildiğinin farkında değildi. Sanki havayla aralarında bir konuşma geçiyordu. Bu konuşmada Mark her zamanki gibi dinliyordu. Hava doğayı işaret ediyordu. Gökyüzü de yağmuru ile doğayı işaret ediyordu. Doğayı, gizli sesini, sessizliğinin altındaki sesini dinliyordu doğal bir içgüdüyle. Mark kendini zorlamamıştı doğa gerçekten konuşuyordu. Fakat Mark kulaklarıyla dinlemiyordu. Dinlemek eylemi kulak işi değil his işiydi. Mark da doğanın derinliklerinden, yağmurun sesiyle birlikte harmanlanmış konuşmayı dinliyordu. Alma bir ses işittiğini sandı, Mark diye seslendi. Mark kafasını sallayıp kendine geldiğini belirten ifadeyle ne oldu dedi. İstersen gitme bugün dedi. Hem yeterince odunumuz var. Alma bu sefer içten söyledi bunu. Mark anladı söyleyişindeki sıcaklığı. ‘Baksana doğa çalışmak isteyenleri çağırıyor’ diyerek dişleri görünmeyecek şekilde dudakları bir santim oynayarak gülümseme şekli alır, Mark’ın gülümsemesi. Gülümsemesi de sertti. Alma içinden bir daha gülümsememesini istedi. Zira gülümsemesi pek hoşuna gitmezdi. Kendisi gibi haykırarak gülmediği içindi. Ancak bu haykırık gülümsemesindeki bazı şeyleri hissederdi Mark. Güzel yaşantıya ve istenilen şeylere duyulan, hasrete duyulan acıyı. Kelimelere dökebilse, uygun kelimeleri bulup konuşabilse bunu mutlaka söylerdi Almaya. Mark botlarını giyindi, malzemelerini aldı ve ormana doğru yola çıktı. Hoş çakal bile söylemediler birbirlerine. Tekrar sözlerin üstüne çıkmışlardı. Gizli ve yoğun bir biçimde hislerin konuşması. Yollar çamur halindeydi. On dakikalık bir inişin ardından, yağmurun hafif dinmesiyle iklimin değiştiği yönündeki verileri tekrar onayladı. Aşağı doğru inmeye devam etti dağın, tam bir görüntüsü görününceye kadar nehri karşıdan gören doğrultuda yürümeye devam etti. Nehrin karşı tarafındaki tek kalmak istercesine bağıran Wilhelm’in evini gördü ve gülümseme şeklini aldı dudakları. Mark’ın gülümsemesi. Kalın botlarıyla kaba ayaklarıyla bastığı yerdeki çamuru tamamen balçık haline gelmiş toprağa gömüyordu. Köyün içinde kimseciklere rastlamadı. Herkes evlerinde, kasvetli bir günü telaşsız bir biçimde geçirmeyi planlıyordu. Sonunda nehir yatağına ulaştı. Nehri görmek de anlamlıydı Mark için. Kelimelere dökme yetisi olsa gene de dökülemeyecek bir anlamdı bu. Ama gördüğüne şaşırdı. Nehirin suları yükselmişti. Yaklaşık bir buçuk aya yakın süredir ormana gitmediğini ve bahar aylarına yaklaşıldığını unutmuştu. Hesaba katmadığı bir şeydi. Zaten hesapta da sadece odun kesip hazır etmek vardı yani ortada ayrıntılı, ince eleyip sık örülmüş bir plan yoktu. Nehrin suyu Mark’ın normalde diz hizasına yakın yerlere geliyordu. Ancak çenesine kadar gelen çubuğu nehire daldırdığında, çubuğun yere değmedini hissetti. Hiç tepki vermeyerek yukarıya doğru, sığ bir yerden karşıya geçmesi gerektiğini anladı. Nehir ne kadar yükselirse yükselsin sığ kalacak bir yer biliyordu. Oraya vardığında aynı şekilde buradaki sularında bu bölgeye göre olması gerekenden fazla yükseldiğini test etti. Nehrin akış hızı hesaplandığında ve bu bölgenin oldukça içe doğru kıvrıldığı göze alınırsa buranın alçak kalması gerekiyordu. Bunu kafasında bir şeye yoramadı. Hesaplayacak durumda değildi. Daha da yukarılara doğru yürüdü. Geçmesi gereken yerden iki kilometre daha yukarıdaydı. Mark bunu düşünmedi ve de hiçbir etki yapmadı üzerinde. Yapılması gereken bir şeyi kafasında oturtmuştu ve onu izliyordu. Nihayet geçilebilecek bir yer buldu. Buradaki su dizlerinden daha aşağı bir yere geliyordu. Tekrar hiçbir belirti göstermedi. Geçtiğinde tekrar aşağıya doğru geçmesi gereken yere bir kilometre kala sığ düşündüğü yerin karşı tarafında işe koyuldu. Malzemelerini çıkarttı. Büyük elleriyle baltayı iyi kavrardı hep. Odunları yığarak belli bir istif haline getirmeye başladıkça ormanın içlerine doğru gitmeye koyuldu. Yoğun bir tempoya girişmişti mark. Normal bir insan bu tempoyla iki saat gidebilirdi en fazla. Mark’ın enerjisi bu tempoyla akşama kadar sürerdi. Ağaçları devire devire yolunu açtı. Devirdiği kısa gelişmemiş çamları istif ettiği odunların yanına sürükledi. Burada bunları da biçtikten sonra tekrar ileriye doğru açtığı yola koyuldu. Etrafına göz gezdirdi hafiften. Her zaman ki gibi bir şey duyumsamak istediği zaman gözlerini kısarak seyrederdi etrafını. Bu hal marka dıştan oldukça zeki bir görüntü veriyordu. Takınacağı tavrı düşünecek yer değildi burası. Hiçbir zaman da düşünmezdi zaten. Tekrar sessizleşmişti etraf. Mark, çıkarttığı malzemelerin içinden elektrikli testereyi aldı. İçeriye doğru girmesi gerekiyordu. Bunu da baltayla değil de ancak testereyle sağlayabilirdi. Önünü aça aça ilerlemeye başladı tekrar. Motoru durdurdu. Etrafına göz gezdirdi. Fazlaca içeri girmişti. Ağaçların etrafını çevirerek sindirdiği duyma yetisizliğini hissetti. Fazlaca ağaçlar ormanı basıklaştırmıştı. Hissedemeden bir işi tam anlamıyla yapamazdı. Etrafa bakındığı tam o anda sağ arka diz kapağını seviyesinden acı bir ısırık hissetti. O acıyla bağırmak istedi bağıramadı. Nasıl bu kadar yakınına girebilmişti bu kurt anlayamadı. Bağırmak istedi tekrar bağıramadı. Elindeki testereyi o refleksle yere düşürdü. Kurdun dişleri ete tam anlamıyla geçmişti. Hiç bu kadar canı yandığını duyumsamamıştı. Kurdun başını yakalayıp derisine daha da bastırdı. İtmeye kalksaydı derisini kopartabilirdi. Bastırdığı anda hayvan dişlerini gevşettiği gibi ağzından tutup yere çaldı hayvanı. Boyunun hakkını veriyordu bu güç. Malzemelerinin yanına doğru koşmaya başladı. Baltası elinde olsaydı daha farklı olabilirdi. Baltasını eline geçirmek için uğraştı. Kurt peşini bırakmadı. Ne işi vardı bu ormanda bunu da anlayamadı. Mark arkasını döndü zira koşamıyordu. Geri geri sakin adımlarla yürümeye başladı. Karşısındaki kurt kanlı dişlerini göstererek aç olduğunu bilmesini ister gibi Mark’a baktı. Mark birkaç bir şey mırıldandı. Hayvan dişlerini daha sert gösterip hırlamaya başladı. Mark nihayet baltayı eline geçirmişti. Ayağının acısıyla olduğu yerde bekledi. Aksak bir iki adım attı ileriye doğru. Kurt çekildi, tekrar atılmak için geriye açılmış gibiydi. Mark acısıyla normal düşünemiyordu. Kurt ileri atılırken ani bir manevrayla yan çizip Mark’ı aynı yerden tekrar avladı. Markın acısı reaksiyonlarını yavaşlatmıştı. Yoksa imkanı yoktu Mark’ı yakalayamazdı. Son gücüyle elindeki baltayı kurdun kafasına geçirdi. Gücünü yitirmeye başlamıştı, pek bir etki yapmadı. Tekrar kaldırdı ve indirdiği aynı yere tekrar indirdi. Tekrar bir daha denedi. Kurt olduğu yere yığıldı. Can çekiştiği, canının son nefesini verdiği vücut titremelerinden belli oluyordu. Dişi olduğunu gördüğünde yalnız olmacağını anladı. Markın acısı zaferi kutlamasına izin vermedi. Canı çok yanıyordu. Yürüyecek gücünü kesmişti bu acı. Olduğu yere yığıldı. Elbisesinden kopardığı bezle bacağını sarmaya uğraştı. Aşırı kan kaybediyordu. Doğrulmazsam ölümü dahi bulamayacaklar deyip o itici gücü bulmak adına ayağa doğruldu. Elinde baltasını bırakmıyordu. Her an başka tehlikelerin geleceğini hissetti. Bu yüzden hızlı davranması gerekti. Birilerini bulmanın bulunduğu konuma çok uzak olmaması gerektiğini duyumsadı. Bir kilometre hiç de yakın sayılmazdı. İlerlemeye başladı. Daha yüz metre gelmeden diğer kurtların ulumasını duydu. Adımlarını daha da hızlandırmaya çalıştı. Her adımda bacağından bir şeyler kopuyor gibiydi. Hayatta kalma dürtüsüyle acısını bastırması gerekliliğinin farkındaydı. Kendine mahsus yürüyüşüyle bir doksanlık Mark aksaklığıyla bir seksene küçülmüştü. Acısı parlak bir nefret duymasına neden oldu. Gözünün alabildiği her şey siyahlaşmaya başlamıştı. Yere yığıldı sonunda. İlk karşı tarafa geçmesi gereken yere gelmeye az kalmıştı. Burada da gene nehrin karşı tarafındaydı. Bunu hatırlayınca yere düştü, iradesini kırmıştı bu düşünce. Yerde sürüne sürüne ilerlemeye devam etti. Kendi kendinin dışına çıkıp kendi yansımasını seyretti yüksekçe bir yerden. Oldukça sefil görünüyordu. Fakat müsterih bir ruh halindeydi. Sonunda hepten yığıldı ve kendini kaybetti. Gözlerini açtığında hastanedeydi. Kendine gelebilmesi hastaneye getirilişinin ardından üç saati bulmuştu. Noldu diye mırıldanmaya başladı. Daha doğrusu mırıldanmaya çalıştı. Yanında Wilhelm vardı. Kendini zorlama dedi. Durumun ağır. Yığıldığı andan on dakikaya yakın bir süre sonra Wilhelm bulmuştu kendisini. Avlanmak Wilhelm’in tutkusuydu. Bu tutkusu Mark’ın hayatını kurtarmıştı belki de. 16 saat sonra tam anlamıyla mark kendine geldi. Yanında bu sefer Alma’yı ve Alma’nın babasını gördü. Alma’nın elbisesinin ön kısımları ıslaktı. Gözyaşlarını Mark’tan gizlemek istemişti. Nasılsın Alma dedi Mark. ‘Hiç iyi değilim diyerek içindekini vermek istedi, sen nasılsın diyerek cevap verdi Alma. Hemen ardından doktor, sıkıntılı bir şeylerin önceden havasını vermek isteyen yüz ifadesiyle içeri girdi. Uyanmanızı bekliyorduk diyerek söze başladı. Sizden izinsiz bir şey gerçekleştiremezdik. Bacağınızın ısırıldığı yer ile vücut fonksiyonları arasında senkretizeyi sağlayan bağlar arasında kopukluk meydana gelmiştir. Aşırı kan kaybettiniz ve yara da iltihap kapmış durumdaydı buraya geldiğinizde. Çeşitli komplikasyonlar sonucu ve damarlar arasında kopukluk sebebiyle yapacak bir şeyimiz yok. Ne yazık ki acilen bacağınızı diz kapağı bölümünden kesmek durumundayız. Yoksa iltihabın ve etkileşimi koparan damar iltihabı bacağın tamamına yayılacak. Diyerek konuşmasını en yalın tavırla bitirir. Markın bir şey söylemesine gerek yoktu bacağı zaten kesilecektir. Mark hariç odadaki herkes bunu biliyordu. Mark bilmiyordu ne yazık ki. Alma gözyaşlarını tutamadı. Babası Almanın sırtına vurup Markın elini sıkıyordu, teselli vermek adına. Tüm teselliler teselliden öteye geçemedi bu durumda. Mark ağzını açıp hiçbir şey söyleyemedi. Konuşmanın ötesine geçmişti. Bu duruma odadaki herkes geçmişti bu kez. Alma Mark’ın elini tutmak istedi, kavradığında ilk defa bir sıcaklık hissetti Mark. Çok tuhaf bir sıcaklıktı. Bu sıcaklığı da hiç duyumsamamıştı. Tıpkı kurdun bacağını ısırdığındaki hissettiği acı gibi. Bu sıcaklık acı gelmişti Marka. Kurdun ısırığı gibi birşey hissediyordu. En derin yerlerin dışa vurumuydu adeta bu his. Acı bir boşluk vardı odada Mark’ın dışındaki her şeyde. Ve nihayet ameliyatı hemen gerçekleştirmek istediklerini belirtir hemşire. Artık Mark bacağını kaybetmiştir. Kaybetmişti Mark. Ama hayata karşı kaybetmemişti. Kaybettiği sadece fiziksel bir yeterlilikten ibaretti. Eve geldikleri zaman, babasına yalnız kalmak istediklerini söyledi Alma. Babası tekrar Marka teselli edici şeyler söylüyordu. Markın surat ifadesi eskiden nasılsa şimdi de aynıydı. Elindeki değnek ile artık kapıdan eğilmeden geçebiliyordu. Alma yardımcı olarak Mark’ı sandalyeye oturttu. Alma içindekileri tutuyordu. Fakat gözleri yağmaya hazırlanan bir bulut misaliydi. İçindekileri tutmasına engel olamıyordu. Üzülmen yersiz, sen olduğun sürece ben üzülmeyeceğim dedi Mark. Bu en içten duyguların kelimelere dökülerek dışa vurumuydu. Hiçbir karşılık beklemeden bunu söyledi. Sonrasında söylediğine pişman oldu. Çünkü böyle diyerek, hayatta görülecek daha güzel şeyleri görmekten mahrum bırakmış olurum onu bu halde dedi kendine. Alma gözyaşlarına boğuldu yağmur yağması gereken reaksiyonu göstermişti. İçindeki en dipsiz yerdeki gözyaşlarını da açığa çıkarttı Mark’ın dizleri üstünde, ağlaması kesilmiyordu. Gerçekten ağlamayı bırakmasını istedi Almadan. Hayır ağlamak istiyorum bırak da ağlayayım. Ağlaması bacağını alıp yerine getirmeyecekti. Fakat kendisine ait düşünceleri değiştirecekti yalnızca. Eşlik ederek Mark’la birlikte yatağa doğru gittiler. Mark’ta değişiklik yoktu. Sanki kaybettiği telafisi olan bir şeymiş gibi. Alma yüzünü Mark’ın göğsüne dayadı. Suratını görmemesi için göğsüne bastırdı yüzünü ve ağlamaya başladı. Tuzlu gözyaşlarıyla elbisesine yaşları bıraktı Alma. Geriye çekildi ve ağlayarak eliyle Mark’ın göğsünden aşağıya doğru bir çizgi çekti. Burayı yarıp içine bakmak istiyorum dedi. Ne düşündüğünü hissettiğini bilmek istiyorum. Eskiden farklı bir şey yani olduğumdan farklı hiçbir şey hissetmiyorum. Alma Markın şok etkisinde olduğunu düşünüyordu. Halbuki hiçbir alaka yoktu. Mark’ın yapısıydı bu, adeta olgunlaşmış bir şeyin yaşamaya dair istek duymaması gibiydi. Alma da şimdiye kadar hamdı. Yaşamaya dair içten bir istek duyuyordu. O yüzden gösterdiği tepkiler yaşam hakkında ne düşündüğünün tezahürüydü. Günlerini bu şekilde geçiriyorlardı, eski tat kalmamıştı. Alma artık incil okumuyordu. Mark’tan daha az konuşmaya başlamıştı. Bütün yükü bir anda sırtlanı vermişti. Mark da elinden geldiğince yardımcı oluyordu. Sadece fiziksel bir engeli vardı, ruhu hep aynıydı. Alma da elinden geldiğince Mark’ı işten kayırıyordu. Acıma hissi değildi bu sevginin somutlaştığının göstergesiydi. Bu göstergenin meydana çıkması için böyle üzücü bir olay gerekmezdi fakat bazen yanlış yaptığını görebilmek için o yanlışı yapmak gerekir. Hissetmeyi derinden yaşamak gerekir. Başka türlü anlaşılmazdı hissiyatın en saf derinlikleri. Babaları sık sık ziyaretlerine geliyordu. Alma ve Mark bunu iyi niyetine yorumluyordu. Alma bir akşam incili eline aldı bakmaya başladı. Bunu gören Mark dikkatle izlemeye koyuldu. İşaret koyduğu bir sayfayı açtığını gördü Mark. “Ektiğin tohum ölmedikçe yaşama kavuşmaz ki. Ekerken oluşacak bitkinin kendisini değil, yalnızca tohumunu buğday ya da başka bir bitkinin tohumunu ekersin.” Almanın ne okuduğunu hiç sormadı hiç bir zamanda öğrenemedi. Sadece gördüğü, incili sıkı bir bezin içine koyup, sandığın en altına yerleştirdiği oldu. Bir daha da hiç o sandığa dahi dokunduğunu görmedi Mark. O günden sonra da iyice konuşmayı kesti Alma. Artık vücuduyla her şeyi anlatma yeteneğine bürünmüştü adeta. Hintliler gibi iç dinginliğine ulaşmıştı fakat onlarınki sahteydi, tamamen kendini kandırmaydı. Onlar için her şey hazırlanmış bir yazgıydı. Hiçbir noktasıyla oynayamıyordun. Ömür boyu hep aynı yerdeydin hep aynı işlerdeydin. Hiçbir şey yapamıyordun. Değiştiremediklerinden ötürü değişikliği öteki yaşamda tasavvur ettiler. Bu hayat onları delirtmesin diye buldukları bir sahtelikti, acılara karşı bir yamaydı. Fakat Alma’nın ki öyle değildi. Sadece ruhundaki aydınlığı dengelemek adına sözlere ihtiyaç duymuyordu. Gerçekten her şeyiyle hissediyordu. Tamamen sevginin de en katıksız yoluydu bu yol kelimelerin yetersizliğine istinaden. Bir gün Almanın babası ziyaretlerine geldi. Hayatlarının nasıl geçtiğine dair samimiyetten yoksun bir konuşma başlattı. Ardından da hep kendisi konuştu. Hayatın zorluğu, imkansızlıklar, bilinçsizlik, mahsullerin akıbeti.. Konuşma sırasında Alma’ya gözüyle işmar etti babası. Bunu anladı Alma. Aralıklarla dışarıya doğru süzüldü ikisi de Mark’ın gözlerinin çizgisinde. Babası, içeride bahsettiği şeylerin iç gerçekliğinden dem vurdu, kızına söyleyebilmenin rahatlığı içerisinde. Artık ayrılmanızı istiyorum, benim kızımsan bu yarım insanla yaşamanı isteyemem, gönlüm razı olamaz. Belki de babasının kötü bir niyeti yoktu fakat ortadaki saik belliydi. Kötülükten iyilikten haberi olmayan birisinin iyiyi kötüyü düşünmeye hakkı dahi olamazdı. Tartışmalarının sesi içeriye gidiyordu. Boşuna dışarı çıkmışlar diye düşündü Mark. Burada da konuşabilirlerdi. Babası hararetli bir şekilde konuşuyordu. Almanın hıçkırık seslerini işitebiliyordu Mark. Konuşmasındaki ciddi netliği hissetti Almanın. “Senin kızın olmayayım hiç önemli değil. Ben bu evdeyim ve kimse beni buradan alamaz. Hiçbir yere gitmiyorum. Ölümü dahi vermemesini söyleyeceğim Mark’a da”. Alma burada kalmak istiyordu. Hayata göz açmasını sağlayan insanları hiçe saymıştı. Mark hepsini duyabiliyordu içeriden. Ateşi seyrediyordu bu tartışmalar arasında. Hadi git sesini duyabildi en son Almanın. Babasının da hızlı hızlı giderek çıkarttığı ayak seslerini duydu. Alma kendisini toparlıyordu kapının önünde, bu şekilde görünmek istemedi. Kendisini toplamak adına hayvanların yanına indi, yemlerini verme bahanesiyle . Verdikten sonra yukarıya çıktı. Kapıya elini attığında kapının açık kaldığını gördü. Açtığında tam karşıdaki sandalyede Mark’ın gözlerindeki ateşin yansımasını ve gözlerinden süzülen iki damla yaşı gördü. Adeta damlalar gözlerindeki ateşin alevine alevine doğru akıyordu. Bu damlalarda ateşin yansımasını gördü. Sobanın kapağını kapattı Mark. Kapıda duran Almaya baktı. Almanın gözleri bu sefer ağlamaya hazırlanmadan olduğu gibi gözyaşlarına boğuldu. Birbirlerine hiçbir şey söylemediler. Ömür boyu birlikteydiler, birbirlerine hiçbir şey söylemediler. Sevginin hissedildiği yerde konuşmak boşunaydı. Saf sevginin konuşmaya ihtiyacı yoktu. Çünkü, Sevgi ödül ve karşılık beklenilmeden gösterilen katıksız sevgideydi. Her şeye rağmen birlikte yaşayıp sevmekti sevebilmekti..

Kimler Beğendi?

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir