The DRAG

Please log in or register to like posts.

BÖLÜM 1

Dragan Terra, 2015

Kulağımın içinde sanki sesler yankılanıyordu. Uyanmak istiyorum ama uyanamıyordum. Ayağım fena halde ağrıyordu, ayağa yavaşça kalktım ve etrafıma baktım. Baktığımda sanki bir zindandaydık ve bizim olduğumuz gibi parmaklıklı bir sürü zindanlar vardı. Her zindanın içinde iki kişi bir kız ve bir erkek. Sanki orta çağda gibiydik. Kafam yerinde değildi ve “Ben buraya nasıl geldim?” diye sorular soruyordum kendime. Yanımdaki kız ise hiç telaşlı değildi. Kahverengi saçları, güzel fiziği ve kalçaları beni etkilemeyi başarmıştı. Ben kızın saçlarına dalmışken koridora tombul birisi girdi ve bağırmaya başladı. “Herkes hazırlansın. İlk test başlıyacak. Zindanlarınızdaki eşlerinizle beraber çıkan tuzaklara karşı koyacaksınız. Sizler İnsan Draglarsını. Her birinizin içlerinde gizlenmiş Draglar var.Bunları bugün ortaya çıkarma vakti. İyi şanslar. ”

Adam kahkahalarla çıktı koridordan. Kendini kaslı zanneden şişmanlar gibiydi. Daha ilk girdiğinde kedinden nefret ettirmişti bile. Drag ta neydi ? Bu terimi ilk defa duymuştum ve kulağa hoş geliyordu. Etrafı incelemeye başladım. Bulunduğumuz yer eski krallıkların zindanlarına benziyordu. Dikkatlice inceledim. Ter kokusu oranı fazlaydı ve toplamda 20 kişiydik. Her grubu teker teker çıkardılar arenaya. Bazıları yaralı şekilde döndü, bazıları da dönmedi. Ben ne yapıcağımıda bilmiyordum. Yanımdaki kız ise sadece oturuyordu. Tombul adam tekrar içeriye girdi. Paytak yürüyüşü ile gelip kapıyı açtı. İnce ve tırmalıyıcı sesiyle “Şunlardan istediklerinizi alabilirsiniz. Size bir tüyo, sakın kuyruğuna basmayın” ona uslu bir çocuk gibi gülümsedim. Fakat içimden bir an önce burayı terketmesi için dua ediyordum. Kahkahalarla dışarı çıktı. Bu adamın bir daha gülmemesi için nelerimi vermezdim. Yanımdaki kızı takip ettim ve silahların yanına gittik. Gözlerim sanki sadece kalçalarını takip ediyordu. Bir ara gözlerime baktı, ben ise hemen geri çevirdim. Çokça utanmıştım. Silahlar çoktu, bıçaklar, kılıçlar, oklar, kalkanlar, topuzlar ve daha adını bile bilmediğim bir çok şey. Kız bir balta ve kalkan aldı. Demekki sert seviyordu. Böylesi kadınlardan epey hoşanırdım. Bende çiftli kılıcı aldım. Kılıcı aldığımda beni iyice süzdü. Bende gözlerine baktım, umursamamış gibi yanımdan geçti. Biliyordum beni istiyordu. Beraber arena kapısına doğru ilerledik, ben onun güzelliğine dalmışken o bana emirler yağdırıyordu.

“Arenaya çıktığımızda birbirimizi kollamalıyız. Yoksa ikimizde bunu başaramayız, geçmişimle ilgili fazla bir şey hatırlayamasam da buraya neden ve niçin geldiğimizi sorgulamaya vaktimiz yok. Bize verilen emirleri yerine getirmeliyiz.”

Korkmaya başlasamda belli etmedim. “Emredersiniz. Bayan.. ” Kafasını kaldırarak “Florensa” dedi.
Centilmen bir erkek edasıyla “Tanıştığıma memnun oldum Bayan Florensa. Benim adımda Yiğit.”
“Bende.” dedi gözlerini devirerek. O temkinli olsada onu gerçekten istiyordum. Gözlerini bana her baktığında kaçırıyordu. Onun kokusu ise benim aklımı kaçırtıyordu.
Kapının açılma sesi kafamdaki herşeyi altüst etmişti. O arenada ne vardı merak içindeydim. Kapıdan içeri girdiğimde gözlerime inanamamıştım. Arena tıklım tıklımdı, insanlar bizleri izlemek için akın etmişlerdi. İnsanların üzerinde de orta çağ elbiseleri vardı. Neredeydim ben ! Yavaşca arenanın içine doğru ilerledim. Kılıcımı daha da kavradım ve kıza baktım, az da olsa korkuyordu. Bende korkudan eser yoktu. Bir süre bekledikten sonra kapı açıldı ve mavimsi bir cüce girdi arenaya. Ben gülmeye başladım, kız bakış atınca kursağımda kaldı.
Ne kadar da aksiydi böyle. Böyle güzellikteki bir kızın peşini bırakamazdım. Gözlerimi çevirip cüceye doğru odaklandım, cüce ise bize doğru koşmaya başladı ve bir anda büyük bir yılana dönüştü. İçimden bir “Hassiktr !” nidaları yankılansada bozuntuya vermemeliydim.
Birdenkoşmaya başladı Florensa. Bende peşinden koştum yılana doğru. Yılan kuyruğunu savurarak bize vurmaya çalışsa da biz kıvrak hareketlerle kaçıyorduk. Yılan son hamlede bana kuyruğuyla vuracakken Florensa kalkanıyla kuyruğu sıkıştırıp hançeri batırdı. Yılan yediği darbeyle daha da sinirlendi ve Florensa’ya ısırık atmaya çalışacaktı ki kılıcımla dişine vurdum ve dişi kırıldı. Florensa ise yere düştü. Kendimi kahraman gibi hissettim ve Florensa’yı yerden kaldırdım. Yılan bir kenara bizde bir kenara çekildik. Bir şovalye edasıyla Florensa’ya “Teşekkür etmene gerek yok.” dedim
Florensa bana öyle bir bakış attı ki çok korkmuştum. Fazla zamanımız yoktu ve ben hemen birşeyler düşünmeye başladım. Aklıma bir fikir geldi ve Florensa’ya heyecanla anlattım. “Yılanı kendime çeicem ve zemine yaklaştırıcam, kafasına çıkıp hançerinle hızlıca batırmanı istiyorum.”Annemin bana güvenmediğinde attığı bakışı bana attı “Emin misin?” Ne kadar gerisini düşünmesemde hiç çaktırmayarak “Evet, gerisini bana bırak” dedim.
Ben hazır olduğumuzu hissettiğimde üç’e kadar saydım ve ikimiz birlikte yılana doğru koştuk, Florensa, yılanın kendisine kuyruk sallamasını bekledi. Yılan kuyruğunu salladığı anda tek hamleyle kurtuldu ve sanki ona deymiş gibi kenera çekildi. Bende hemen bir taş alarak yılana attım ve cesurca bağırdım. “Hey cüce yılan, gel de benimle kapışsana”
Yılan beni görünce atılıp ısırmaya çalıştı. Florensa bir anda yılanın kafasına çıkıp kılıcı batırdı. Yılan darbeyle yere yığıldı, bende o anki adrenalinle kırık dişine kayarak ağzına girdim ve iki kılıcımı da kavrayarak beynine doğru soktum. Ağzından çıktıktan sonra herkes bizlere korkuyla bakıyordu ve yuhalamaya başladılar. Acaba yanlış bir şey mi yaptık diye düşünürken, arenanın balkonuna birisi çıktı. El hareketiyle halkı susturarak bizlere döndü. Kıyafetine bakılacaksa krala benziyordu. Sakince bizlere doğru hitaben “İsimleriniz nedir?” Florensa atılarak “Ben Florensa efendim, bu da Yiğit” Bu kızı hiç anlamıyordum. Aşık mıydı yoksa numara mı yapıyordu.
“Florensa ve Yiğit, sizlerin Dragları neden ortaya çıkmadı anlayamıyorum. Ama bu durumu çözeceğiz.” O anda halka döndü ve bağırarak “Savaşçı seçim oyunları bitmiştir.” dedi.
Herkes arenayı boşaltırken nöbetçiler kolumuza girerek bizleri kraliyet sarayına götürdüler. Kapılardan girerken bu görkemli yapıya hayran kalmıştım, kurt, kaplan, ejder ve anka figürleriyle doluydu. Her biri ayrı ayrı büyülemişti beni. “Acaba Draglar bunlar mı oluyordu?” diye düşündüm. Birden zindanların olduğu kat’a girdik ve ilerlemeye başladık. Ben duvarlardaki kabartmalara bakarken bir mahkum hızla beni kendine çekti ve suratımı parmaklıklarda buldum. Karşımda kel, aşırı derecede kaslı, yaşlı bir adam gördüm. Endişeyle “Oh tanrım, yaşıyorsun.” dedi
Neler olduğuna anlam veremeden “Ne, sende kimsin ?” dedim
Kaşlarını bir anda çattı ve bana kızarak “Ben senin baban sayılırım terbiyeli ol” dedi
Şaşırarak “Babam mı ?..” dedim. O soruyu soramadan nöbetçiler beni çekip duvara fırlattılar ve mahkuma vurmaya başladılar. Diğer nöbetçi hemen bizi tutup zindanlardan çıkarıp bir avluya götürdü. Avluda bizimle beraber olan bütün savaşçılar vardı. Benim gözüm ise kızlardaydı. Özellikle göğüsleri büyük olanlar ilgimi çekmişti. Bizde aralarına katıldık ve beklemeye başladık. Yeni kızların yanına gittim, tam konuşacaktım ki. Arena da gördüğüm şık giyimli adam tekrardan çıkmıştı ortaya. Yüksek bir yere çıkıp bizlere doğru hitap etmeye başladı,
“Selam olsun sizlere benim asil savaşçı Draglarım. Ben yüce Kral Phoneix’in oğlu Büyük Öncü Trais’im. Sizler özel olarak seçilmiş bir grupsunuz. Geçmişiniz yok, aileleriniz yok ; onların yerine kılıçlarınız, kalkanlarınız, eşleriniz ve yüce bir amacınız var. Sizlerin içlerindeki Draglar şu anda kontrol edilemez. Ama bizler sizleri eğiterek Draglarınızı kontrol edebileceksiniz ve bu yüce amacımızı gerçekleştireceksiniz. Bu yüce amaç nedir diye soruyorsanız, uzun yıllar önce Büyük Öncü Kral Dardarian’nın uğradığı bir darbe sonucunda İblis Draglar bizlerin büyük kütüphanemizdeki önemli bilgileri çaldılar, ganimetlerimizi ve bizim için kutsal olan eşyaları çaldılar. İblislerin diyarına yapacağınız bu yolculuk hiç de kolay olmayacak. Ama bunu başardığınızda sizlerin ailelerini açıklayacağız ve normal bir hayatınız sürecek O yüzden sizleri son derece sıkı bir eğitimden geçirerek hazırlayacağız. Şimdi herkes avludaki ırk sembollerine, ırklarınıza göre dağılın ve sizlere verilen eğitimcilerinizi izleyin.”
Bu adamı soluksuzca dinlemiştim. Konuşmayı gerçekten beceriyordu. Herkes yerlerine geçip dağılmıştı fakat sadece biz vardık ortada. Büyük öncü nöbetçilere el hareketi yaptı ve herkez avludan çıktı. Nöbetçiler tılsımlar getirdiler. Büyük Öncü bizleri yanına çağırdı, Florensa’yı işaret ederek “Bu tılsımları teker teker tutmanı istiyorum.”
Florensa endişeyle “Peki efendim” dedi.

Tılsımları teker teker tutmaya başladı, Ejderha tılsımını tuttuğunda bir şey olmadı, Anka tılsımını tuttuğunda da bir şey olmadı, kaplan tılsımını tuttuğunda da bir şey olmadı ve son olarak kurt tılsımını tuttuğunda tılsım büyük bir aydınlık vermeye başladı ve Florensa birden elini çekti ve yere yığıldı. Kafasını tutup kucağıma yatırdım, birden uyandı ve bana kızarak. “Çek ellerini üzerimden”
Kendimden emin bir şekilde “Ne ? Sadece yardım etmek istedim” dedim
O korkutucu bakışını atarak “Bir daha bana asla dokunma” dedi. Bende dikleşerek “Bana ne yapacağımı söyleyemezsin” Şaşırdı, böyle bir tepki beklemiyordu. Toparlayarak “Ne olur yoksa ?” dedi
“Kesin tartışmayı”
İlk kavgamızda aramıza Büyük Öncü girmişti. Ben öyle sinirlenmiştim ki damarlarım sıkılaşmış ve terliyordum. Büyük öncü sinirli bakışıyla bana doğru bakarak gel işareti yaptı ve tılsımlara dokunmamı söyledi. Ben ilk olarak sondan başlamak istedim ve kurt tılsımına dokundum, bir şey olmadı. Kaplan tılsımına dokundum, bir şey olmadı. Anka tılsımına dokunduğumda ortalık ışıklarla doldu ve tılsımı hemen bıraktım. Ejderha tılsımına dokunduğumda alevler yükselmeye başladı ben bir yana büyük öncü bir yana savrulduk.

BÖLÜM 2
Gözlerimi açtığımda odadaydım, doğrulup göz gezdirince yan yatakta Florensa’yı gördüm. Dün geceden ona kızgın olsam da kin besleyemezdim. Açlığım beni benden alıyordu. Masadaki yemek tabletini görünce susuz bir çölde su bulmuşcasına koşup yemeğe başladım. Normalde bu yemeğin adını dahi bilmesemde severek yemiştim. Masadan kalkıp üzerime baktım, sanki bir prensin geceliğini giymiş gibiydim. Kendimden iğrenerek adımın yazdığı dolaba yürüyüp açtım. İçinden güzel şeyler seçip giyindim. Pantolonumu giyeceğim sırada Florensa’nın çığlığıyla irkildim “Ne yapıyorsun sen ?”
Kasılarak “Giyiniyorum. Kör müsün ?”
Dövecekmiş gibi bir bakış attı bana. “Benim yanımda mı ? Hemen git başka yerde giyin” Hafifce gülümsedim ve kemerimi sıkarak “Arkanı dönersin olur biter”
Gözlerini devirdi. “Öküz ne olucak.” Bu lafı beni sinirlendirmişti ve üzerine yürüdüm “Laflarına dikkat et kızım”
Korkusuzca “Etmezsem ne olacak?” Yumruğumu havaya kaldırdım ve “Göstereyim” dedim.
Bana doğru tekme atmaya çalıştı, ayağından tutup duvara yapıştırdım. Kendime çektim ve göz göze geldik. Nefesim tutulmuştu.. Kalbinin çırpınışını duyabiliyordum.. Beni istiyordu ama korkuyordu.. Büyülenmiştim.. Sanki beni çağırıyordu gözleri.. Dudakları… Saçı… Burnu… Her bir santimetrekaresi beni istiyor gibiydi. Tam dudaklarına odaklanmıştım ki arkadan eğitmenimiz Etari’nin sesini duyduk. “Öhö, öhö”
İkimizde aynı anda toparlandık ve hazır ola geçtik. Ciddi duruşu beni ürkütmüştü, öğüt verecekmiş gibi girdi odaya. Etari sadık bir hizmetkâra benziyordu. Esmer, kaslı ve kısa boyluydu. Bize dönüp ciddi bir şekilde, “Kahvaltıyı kaçırdınız, 10 dakika sonra bahçenin arka tarafındaki “Karışık” yazan eğitim alanına gelin. 1 salise geç kalanın cezası 1000 mekik olur.”
Florensa ile aynı anda “Peki efendim” dedik.

Etari çıkınca dolabıma koşup üstümü giyindim. Döndüğümde Florensa’da üstünü giyiniyordu, bir an vücudunu gördüm ve gözlerimi kaçırdım. Aman tanrım çok sexydi. Daha fazla odada durursam kendime hakim olamıyacaktım. Odadan çıkıp eğitim alanına gittim. Eğitim yeri oldukça büyük bir yerdi. Geniş ve havadar olması hoşuma gitmişti, hayatımda görmediğim silahlar ile dolu olan bu yerde uzun süreler geçireceğimin farkındaydım. Eğitim alanında dizilmiş silahlar vardı., Kılıçların her türünden vardı: Katana, Nodachi, Çift taraflı katana, Dadao, Guando, Scimitar, Yatağan, Rapier, Sabier, Jian. Sanki kılıç cenneti gibiydi. Bunların hepsini kullanmak için can atıyordum. Diğer silahlarda vardı: Türk yayı, arbalet, Bö, Savaş baltası, Santoku, Tanto, Saplı Ulu, Türk ulusu, Normal ve çift taraflı mızraklar, Kalkanlar, Sailer, Kırbaçlar ve daha adını bilmediğim silahlar. Ağzım açık şekilde silahları incelerken Florensa’nın geldiğini duydum. Kendimi toparladım ve akmış olan ağzımı kolumla sildim. Florensa bugün yaşananlardan dolayı utanıyor gibiydi, yanıma fazla yaklaşmadan gezmeye başladı alanı. Bende arkasından silahlara bakar gibi onu izledim. Biz alanı gezerken Etari girdi içeriye ve sıraya geçmemizi istedi. Bizde istenileni yaptık ve sadık askerler gibi onu dinlemeye başladık.
“Siz iki kişi diğerlerinden ayrı eğitim alıcaksınız. Birbirinizle iyi geçinin, kavga istemiyorum. Bugün eğitimimize başlayacağız ancak önce koşmanız gerekiyor. 3 dakika içinde bu eğitim alanında 15 tur atmanız lazım, 3 dakika’yı geçerse her bir dakikasına 1 kırbaç yiyeceksiniz.”

Duyduklarıma inanamamıştım bu adam delirmiş olmalıydı. 3 dakikada 15 turu nasıl atacaktım bu yerde, o kadar büyüktü ki. Etari eline bir kırbaç aldı ve saymaya başladı. “Üç.. iki.. bir.. Başla. ”

Başla demesiyle kum saatini çevirdi. Ben ve Florensa koşmaya başladık. Koştukça kalbim çıkacak gibi oluyordum, bazen kalçasının büyüklüğünden dolayı kontrolümü kaybetsemde tekrak toparlanıyordum. Yedinci Tura geldiğimde daha yeni çevirmişti saati ve yere yığıldım. Etari kırbaçlamaya başladı ve bağırıyordu,
“Kalk ve koş !” Vurmasıyla kalkıp koşmaya devam ettim, Florensa ise hiçbir şey olmamış gibi devam ediyordu. Hırs yaparak bende devam ettim koşmaya. O kırbaçtan bir daha yemek istemiyordum. 15 turu bitirdiğimde arkamı dönmemi söyledi Etari. Döndüm ve sırtıma 4 kırbaç attı. Florensa’ya ise 2 kırbaç, o an Etari’yi parçalamak istiyordum. Bizi 1 dakika dinlendirdikten sonra yakın dövüş sanatlarını öğretmeye başladı. Ben bunu düşünürken bize Jeet Kun Do dövüş stilini öğretmeye başladı ve bizde dinleyip yapıyorduk. Bir yandan istediklerini yapıyor diğer yandan Etari’yi süzüyordum. Aslında Etari’nin iyi biri olduğunu biliyordum fakat konu eğitime geldiğinde çok gaddar olabiliyordu. Hafif esmer ve kalıplıydı. Yüz ifadesi onu sevimsiz yapsada, onunla dövüşmek gerçekten zor olurdu. Düşüncelere daldığımdan sağlam bir tokat yedim Etari’den. Böylece devam ettim eğitime.

Eğitimlerimiz böyle devam ediyordu, 1,5 haftada Jeet Kun Do, 2 haftada Ninjutsu, 1 haftada Capoderia’yı öğrendik. Diğerlerine göre daha hızlı gelişiyor ve daha hızlı öğreniyorduk. Dövüş sanatlarını bitirdiğimizde bizlere bir duvar getirdi, oldukça kalındı.

– Bu duvarı hızlıca yumruklayarak hızlanmanızı ve hızlanarak en sonunda bu kalın duvarı kırmanızı istiyorum. Öğlen yemeğine kadar vaktiniz var, hiç mola vermeden ve su içmeden yapacaksınız. Başlayın !

Ben ve Florensa ellerimize ve dirseğimize bez sardık ve vurmaya başladık. Duvarın kalınlığı 250 cm2 idi. İlk 15 dakika duvarda hiçbir iz yoktu. Öğrendiğim bütün teknikleri yapsam da kıramıyordum. Durdum ve sakin olup odaklanmaya çalıştım. Gözlerimi açtım ve vurmaya başladım. Bir süre sonra ellerimi sanki ben kontrol etmiyordum, kendiliğinden vuruyorlardı. Öyle hızlı vuruyordum ki duvarlar aşınmaya başlamıştı. Ben vurdukça içimde öfke artışı başlıyordu, sanki içimden birisi sinirlenmemi ve öfkeyle dolmamı istiyordu. Ben vurdukça gözlerim değişiyordu sanki vücudum daha da irileşiyordu kendimi kontrol edemiyordum. Öfkem beni ele geçirdi ve o hızla duvarı parçalara ayırdım. Ardından yere yığıldığımda son gördüğüm şey Florensa’nın yüzüydü.

Bölüm 3

Uyandığımda yanımda Florensa vardı, uyanınca onun yüzünü görmem beni mutlu etmişti. Korktuğu belli oluyordu ama belli etmemeye çalışıyordu. Yine o aşık edici bakışlarıyla bakıyordu. Ağırdan almak için sorular sordum. “Neredeyim ben ?” Sakindi. “Revirdesin”. “Ne oldu bana ?” Gözleri birden açıldı. “Duvarları yumruklamaya devam ettiğinde irileştin, değişmeye başladın gözlerin kıpkırmızıydı ve kendinde değildin. Sonrada düştün ve bayıldın.” Duraksadı ve devam etti. “He birde yemek vakti çorban gelmişti, dur getireyim.”
Florensa sanki bana düne göre daha da yakın duruyordu. Güzelliği beni büyülemişti sanki. Çorbamı bile o yediriyordu. Ona teşekkür etmeliydim. Gülümsedim. “Teşekkürler” Gözlerini devirdi. “Neden teşekkür ettin?”
Tekrar gülümsedim güzel dişlerimle. Tanrım çok güzel kokuyordu. “Her şey için, bu yaptıkların çok güzel”
“Kim olsa aynısını yapardı” Elimi eline koydum. Sanki yanıyor gibiydi. “Tabikide ama senin kadar güzel yapamazdı” Birden şeytan görmüşe döndü. “Nasıl yani ?” Toparlamaya çalıştım. “Yani şey diyorum senin kadar tatlı yapamazdı” Gene o sorgulayıcı bakışıyla “Ne yani senden hoşlandığımı mı ima ediyorsun ?” Heyecanım hat safhadaydı ve kekeliyordum. “Yo, hayır ben öyle demek istemedim” Dudaklarıma yaklaşmaya başladı “Çünkü senden hoşlanıyorum” Şaşırdım. “Dur bir dakika ne? ”
Birden öpüşmeye başladık. Tanrım bu harikaydı, sanki göklerde uçuyordum.. Dudakları… Nefesi.. Kalbi.. Birden kapı açıldı ve Etari girdi.
Öksürdü. “Gençler”
Hemen toparlandı Florensa, bende tabi. Etari gülmeye başladı ve yanıma geldi. Elini omzuma koyarak “İyileşmişsin evlat”
Tebessüm ettim ama Florensa aklımdaydı ve dudağının tadıda. “Evet efendim”
İmalıca baktı, bişiler belli etmeye çalışarak. “Öpüşecek kadar iyileştiğine göre yarım saat içinde hazırlanıp eğitim alanında göreyim seni”
Yüzüm kızarmıştı, Florensa’nında.”Emredersiniz efendim”
Etari çıkınca Florensa gülmeye başladı. Bende tabi. Bu beni rahatsız etmese de nedenini sormam lazımdı.
Kuşkuyla baktım.”Neden gülüyorsun öyle?”
Gülmesine devam etti ve nefes aldı.”Kızardın gene ”
“Oh, olamaz”
“Böyle daha tatlı oluyorsun”
Ne kadar da tatlı yalan söylüyordu. Gerçekten inanmıştım.”Teşekkür ederim”
Yataktan kalkıp giyindim, sonra da eğitim alanına gittik. Etari oradaydı, yüzü asık olduğundan endişelenmiştim. Yanına gidip neler olduğunu sordum.
Sakince yanına yaklaştım “Bay Etari neyiniz var böyle?”
Başını salladı. “Bir şeyim yok evlat”
Ummadığım birşey kokuyordu. Kokuyu alsam bile anlam veremiyordum. Daha önce böyle bir koku almamıştım. “Bay Etari, sizle neredeyse her gün beraberiz sizde ters giden bir şeyler var. ”
Bay Etari biraz düşündü ve asık suratıyla bizleri yanına oturttu. “Sizleri ilk gördüğümde anlamıştım olacakları. Büyük öncü büyük ihtimalle sizlere suikast planlamayı düşünüyor. Çünkü siz onlar için bir tehlikesiniz. Normal bir Drag bir tane iken Yiğitte iki tane var. Bu demek oluyor ki Yiğit, annen ve baban aynı drag ırkından değiller. Yani sen çift draga sahipsin.”
Beynime bıçak saplıyorlardı sanki. Bir an ne yapıcağımı bilemedim ve kekeledim. “Ne ? Nasıl olur”
Güven verici tavrını takındı gene. Ona fazla yakışmasada bu abes kaçıyordu. “Sakin ol evlat bunu hep beraber çözeceğiz. Ama ilk önce beni dinleyin.”
Duraksadı. Nefes alıp devam etti. “Florensa, sen çok özel bir türsün. Sen ay tam dolunay olduğu sırada doğduğun için Kurtların en asilisin. Kurt kabilesi böyle bir türü duyduğunda seni hemen kraliçe yapar ve buda Trais’in hiç de hoşuna gitmez. ”
Lafın ortasına girdi Florensa. “Ve bu yüzden beni öldürür”
“Evet, aynen öyle”
Sinirlerim gerildiğinden Trais’i parçalamak istiyordum. “Hemen ona saldırmalıyız”
Sinirli bir şekilde. “Hayır ! Yanlış düşünüyorsunuz, sizlere hızlandırarak diğer silahları kullanmayı ve bildiğim her şeyi öğreteceğim. Eğitimden sonra kütüphanede beraber araştırma yaparak bilgiler öğreneceksiniz. Hızlandırarak zaman gelene kadar sizlere bunları anlatmam lazım. Kendi odamı sizin odanızın yanına taşıyacağım. Güvende olmalısınız, zamanı geldiğinde sizi uyaracağım ve arkanıza bile bakmadan buradan kaçacaksınız, yoksa ölürsünüz.”
Hatasını anlaya çocuklar gibiydim. “Peki efendim”
“Şimdi ders vakti ”

Etari bize büyük bir iyilik yapıyordu. İşte o zaman ona saygı duymuştum. İçim karmakarışık hale gelmişti. Annem ve babam.. kimdiler ? İçimde bir endişe hissi vardı, kendim için değil. Florensa için endişeleniyordum. Ona bir şey olacak diye ödüm kopuyordu. Bunlara dalmışken bir şey geldi aklıma, mahkum o adam. Neden beni tutup “Ben senin baban sayılırım” demişti. Bu adam kesinlikle bir şeyler biliyordu. Bunu araştırmak için geceyi bekledim. Etari bizlere kılıç dersi verdikten sonra serbest olduğumuzu söyledi. Bende Florensa’yı yanıma çağırıp sessizce konuştum.
“Florensa sana bir şey söylemeliyim”
Tebessüm etti. “Dinliyorum”
Bende ciddi tavrımı hiç bozmadım. “Biz mahkumların yanından geçerken beni bir mahkum tutmuştu hatırlıyor musun?”
Hatırlamaya çalışarak işaret parmağını alnına koydu. “Evet, sakallı, kel ve kalıplı bir adam”
Gözlerinin içine bakarak, umutla. “O adam kesinlikle bir şeyler biliyor. Bu akşam zindana ineceğim, benimle misin?”
Tereddüt bile etmemişti. “Her zaman”

Yine o baştan alıcı gülümsemesini kullanmıştı bana karşı. O gülünce beni baştan çıkarıyordu. Bu hayallerden hemen çıkıp yemekhaneye ilerledik. Yemek gene iyiydi fakat ne kadar eğitim alanlarımız ayrı olsa da aynı yemekhane de yemek yiyorduk diğerleriyle. Kaplan ırkından olanlar bizlere sürekli acıyormuş gibi bakıp kendi aralarında gülüyorlardı. Bu sefer gene aynısını yaptılar, benimde aklımda süper bir fikir vardı. Florensa’ya planımı anlatıp gitmesini söyledim, oda hemen koşarak yemekhaneden çıktı. Bende yemek tabağımı alıp, bana gülen o adamın yanına gittim. Sarı saçlı ve sakallıydı. İtici yeni parfümü burun deliğimi kırmak üzereydi. Kendini beğenmişliği ise sinirimi geriyordu. Bu adamdan nefret etmemek elde değildi.
Tam başının ucunda soru sordum, “Senin adın ne?”
Güldü. “Keyt neden sordun?”
Nefes aldım. “Keyt, neden bir süredir bize bakıp gülüyorsunuz?”
Hafifçe sırıttı. “Neden gülemez miyiz?”
Elimdeki tableti masaya koydum ve suratına yaklaştım. “Benden izin almadınız”

Sözümü bitirdiğim gibi yemek tabletini suratına çarptım. Birden yere yığıldı, masadaki diğerleri üzerime atladılar ve kavga etmeye başladık. Mavi saçlı olan yumruk salladı kolundan tutup ters çevirdim ve kırdım. Diğeri suratıma tekme attı ve ben birden öfkelenmeye başladım. Sanki çıldırıyor gibiydim, çıldırmış gibi adamın üstüne saldırdım.
O kadar hızlı buruyordum ki vücuduna kemiklerinin kırılmalarını herkes duyabiliyordu. Son vuruşum çene kemiğine oldu ve takla atarak yere düştü.

Keyt ayağa kalktı ve Drağını ortaya çıkarıp üzerime saldırdı. İlk defa bir Kaplan Drağı görüyordum. Mavi ve beyaz beneklerle dolu kürkü ve azı dişerlinin çenesinin altına kadar uzaması beni büyülemişti. Üstüme koştu, ben son anda kaçtım ve suratına bir yumruk indirdim. Sersemlemiş görünüyordu, ayağa kalktı ve kırbacını çıkarıp bana fırlattı. Kırbacı birden boynuma dolandı ve beni kendine çekti, o kadar güçlüydü ki kollarımı hareket ettiremiyordum. Kırbacını çekip elleriyle boynumdan tuttu ve ayağa kaldırdı. Boynumu sıktıkça nefesim daralıyordu, o anda içeriye Etari girdi ve cebinden bir şişe çıkarıp Keyt’in üstüne attı.

Keyt bir anda insana dönüşüp yere yattı, bende yere düşmüşve nefes almaya çalışıyordum. Erati, nöbetçilere bizleri tutuklamasını emretti. Erati önümüzde ellerimiz bağlı nöbetçilerle zindan odasına girdik, zindandakiler biz girdiğimizde bağırmaya başladılar. Erati, Keyt’i ilk zindana attı, beni de beni tutup çeken mahkumun yanına attı. Nöbetçiler buna itiraz etseler de onlara emrinin dinlemelerini söyledi ve planım işe yaramıştı. Sonunda o adamın yanındaydım ve her şeyi öğrenecektim. Erati nöbetçileri gönderdi ve bize doğru dönüp son bir şey söyledi, Göz kırparak. “Yiğit, 1 gün sonra seni çıkaracağım. Şimdilik burada kal.”
Minnet bakışı attım. “Teşekkürler Etari”

Etari arkasına bile bakmadan gitti. Bense heyecandan ölmek üzereydim, adam önce bana sıkıca sarıldı. Yaşı olmasına rağmen öyle kaslıydı ki, sakal bırakmış ve kalıplıydı. Daha önce böyle bir yaşlı görmemiştim. Gözlerinden yaşlar boşalmaya başladı, “Tanrıya şükür ki yaşıyorsunuz Prens Yiğit”
Gözlerime ağrılar girdi. Kulaklarımın yanlış duymadığını yinelemek istedim. “Prens Yiğit?”
Şaşırdı. “Ah bilmiyor musunuz ? Yoksa anlatmadı mı ?”
Yutkundum “Kim?”
“Benimle dalga geçmeyin Prens Yiğit”
Sabırsızlıkla bekliyordum.”Sizinle dalga geçmiyorum efendim”
“Öyleyse sizin hafızanızı silmişler. Alçak Trais!”
Yumruklarını bayağı sıkmıştı. Bense meraktan ölüyordum. “Ne olur bana benim hakkımda olan her şeyi anlatır mısınız?”
“Anlatırım tabiki de, sen Kral Dardarian’nın oğlusun, senin baban çok büyük bir adamdı ve beni de çok severdi. Yiğit, annen ise Kral Oturis’in karısı Kraliçe İzoya’dır. Biliyorsun ki Drag ırkları arasında evlilik yasaktır, yalnız sen doğduğunda o kadar tatlı bir çocuktun ki benim senelerdir gaddarlığımı bile silip süpürmüştün. Kraliçe İzoya beni yanına çağırdığında senden habersizdim. Seni elime verdi ve Kral Dardarian’a götürmemi istedi. Ben öylece kalmıştım, aralarında olanları anlattı ve seni seni hemen Kral Dardarian’a götürdüm. O sıra odasında biriyle görüşüyordu, bende hemen nöbetçiye acil olduğunu söyledim ve beni içeriye çağırdı. Elimde senle girdim içeriye, neden geldiğimi anladığından herkesi dışarı çıkarttı. Bana doğru keyifsizce “hoş geldin” dedi. Bende seni onun eline verdim, kollarında ne kadar da tatlıydın. Sana öpücük kondurup benim elime tekrar verdi. Ben ise ona durumu açıklama başladım, seni sokağa atamazdı.

– Kralım olamaz bu çocuğu sokağa atamazsınız
– Atmam lazım, bu duyulursa itibarımda kalmaz krallığımda”
– Bu çocuğu sokağa atmayın efendim. Sizden kararınızı değiştirmenizi istiyorum.
– Yeter ! Çık hemen dışarı, bu sırda aramızda kalacak. Sakına kimseye söyleyeyim deme.
– Peki efendim

Seni alıp dışarı çıkıyordum ki nöbetçiler hışımla içeriye girdiler ve Dardarian soru sormaya başladı.

– Kralım İblislerin Saldırısına uğradık saraya doğru geliyorlar
– Bu nasıl olur surları nasıl geçmişler !
– Birileri kapıları açmış ve 4 yandan girmişler krallığa
– Lanet olsun ! Başlarında kim var ?
– Gadetra
– Siz benimle gelin, Cung o bebeğe çok iyi bak.
– Tamam efendim

Ellerimde sen dışarı çıkıp koşmaya başladım. Karmaşanın içinden iblis askerleri beni görüp saldırmaya başladı. Sen sağ elimde dövüşmeye başladım. Sol elimle yetemesem de seni korumaya çalışıyordum. Önüme gelenleri öldürüp kaçarken düşük komutanlarından biri geldi ve arkam dönük savaşırken kafama vurdu. En son o adamın gözlerini görmüştüm, ölmeye hazırdım. Bayılmışım, uyandığımda yanımda ağlıyordun ve hala savaşıyorlardı. Ben seni elime alıp saraya kaçmak istedim, çünkü Kral Dardarian bizi koruyabilirdi.
Sarayın kapısından girdiğimde Gadetra ve askerleri Kral Dardarian’ın etrafını sarmıştı. Gadetra, Dardarian’ın üzerine bir ordu gönderse de Dardarian kendini savunuyordu. Onun kılıcı büyüleyiciydi ve çok iyi kullanıyordu. En sonunda yoruldu ve üzerine atladılar. Ben orada elimde sen yanlarına yavaşça sızıyordum, Gadetra babanın karnına kılıcını sokmasıyla askerlerin üzerine atladım ve hepsini öldürdüm. Gadetra bana büyü yaparak Saray kapısına yapıştırdı ve yere düştüm. Kemiklerimin kırıldığını hissediyordum. Krallığı bu iblislere bırakamazdım. O an aklıma bir şey geldi ama kararsızdım, çünkü ucunda sen vardın. Baktığımda Kral Dardarian’ı öldürmek üzereydi. Tam kılıcını vuracaktı ki bir anda kitlendi Gadetra. Korkudan bembeyaz olmuştu, Kafasını çevirip bana doğru “Hayır !” diye bağırsada büyüyü yapıyordum. Sonunda olan olmuştu ve..”
Yutkundu. Eminimki sakladığı birşeyler vardı ve koku yayılmıştı.
Heyecanla. “Evet?”
Tekrar yutkundu. “Ve..”
Yüksek sesle bağırdım. “Söyle şunu be adam!”
Kafasını öne eğdi. “İblisi senin içine hapsettim”

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir