VAROLUŞ

Please log in or register to like posts.

                            

  Elimden gelseydi; alaca bulaca hayatın bir köşesinde oturur; geleni, gideni, dertliyi, öleni, doğanı, doyanı, doymayanı, seveni, üzeni… ve daha nicesini bir deli aklıyla izlerdim. Nihayetinde gecesi gündüzü olmayan mutluluğun saf hâlini yakalayan onlardır. Bunu nasıl anladın? Dediğini duyar gibiyim. Biraz sabret de anlatayım…

 Yıllarca çalıştım, çabaladım sırf ailem istiyor diye mimarlık fakültesini dereceyle bitirdim. İlk başvurduğum şirketle de anlaşıp işe başladım. Şu an bulunduğum konuma gelmem hiç kolay olmadı. Dedim ya hepsi ailem içindi. Annem, kendisi gibi mimar olmamı istedi, başka tercih hakkı bırakmadı bana. Şirkette her yükseldiğimde başarı değil de yapmam gerekeni yapmışım gibi davrandı. Bir defa olsun ‘’Aferin’’ demedi, takdir etmedi… Tüm bunlardan çok yorulan ben…

Bir hafta önce istifa edip muhteşem kariyerimi(!) yerle bir etmiştim. Canım son derece sıkkındı önce bir avuç ilaç içerek sonsuz uykuya kavuşmayı düşündüysem de hemen vazgeçtim. Çünkü aklımda bambaşka bir fikir vardı. Bir emlakçıyla anlaşıp ederinden elli bin düşük bir şekilde aynı gün evimi sattım. Evin parasını, bankadaki tüm paramı,  bütün elbise ve eşyalarımı bir hayır kurumuna bağışladım.  Arabamı da yan komşunun kızına düğün hediyesi olarak verdim. Çantamda; 100 lira, telefonum, bir paket sigara üzerimde ise bir pantolon ve kazak vardı. Tüm eşyalarım bu kadardı.  Sahile indim, bir dal sigara yaktım ve denizi izlemeye başladım. Rüzgârın da etkisiyle bir o yana bir bu yana savrulan dalgalar beni anlatıyordu. Ben de adeta bir dalga gibi kendi isteğimi önemsemeden savrulmuştum. Etrafımdaki herkes beni anlamak yerine yönetmeyi seçmişti. Peki, neden kimse benim duygularımı önemsemiyordu ? Ben bile bilmiyordum ki kim olduğumu. En son ne zaman kendim için bir şeyler yaptığımı hatırlamıyorum bile. Sahi en sevdiğim yemek neydi benim, hatta boş versene en son ne zaman içten bir kahkaha atmıştım…

“Hey çocuk neden bu saatte hâlâ buradasın?” Bu cümle kendime gelmemi sağlamıştı. Çok düşünmekten feci halde başım ağrıyordu. Yanımda, yaşlıca ve bakımsız bir adam oturuyordu. Gözlerine kan oturmuştu. Birbirine karışmış saçı sakalı ayırt etmeyi bırakıp adamın sözlerine kulak kesildim. “Yaklaşık bir saattir yanında oturup seni izliyorum, sadece tırnaklarını yeyip ağlıyorsun, çocuk; derdin ne senin, buralar bu saatlerde serserilerle doludur bilmiyor musun?’’ Ne diyebilirdim ki ilk defa rastladığım bu adama nezaketen zoraki de olsa gülümsemeye çalıştım “Yorgunum, hepsi bu, teşekkür ederim ilgilenip sorduğunuz için.” dedim. “Pek de zarifsin çocuk. Okumuş yazmışsın bu halinden anlaşılıyor ama ben de hayat okulundan mezunum. Bilirim bu yorgunluk değil, içini kemiren bir derdin var, ha bu arada adın yok mu senin? Bana buralarda ‘’Aksak Cemil’’ derler. Aha gördüğün şu teknelerden ben sorumluyum, tekne bekçisiyim yani. Bir hafta gece bekler, bir hafta tatil yaparım. Haydi sen anlat derdini. Unutma çocuk, duvarı nem, insanı gam yıkar.’’

Fark ettim ki adamın bir bacağı kesikti, protez bacak takılıydı. Öyle içten konuşuvermişti ki bir anda kanım kaynamıştı, Cemil amcaya. Tam anlatacaktım ki telefonumun sesiyle irkildim. Arayan annemdi. Büyük ihtimalle babam da yanında, yaptıklarımı öğrenmişler hesap soracaklardı. Cemil amcadan müsaade isteyerek açtım telefonu.

“Efendim anne!’’

“Türkü sen nasıl yaparsın bunu, nasıl? Babanla aklımız almıyor, mimarlıktan genel müdür yardımcılığına kadar yükselmiştin. Kariyerini bir çırpıda nasıl silersin?  Ama sen, arkanda biz olmadan bunu da beceremedin değil mi? Sana yazıklar olsun!’’

“Anne, baba sadece özgür olmak istedim. Bugüne kadar siz ne derseniz onu yaptım. Artık özgür olmak istiyorum.”

“Özgürlükmüş, ah benim aptal kızım ama şunu bil bundan sonra ne ben ne de baban varız. Senin ailen öldü Türkü. Sana bol hürriyetler” diyerek kapattı telefonu. Bu sayede Cemil amca adımı da başımdan geçen hikâyeyi de öğrenmiş oldu. Sabah olmaya, gün ışımaya başlamıştı. Cemil amcanın evine gittik. İki göz odası vardı. Birini mutfak olarak kullanıyordu. Tuvaleti dışarıdaydı. Çay içerken anlattı, bir kız sevmiş vermemişler. O da üzüntüden kanser olmuş. Durmamış memleketinde, tedavi olmak bahanesiyle buraya gelmiş. Sonra da bu işi bulmuş, hiç evlenmemiş. Öylece yaşayıp gidiyormuş, yolları benimle kesişinceye dek.

 

***

Psikiyatri uzmanı Doktor Cemil Çağlayan, onkoloji merkezinde tedavi görmekte olan hastası Türkü Sözer’in intihar haberini az önce almış, arabasına doğru ilerliyordu. Çok değil, bir hafta olmuştu, onkolog arkadaşı onu kendisine yönlendireli. Hastasında şiddetli depresyon ve çoklu kişilik bozukluğu vardı. Hastaneye geldiğinde Türkü’nün cansız bedenini morgda buldu. Kaldığı odanın canımdan -binanın yedinci katından- kendini bırakmıştı. Defin işlemleri için kimsesi yoktu. Yetimhane yurdunda büyümüş,  erken yaşta hayata atılmıştı. Muhtemelen belediye defnedecekti. Seçil hemşire yaklaşıyordu. “Günaydın hocam, hastanız Türkü Hanım’ ın yatağının üzerinde bulduk bu defteri.” Diyerek uzattı elindeki yeşil defteri. “Günaydın Seçil, teşekkür ederim.” Dedi defteri alırken. Kantinden bir kahve alıp Türkü’nün defterini okumaya başladı. İlk sayfaya ‘’VAROLUŞ’’ diye başlık atmıştı. Varmak, oluşmak, yani var olmak kelimesinin anlamını ne büyüktü. Bir anda varken bir bakmışsın ki yok oluyordu insan.  Diğer sayfaya geçtiğinde ise; ‘’Elimden gelseydi; alaca bulaca hayatın bir köşesinde oturur; geleni, gideni, dertliyi, öleni, doğanı, doyanı, doymayanı, seveni, üzeni… ve daha nicesini bir deli aklıyla izlerdim. Nihayetinde gecesi gündüzü olmayan mutluluğun saf hâlini yakalayan onlardır…

Diye başlayan bir anda tüm kariyerini yerle bir eden mimar kız olarak hayal etmişti kendini. Tabii doktoru da tekne bekçisi Cemil amca. Ancak hikâye yarım kalmıştı, tıpkı Türkü’nün hayat hikâyesi gibi. Bir tekne bekçisi olsam nasıl olurdu, diye düşünerek kapattı defteri, Doktor Cemil. Daha yapılacak çok iş vardı. Türkü’nün cenazesine yetişecekti…

Güllü ŞAKAR / Dilek Eylem TAŞDEMİR

 

 

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir