Yeis

Please log in or register to like posts.

YEİS

Sonbaharın ekim ayında, sabahın ilk saatlerinde sararmış ve yerde öylece hafif rüzgar sayesinde sürünen yapraklar arasında yürüyordum. Karanlık dünyamın içinde,  saçma sapan renkler ararken bir köşeden başka bir köşeye sürünüyordum. Ellerimi cebime attım ve temiz havayı içime çektim. Sevginin ne demek olduğunu düşündüm. Bazı kelimelerin hayatımda yeri yoktu. Her ne kadar düşünürsem düşüneyim sonu yoktu. Belki bir zamanlar bildiğim bir kelimeydi ama artık çok uzak geliyordu. Ya kadınların hayatıma girişiyle birlikte onları sevdiğimi sandığımdan ya da bana karşı tutumlarına inandığım için sevgi sandığım o hissin, aslında koca bir yalandan ibaret olmasıydı… Parmaklarımın arasında titreyen sigarayı dudaklarıma götürdüm ve derin bir nefes çektim. Sonra, o zehri dışarıya bırakırken derin bir nefes aldım,.Havada, kahvenin taze kokusu vardı. Sabahları kahve içmeyi tercih etmezdim ama tesadüfler, hayatınızı şekillendirirdi. İlerideki kahvecinin kapısını açtım ve zil sesi ile birlikte tezgahta omzuna havluyu atmış ve arkası dönük bir şekilde şarkı söyleyen kadın, sesin geldiği yöne doğru döndü. Saçları hızla dönüşünden dolayı savrulurken yeşil gözleri ile sonbaharı sildi ve ilkbaharı getirdi; hayatımın en karanlık bölümüne… Sanırım onu ilk gördüğüm anda anlamıştım bunun aşk olduğunu. O an, zaman benim için geri saymayı bıraktı ve sanki saplantılarım beni bırakarak karanlık geçmişimi sildi. İçeride çalan sakin müzik ve onun eşlik ederek tekrar arkasını dönmesi ile karanlığa hızla geri döndüm.

Aşk mıydı daha kuvvetli olan yoksa sevgi mi?

Bir kadına duyduğun tutku muydu daha iyi hissettiren, yoksa, annene olan sevgi miydi güçlü hissettiren?

Sigarayı yanda oturan ailenin kül tablasında söndürürken bana olan ters tavırlarını umursamadım. Deli olduğumu herkes söylerdi ama davranışlarım mıydı beni deli eden yoksa hayattaki düşüncelerim hislerim miydi deli yapan?
İnsanlar seni kalıplara sokardı. Eğer izlediğin veya dinlediğin bir şeyi kendi cümlelerin ile anlatırsan, seni zeki sanırlardı. Peki, bilirler miydi aslında iyi bir taklitçi olduğunu?
Hayır.

Sadece iki dakika için içinden geçeni yaparsın ve o iki dakika içinde seni gözlemledikleri için arkandan sana lakaplar taka,r bir kalıbın içine sokarlar.

O zaman hislerin düşüncelerin değil sadece iki dakika içinde davrandığın kişi için seni yargılayan o boş insanların bu hayatta kendilerini iyi konumuna getiriveren ve düşünerek onlara hak veren insanlarda aptal. Aslına bakarsan hepsi aptal…

Adımlarımı tezgaha yönlendirdim ve saçları belinde dans ediyordu. Sandalyeye oturdum ve ellerimi çeneme koyarak kadını izlemeye devam ettim. Arkası dönükken konuştu.
-”İzlemeye devam edecek misiniz yoksa siparişinizi alayım mı?” dedi gülümseyerek bana dönerken.
-”Tesadüfler…hayatınızı değiştirir değil mi? Siz tezgahın arkasında duran o kahve dükkanında kahve hazırlayan kadın ve ben tezgahın diğer tarafında deli bir adam.” Yeşil gözleri üzerimde dolanırken bu sefer emindim bu aşktı ve karanlığıma beyaz olacaktı ve barışı getirecekti bana, küs olan kalbime… Mavi olurdu ve tutsak olan zihnime özgürlüğü getirirdi. En olmadı kırmızı olurdu ve hayatıma heyecan katardı ama tüm renkleri önüme sererdi. Öyle değil mi? Tabii insanlar bilmezdi aşkı isterken bencil olduklarını. Kendi isteklerini sunduklarını. Belki benim gibi ruhu hasta insanlar için geçerliydi bu fikrim. Ben bir fikirdim ve, insanlara yayardım zihnimin karanlık köşesini. Çünkü her insanın karanlık bir tarafı vardır ve ben o karanlığı kendilerinde bulmalarına yardım ederdim. Hayatım bir boşluktan ibaretti. Ben de kayboluyordum orada. Ne bulan vardı ne de  kurtaran.
-”Karamelli mocha.” diyerek tezgahta duran dergiyi karıştırmaya başladım amacım başka bir şey ile ilgileniyormuş gibi görünmekti.
-”İsminiz?” dedi ipek gibi sesi ile.
-”Kaan… Ya sizin?”
-”İsminizi kahvenin üstüne yazmak için sormuştum bu arada başarılı bir gizlenme değil. Artık bu dergi karıştırma işi herkeste gördüğüm bir hareket. İlgisini çeken insanı incelemek için…” Dergiyi kapattım ve uzağa doğru iterek yakasında duran isimine baktım ve gülümsedim.
-”Doğru Ada. O zaman sizden hoşlandığımı söylüyorsunuz?” gülümsedi ve
-”Ben bir şey demedim siz şu an itiraf ettiniz.” diyerek kahveyi hazırlamaya başladı.
-”Bazen kelimeler gizlenir değil mi? Çünkü yeterince cesur değillerdir. Cesur olmak için bir zorunluluğa gerek duyarlar. Bu zorunluluk korkudur. İnsanı insan yapan en büyük his. Belki bu yüzden saklanmışlardır insan bedeninin arkasına.” Kahveyi önüme koydu ardından gözlerime bakarak
-”Afiyet olsun EFENDİM.” dedi. Sanki bu kelimeden memnun olmamış gibi yüzümü buruşturdum.
-”Ücret yerine sizi bir yemeğe çıkarmama ne dersiniz?” kaşlarını havaya kaldırarak bilmiş bir konuşma tavrı ile
-”Daha 5 dakikadır konuştuğum bir adam ile mi?”
Haklı olduğunu düşünerek tezgaha parayı bıraktım ve oradan çıkarken kapının her açılıp kapanışında çıkan o sesi arkamda bıraktım.
Karşınızdaki insanı çok iyi tanıdığınızı düşünebilirdiniz belki hiç tanımamışsınızdır.  Hayatınızda olan bir insanın asla yapmaz dediğiniz şeyi yaptığında o an fark edersiniz aslında onu daha tanıyamadığınızı buna sebep olan da güvenin yok oluşudur.
Yani insanları,  kafanızda soktuğunuz o kalıba göre iyi yada kötü yapardınız ama bilmezdiniz o insanın iç dünyasını. Karanlığını veya aydınlığını…

Kapıyı açtım ve çıkmadan önce o zil sesi tekrar yankılanıyordu zihnimde.

İşte o an kapının tekrar açıldığını anlamam için ipek gibi olan ses tonu ile

-”Bakar mısınız Kaan Bey.” O an şaşırdığımı ve gülümsediğimi gizleyerek yüzümü ona döndüm.
-”Evet Ada?”
-”Aslına bakarsanız bugün saat 7’de izin alabilirim.’’
-”Bu fikrin beni mutlu etti Ada.’’ Onun ismini söylerken sanki hiç keşfetmediğim bir şeyi keşfediyordum. Anlamlandıramadığım her şey anlamlanıyor gibiydi.
-”Seni almaya geleceğim…7’de.’’ diyerek elinin üstüne nezaketen öpücük kondururken farkında değildim, kendimden kaçtığımın.
O gülümseyerek kafeye giderken ben de arkamı döndüm ve romanımı kaldığı yerden devam ettirmek için hızla evime doğru ilerlemeye başladım.

Anahtarı bulmak için cebimi karıştırıyordum ve anahtar dışında çikolata ve şeker paketleri  her şey vardı. İki sokak öteden anahtarımı cebimde ararken aslında evimin kapısının benden önce açıldığını bilmiyordum.
Geldiğimde heyecanla hafif aralık kapıdan içeri girdim. Tetikte olmak adına da cebimde taşıdığım çakıyı elime aldım. Holde herhangi bir dağınıklık yoktu. Eşyalar yerli yerindeydi. Salona adımımı attığımda ya da mutfağa ikisinde de bir şey yoktu. Merdivenleri kullanarak odama geldiğimde de karıştırılmış gibi değildi. Sadece kısa bir an çekmecenin açık olduğunu göremediğim o anda boynumda baskı yaparak nefes almamı engelleyen kolu çekiştiriyordum.
-”Sen bir katilsin. Manyak herif!’’ bağırarak herkese duyurmak istemezdi sanırım. Çünkü çalıştığı adam bir katildi. Nefes almak için zorluk çekerken konuşmaya zorladım kendimi.
-”Dikkat et kendine.’’ dedim. Kesik kesik nefeslerim arasından.
-”Beni hala tehdit mi ediyorsun?’’ diyerek diğer elinde duran ses kayıt cihazını beni bırakarak yüzüme doğru salladı.
-”Herkes öğrenecek. Senin kim olduğunu bilecekler. Dostların, ailen , arkadaşların.’’ gülümseyerek ona baktım.
-”Bunların hiç birine sahip değilim Said.’’ Bana karşısında sanki bir katil varmış gibi bakıyordu. Evet vardı ama o kadarda korkunç olduğumu düşünmüyordum.
Belki de korkunçtu ve ben çok hastaydım bunu anlamayacak kadar.

-”Said kullandığım silah…senindi.’’ Dedim birkaç dakika bekledikten sonra bana doğru bir adım attı ve
-”Seni öldürmek istiyorum ama senden bir farkım kalmayacak diye korkuyorum. Anlıyor musun?’’
-”Öldürürsen bana benzemekten korkuyor musun? Peki bana şantaj yapmaktan korkmuyor musun?’’ Gözleri zamanı durdurarak gözlerime kilitlendi. Sanki gözlerimin bedenimin altındaki duyguları ortaya çıkarmak ister gibiydi. Korku hissedemeyeceğim kadar uzaklarda kalmıştı. Yıllar öncesinde ve şimdi tekrar ortaya çıkıyordu. Ruhum zincirlenmişti. Eğer varsa… Bedenim özgürdü ama gerçekliği ortadaydı. Bilgisayarıma doğru ilerleyerek flash belleği taktı ve bana döndü izleyeceksin der gibi.
Yıllar öncesi canlandı gözlerimde. Tozlanmış bir kitabı tozlanmış rafların arasından almak gibiydi bu. Zamanda geriye gittiğimde zamanın benden çaldıkları çıkıyordu gün yüzüne. Hayatımı… güvendiğim bir bedeni… Arkasına saklandığım duyguları. Ördüğüm duvarları şimdi tek tek yıkıp geçmişti ve uysal bir benden tehlikeli katil olan bir Kaanı harekete geçirmişti. Gözlerimde cehennemin alevleri vardı.
Videoyu izledikçe açlığım artıyordu. Ellerim kadının boynundaki yerini bulduğu an ve kulağına doğru fısıldayışım.
-”Ben zamanın katiliyim. Aydınlığı ve umudu barındıran her şeyi silerim. Elimde değil ben bir hastayım.’’ Deyişim, ardından kadının kollarım arasında can verişi. Donuk bakışlarım ve üzerimdeki etki yüzünden asla kameraları aklıma getirmemem.
-”Kaan sen bir şeytansın. Cehennemin varlığı ile gurur duyan…’’
Gözlerimi sabit bir noktaya dikerek kafedeki o kızı aklıma getirdim. Güzelliği umudun var oluşuydu. Zamanın akıp gitmesine yardımcı olan sözleri kulaklarımdaydı. Gözleri ise bir manzaraydı. O benimdi ve bu adam benim hayatım olacak her şeyi silecekti.
-”Belki cehennemin olmadığına inanıyorum ve cehennemi işiniz olmayan şeylere burnunuzu sokarak kendinize yaşatan siz saçma insanlarsınızdır. Bak Said, ben aşık oldum. Cehenneme inanmayan ama cennetin varlığında hayal kurar oldum. Beni katil değil aşık olmuş ve aşık olduğu kadının gözlerinde boğulan bir adam olarak gör ve onu bana ver. Lütfen… Kendine ve bana bunu yapma.’’
Başını iki yana sallayarak konuştu ama konuşmaması için o an her şeyi yapmak istedim. Çünkü bir kez daha zaman kendini tekrar etsin istemiyordum.
Elimdeki çakıyı ona fark ettirmemek için arkama gizledim ama o görmüştü. Gözlerimi bile kırpmadan o an hatırlarımı tazeledim. Saygımdan ötürü onu acısı ile yalnız bıraktım. Son nefeslerini verirken…
Bir kum saati vardı. Kumlar aşağıda birikerek yukarıyı boş bırakıyordu ve sürekli çevirmek istiyordun kendine zaman kazandırmak için. Çünkü hayatın sürekli bu üst kısım gibi boş kalıyordu ve doldurman gerekliydi. Aşağıda ise insanlar vardı. O kumların altında can veriyordu. Peki kum?
Neydi, kimdi?
Sendin. Sen bir katildin ve her seferinde başa dönmeye çalışırdın. Yarattığın o boşluğu doldurmayı isterdin çevirdiğin an zaman akardı belki ama kısa bir an vardı kumun yönünü değiştirdiğin zaman her şeyi tekrar üst üste koyarak kendini takip ettiğini bilmediğin bir zaman. O anı fark edersen işte hayat basit kalırdı. Çünkü, sen de sürüklenmeye başlardın.
Yeis; umutsuzluktan doğan karamsarlık, umutsuzluk, üzüntü…
İşte bu benim.
Kaan…
Bu ben ve benim hikayem…

3 comments on “Yeis

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir