Unutulmuş Misketler – Öykü Dizisi II

Please log in or register to like posts.

O adam gibi iyileştiremedim ben kendimi, yıllarca.

Acılar, hemen iyileşsin, unutulsun ister insan. Önce dakikalar ardından saatler geçer. Ama acı geçmez. Bak günler geçmiş, ardından yıllar. Acı geçmedi ama hala…

‘’ Bu da geçer, alışırsın.’’ Derler ya insana. Geçmiyor hiçbir şey, hiçbir acı, sadece alışırsın onunla yaşamaya.

Kırık fincan koleksiyoncusu adam, kendini, acısını iyileştirmiş. Topladıkları değil, sanırım başkalarının acı hikayelerini duymak iyileştirmiş adamı. Kendi hikayemi anlatmayarak bencillik mi etmiştim?

Bir başkasının acısını duymak, başkasının acısı şükür sebebi oluyordu, muhakkak. Ama ben anlatmayıp, hikayemi dışarıdan yaşamak, dışa vurmak beni daha da acıtırdı. O yüzden sustum. Benim tedavim de susmaktı.

Susarım ben hep, susarım. Kavgada,üzüntüde hatta neşemde bile susarım ben. O adam sessizliğimden anladı acımı, o yüzden koştu peşimden. O sessiz, bilmediğim çıkmaz sokakta.

 

Ah o sustuklarımız…

‘’Hiç bu kadar susmak istememiştim ben

Ah! Omzumda bir cenaze taşıyorum ben’’ diyor bir şarkıda, ne kadar haklı.

Belki susmasam, susmasaydım. Cevapsız sorularım cevaplı, yaşadıklarım anlamlı, bedenim daha cesaretli olabilirdi. Belki acılarım iyileşirdi, herkes gibi.

Ben, hikayeme, yaşantıma, acılarıma alışamadım. Üzerime gelen hayat, cesaretsiz gördü suskunluğumu. Ben, hayatımla ilgili planlar yaparken, başkaları da benim için plan yapmıştı. Suskunluk, zırhım olamadı benim hikayemde.

Yaşadım hikayemi, öğrenemedim konuşmayı. O gün de gittim, susarak. Belkilerime bir belki daha ekledim. Belki, bal rengi gözlü adama sırtımı dönüp, hayat kapılarımı kapatmasaydım. Hikayemi anlatıp, omzumdaki cenaze ağırlığını paylaşsaydım, rahatlardım, belki…

Kırık, siyah fincanımı o günden sonra ben de çerçeve yapıp asmıştım, anlamsız boş bir duvara. Altına da boş bir sayfa, eğer, hikayemi anlatmayı geçtim yazabilsem bile anlamlanacaktı, duman rengi boyası dökülmüş duvar.

 

Her sabah uyanıp, o duvarın karşısına geçip, ezber ediyorum keşkelerimi, belkilerimi ve cevapsız sorularımı. İçim daralıyor, kalbimin amansız çırpınışı ağzımın içine kadar gelince bırakıp, gidiyorum. Sabah sporum bu oldu artık bir aydır. İnsanların nabzını yükselten kardio, benimse düşüncelerimdi. Sabah aç karnına içilen kahve, intihar gelirdi bana, alıştım. Elimde kahvem, yıllarca açılmamış dolaplarda gezdiriyorum, diğer elimi. Sebepsiz, içgüdüsel bir çekmeceyi açıveriyorum. Zorlanıyor tabii, çekmecede bile yılların yorgunluğu. Açılırken, yuvarlanan bir şeylerin sesi, evime ses oluyor, yıllar sonra bir ses.

Açılan çekmece mi? Yırtılan kalbimin kapıları mı?

Gördüklerim, gençliğim mi?

Acılarım mı?

Kaybettiğim çocuğum mu?

Sorular, sorular, sorular…

Çekmecede gözlerim, kalbim, ömrüm kalıyor sanki.

Ah! Allah’ım acılı bedenime, yorgun kalbime, bitkin ömrüme bu tesadüfü lütfen ekleme! Geçen ay, kırılan fincanımın üzerine çekmecede bu  ‘unutulmuş misketler’’ in ağırlığını ekleme lütfen!

Ben boğulurken, çalan kapının sesi yıllar sonra bugün, bu evdeki ikinci bir ses olmuştu. Açtım kapıyı. Bal rengi gözlü, kırık fincan koleksiyoncusu adam, girdi içeriye sessizce. Bana göre sessizce geldi o an ama o sigara kokulu nefesiyle;

‘’Arkanızdan bağırdım, cüzdanınız düşmüştü. Kusura bakmayın, anca bulabildim adresinizi. Girebilir miyim içeriye? ‘’ demişti.

Bu kapıdan yıllardır benim ve cevapsız sorularım dışında kimse girmemişti.

 

‘’ 32 yaşındayım. Hissedilen, kaybettiğim daha yüklü sayılardır. Zorlu hayatım oldu, ölmedim. Kader belirler ölümü. İnsan, kendi kaderini yazabilir mi? Yazmak ister, yazdığı hayatı güzel olmayınca sonlandırmak ister. Ben de bitirmek istedim, olmadı, ölmedim. Ölsem daha kolaydı, kolayı yaşayamadım. Zaten mutlu bir ailede yaşam sürememiştim. Seçmek istediğim hayatı seçemedim. Annemin her gün kadınlığına lanet ettiği hayatı gördüm. Her gece sesli bir hayatı yaşadım, yıllardır sessizlik yaşadığım ondandır. Her uyuyuş, ağlama. Her uyanış ağlama oldu benim için. Ben, ağlamayan kadınlardan olmak istedim, olamadım. Annemden daha çok ağladım. Annem beni sevmedi. Bir kadının istemeyeceği bir çocuk olarak düştüm onun rahmine. Doğmadan öğrendim zorluğu.

Doğdum, nefreti öğrendim annemden.

Büyümeye çalıştım, dışlanmışlığı öğrendim küçük yaştaki arkadaşlarımdan.

Büyüdüm, hayatı çözemeden ‘hayatın kadın’ lığını öğrendim, çevremdeki erkeklerden.

İnsan yalnız ve nefret edildiğini bilerek büyüyünce, seçemiyor kararlarının doğruluğunu. Sığındım bir adama. Sevdim adamı. Sevmeyi bilmeden. Sevmenin ne olduğunu öğrenecektim, yeni baştan. Beni sevdi sandım adam. O sevmeyi zaten biliyormuş. Hatta sevmeden bile seviyormuş gibi göstermeyi de biliyormuş.

Ben, bilemedim. Adamın beni sevmediğini, rahmime sevgiyle düştüğünü zannettiğim bebeğin varlığını öğrenince, öğrendim.

Terkedildim. Siyah fincanımı satın aldım, sığındım ona, sığdırdım anılarımı, acılarımı ve sigara dumanımı. Canlı bir şey hayat bulana kadar, cansızlığa anlam yükledim. Biliyor musunuz, ilk defa mutlu oldum ben. Çünkü annem gibi olmayacaktım. Bu çocuk, ben olmayacaktı. Mutlu olacaktı, en azından mutlu olmayı öğrenecekti benden. O doğana kadar siyah fincanım ve ben mutluyduk, bu evde.

Kızım doğduğunda mucize sandım. O bulantılar ve çektiğim tarifsiz sancılar benim için mutluluktu. Elime aldığımda anladım; ben bir mucize doğurmuştum.

Mutlu bir bebekti. Hayatın kötü anı ve planlarını hiç anlatmadım ona. Erkekse değerli, kızsa değersiz olur gibi sahte argümanları, hiç hissettirmedim ona. Günden güne büyüdü. Ona öğretmedim, erkek çocuğu misket ve araba oynarı, kız çocukları da mutfak eşyası ve bebek oynarları. Ama o en çok misketleri sevdi, dışı saydam içerisi rengarenk olanları çok sevdi.

Kızlar pembe, erkekler mavi giyer, demeden giydirdim ona gökkuşağı renklerini. Hayatı, güneş gibi parlasın diye, sarıyı; umutları, denizlerin sonsuzluğu gibi olsun diye mavinin bütün renklerini; hayalleri, toz pembeyle kısıtlı kalmasın diye pembenin bütün tonlarını giydirdim.

Biz insanlar plan yapar, hayat bize gülermiş, bilirdim bunu o yüzden plansız yaşadım kızımla. Ama biz plan yapsak da yapmasak da hayat acımasızmış. Kaybettim 6 yaşında bebeğimi.

Yıkıldım. Öldüm sandım ama ölmedim. Yaşadığım ve yaşamadığım her şeyi siyah fincanıma doldurdum yine. Tekrar sığınıp bağlandım ona. Cansızların ömrü bitmiyordu, o yüzden onu çok sevdim… ‘’

Bu cümleler nasıl döküldü dudaklarımdan? Ben düşünmeye bile tahammül edemezken nasıl anlattım, kalbimi paramparça eden acılarımı, karşımda sessizce gözlerime bakan bu yabancı adama.

Avuçlarımda unutulmuş misketlerim, omuzlarımda bıraktığım cenazenin hafifliği ve karşımda bal rengi gözlerinde yaş dolmuş adam.

 

‘’Anlatacaktım ölümlerini bir sonbahar eşliğinde
Bir kış güneşliğinde
Fakat baktım bu ölüm değil diriliştir ‘’

diye fısıldıyor kulağıma Sezai Karakoç. Gözümden tek bir damla yaş akarken.

Kimler Beğendi?

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir