“Türk Tohumları’nın” Hicaz Çığlığı; Rembetiko

Please log in or register to like posts.

Lozan şehrinde barış anlaşması için masaya oturan Türkiye 30 Ocak 1923 tarihinden itibaren Yunanistan ile arasında bir sözleşme imzalar. Bu sözleşme ile Türkiye’nin muhtelif şehirlerinde çoğunlukta yaşayan Rumlar Yunanistan’a, Yunanistan’daki Türkler ise onların Türkiye’deki bıraktığı yerlere yerleşecekti. Görünürde her şey çok kolay ve basitti fakat unutulan bir şeyler vardı…
Sanat musikimize aşina olanlar bilirler Hicaz makamını. Bu makam türü insana elem, ulvî bir hüzün telkin eder. Hatta Fârâbi’nin “Hicaz makâmı insan rûhuna tevâzû verir” dediğini kaynaklardan biliyoruz.
Yeni Bir Hayat
1923 yılı. Gazetelerde mübadele sözleşmesinin taraflarca imzalandığı yazıyor. Cihan Harbi’nde çok ağır bedeller ödemiş bir millet üstüne birde Yunan Harbi gibi tarihin utanç verici bir savaşına girmiş ve bununda üstesinden alnının akıyla galib gelmişti. Savaşla geçen yıllar, insanda hasret duygusunu öyle kuvvetlendirmiş ki yorgun halkalarla dolu gözler, dumanı rüzgarda dalganan bayrak misali evini arıyor. Böylesi duygularla evine dönen bir millet, harb ettiği halkla da ister istemez sıkıntılar, sorunlar yaşıyordu. Böyle bir ortamda Rumlarında çok alternatifi yoktu. Herkes diken üzerindeydi…
Bir sabah manşeti gören halkın sevinci bir başkaydı fakat yıllarca beraber yaşamış, sokaklarda beraber büyümüş komşusunu da bir daha göremeyecek olmanın acısını da yaşıyorlardı. Bu ne buruk bir sevinçti!
Mübadele başladığında Anadolulu Rumlar daha Yunanistan’a gelir gelmez Türk tohumu diye dışlanırlar. Oysa ne hayallerle gelinmişti. Evet, belki Yunan topraklarında doğmamışlardı fakat soydaştılar. Kabul edileceklerini öyle inanmışlardı ki, sonunda rahata kavuşacaklarını sandıkları o anda bütün hayaller harab olur. Hele ki soydaşları tarafından “Türk tohumu” denilerek horlanmak onları yaralamıştı. Bu insanların kaderidir artık. Sefil barakalarda doğup büyüdükleri topraklardaki eski, güzel günlerinin hayaliyle avunmak ve şarkı söylemek; tüm hüzünlerini, özlemlerini, dışlanmışlıklarının ve sefaletlerinin acısını Rebetiko şarkılarıyla haykırmak dünyaya. Buradan “gâvur Rum” diye aşağılayarak dışladığımız insanların Yunanistan’da “Türk tohumu” diye hakarete uğraması ve Yunan toplumunun bünyesinde bir nevi üvey evlat muamelesi görmesi çok dikkat çekici bir nüktedir. Rebetiko, işte bu acılardan doğup beslenmiş bir müzik türüdür. Rebetiko veya “Rembetiko” diye anılan kelime, Anadolulu Rumlara “anayurtlarında” reva görülen üçüncü sınıf insan muamelesinin hikayesiydi. İşsiz ve itibarsız ve zelîl bir halde “öz vatanlarında” bir parya gibi dolaşan bu insanların sefaleti, ümitsizliği ve kahrı ancak içki, uyuşturucu ve serserilikle unutmaya çalışması ne kadar hazindi. Rebetiko, aynı zamanda Anadolulu Rumların içine yuvarlandığı marjinal hayatta bir nevi varolma endişesiyle dile getirdiği müziğin ortak adıdır. Bizim özümüzden kopan bir halkın müziğidir. Yani bizim müziğimiz. Yani Rumi bir Hicaz makamı. Hicaz çığlığı!
Eğer Rembetiko tarzında bir şey hiç dinlemediyseniz belkide ne demek istediğimi hiç anlamayacaksınız.
Reklam sayarsanız da öyle olsun: bundan 3–4 sene evvel farklı etnik müzik türleri ararken bir gün “Cafe Aman İstanbul” adında bir gruba denk geldim. İsmi hiç duymadığım bir şekilde olduğu için merakımdan dinlemeye başladım. Takdir edersiniz ki bizim Türk musikimizden hiç bir farkı yok. Makamlar aynı, yalnızca şarkılar Rumca. Ama Rumca dediğime bakmayın. Rebet müziklerini dinledikçe daha da iyi anlıyorsunuz içinde sürekli “aman aman”, “yandım”lar eksik kalmaz. Hatta yer yer Türkçe bile söylenir. Sözlerini hiç anlamasanız bile nelerden bahsettiğini hemen hissedeceksiniz; çünkü bu musikinin hamuru bizden, yani Anadolulu, yani yerli.
Yunan Harbinin hiç bilmediğimiz ve hiç nüfuz edemediğimiz hicranlı bir boyutunu ancak bu musikiyi dinledikten sonra “anlama” şansına kavuşabiliyorsunuz çünkü. Çünkü, müzik de tarihi bir vesikadır; tarih vesikalarında biz geçmişimizle hesaplaşmayız, onu anlamaya çalışırız.
Ve anlamak affetmektir; kendimizle ve başkalarıyla barışık yaşayabilmenin yolu işte bu manada kavrayıştan geçiyor.
Bu kısma kadar anlattıklarım Rumlar içindi fakat bunu genel manada düşününüz. Zira sadece Rumlar değil bunların yanında Ermeniler gibi bir çok millet bu vatandan mübadele yolu ile gönderildi. Bir şarkıyı iki ayrı millet aynı duygularla söylemiş. Bu özümüzün bir olduğunu gösterir. Azeri soydaşımız Emin Sabitoğlu’nun Dağlar adlı şarkısıyla bir Ermeni vatandaşı Sayat Nova’nın Kamancha adlı şarkısının arasında bir fark yoktur. Ahmet Refik Altınay’ın İki Komite/İki Kıtal adlı eseri iyi tetkik edilmelidir.

Ermenilerinde ne derece zorluklar yaşadığını bizzat kendisi görüp yazmıştır. Haricen Ahmed Davudoğlu’nun da Ölmek Daha Güzeldi adlı eserini de okuyunuz. Bu eserde ise Bulgaristan’dan göçen Türklerin Türkiye’de ne tür zorluklar çektiğini anlatıyor.
Benim asıl anlatmak istediğim mevzu şudur; bizi atalarımız öyle bir birbirine bağlamış ki hala o kavga ettiğimiz kardeşimizi, mahallede gözlerimiz yaşararak arıyor. Onlarda arıyor şüphesiz. Bu milleti birbirine düşürdüler ve muvaffak oldular. Anlatacaklarım şu yazdıklarımla sınırlı değil elbette fakat hacmi doldurduk.
Oyuna gelmeyelim arkadaşlar. Geçmişte kavgamız oldu birbirimizle. Fakat yeniden bir olma zamanıdır artık. Rum’uyla, Ermeni’siyle ve ismini saymakla bitiremeyeceğim Osmanlı milletleriyle. Buna ihtiyacımız var.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir