Bedel Ve Gözyaşı

Radyo çaldı da çaldı. “Yalanların, çekici yalanların.” Konserve kutusu gibi ses çıkarıyordu. Bir de annesi anlayabilseydi bunu. Ne yapacağını bilemezdi hiç bu baş belası radyoyu. Hep onarımdaydı. “Yalanların, çekici yalanların.” Yorulmaz mıydı hiç bu şarkıcı? Güldü kız. Saçmalıyorum yine. Plak işte! Maria Roza sandalyeden indi. Spiker reklamları okuyordu şimdi. Bu reklamlar da hiç değişmez diye düşündü. Kendini bildi bileli anımsardı onları. Ayakkabılarının izleriyle kirlenmişti sandalye; bilinçsizce temizledi onu. Masayı da temizlese miydi acaba? Bulaşıkları toplamaya başladı; mutfakta lavaboya yığdı. “Bugün yıkamayacağım bunları.” Yine erteleme hissinin verdiği rahatsızlık içini düğümlese de hemencecik geçivermişti. Evin karanlık koridorunda yavaşça ilerledi. Ayak bileklerine sürtünen tüy yumağını hafifçe irkilerek itti. Islak ellerini eteğinin pilisine çaldı. Tangır tangır çektiği paslı taburenin üzerine tıpkı bir kuş gibi konup patlamış lambayı bir sağa bir sola hafifçe oynattı: ‘Yahu bu kaçıncı!’ dairenin elektrik tesisatında mı bir sorun vardı acaba? Gerçi bu dairenin sağlam bir yeri mi vardı ki, işe bak sen! Holden salona geçişteki eşikte küçük bir çivi yarı sökük halde duruyordu. Sonra halledeceğim, dedi. İnce iki dörtgeni burnuna hafifçe düşürmüş anneannesinin ‘bu huydan ne zaman vazgeçecek bu kız’ dediğini sandı. Belki de demişti, öyle ya pek severdi homurdanmayı, söylenmeyi. İki üç kilimi yerden toplayıp balkona çırpmak için çıktı. Öyle kuvvetli çırpıyordu ki el işlemesi ağırca kilimleri; gören zannederdi eline dünyayı versen çırpacak, dert tasa koymayacak. Balkonun demirlerine yığdı elindekileri. Hafif nasırlaşmaya başlayan dirseğini önce kaşıdı daha sonra dayadı öylece. Minik elini çenesine götürdü. Dudakları pek dolgun sayılmaz fakat gözleri kocamandı. Henüz allaşmayan yanakları çil çil olmuş burnu iki yandan boş yüzüne bırakıvermişti kendini. Evinin önünde çıplak ağaçlar tüm yapraklarıyla bir bir vedalaşmış hüznünü çökertmiş kışı sanki ölümü bekler gibi bekliyordu. İçeriye geçtiğinde annesini de anneannesinin yanında bu sefer cızırtılarıyla başını şişiren televizyonla uğraşırken buldu. Eteklerini topladığı gibi oturdu anneannesinin dizinin dibine ‘mere’. Küçük bir gülümsemeden sonra, aniden elindeki şişleri dizlerine koyuverdi kadın. Gözlerini kısarak bir şeyler fısıldadı. Maria her zamanki sabrıyla bekledi. Biliyordu ki yaşlı kadın yineleyecekti sözlerini. Geç kalmadı cümlesi: ‘Aşk için dökülen gözyaşı ve savaşta akan kana bedel biçilmez’. Yaşlı kadın defalarca yinelediği hikayesini yeniden anlatmaya başlamıştı: ‘ Sevdiğim adam dizlerimin dibinden bir boncuğun ipinden düşüvermesi gibi kayıp gitti. Onu çok severdim. Öyle severdim ki karnımda küçük bebeğini taşıyordum. Ah. Kahrolası düşmanları bizim için kovmaya gitmişti.’ Sonra uzunca bir sessizlik ve bu sefer örgüsünü eline alarak devam ederdi anlatmaya: ‘hiç unutmam küçük yavrum, toprak biz insanlığa küsmüş gibi verimsiz, kuraktı. Çobanların gütmediği bir kaç keçi evlerin sığ bahçelerinde cılız inlemelerle yaşardı. Yalnızca süt ve ekmekle geçinmek zordu. Çarşılara kurulan tek tük tezgahlarda dahi parası en çok olan aileler durabilirdi. Bunlardan öte benimse derdim sevdiğim adamın geri dönüp dönemeyeceğiydi. Genç kız olduğum ilk günden vurgundum ona. Hareketli hiç durmayan bir mizaca sahipti, Hiç unutmam ki kapımızın önündeki duvara yaslanır çeşitli kuş sesleriyle beni güldürür ben çıkana değin penceremi izlerdi. Beni beklemesinin verdiği hoşnutlukla nazlı kızlar gibi saklanır ne kadar bekleyeceğini ölçerdim. O hiç gitmezdi. Ben çıkana kadar orada beklerdi ve bu ona olan aşkımın büyümesine yol açardı. Aşkta iyi fakat işte kötüydü. Çok fakir bir ailenin tembel evladıydı. Bizim de fakir oluşumuzdan mıdır bilmem babam ondan hoşnut olmadığı gibi bir de tembelliğinden dolayı her görüşünde sinirlenir içinden sessizce fakat bazen bizim duymamızı istercesine sesini arttırarak küfürler ederdi. İki kız kardeşin birinin gönlünün bu adama gitmesi onun için felaketti. Benim gönlümün tıpkı bir kuş gibi o adama uçuvermesi babamı kalpten götürmek için sanki yegane sebepti. Fakat zaman kızım her şeyi çözmeye yeterlidir. Büyükbaban çok zorla bizi ayırarak türlü çileler çektirerek de olsa benim onunla evlenmeme izin vermişti. Yine de bu ailemden uzaklaşmama sebebiyet verdi. Bunca ayrılıktan sonra kavuşan iki aşık için bu savaş, yalnızca bir bela değil binbircesine eş değerdi. Ağrılarım günden güne artıyor bebeğim büyüdükçe büyüyordu. Hayret ediyordum ki bunca açlık ve üzüntü onu doğurmama engel olmamıştı. Tanrı bize bu hediyeyi sunmak için her şeyi yapmıştı. ’ Ve yaşlı kadının daha sonra anlattığına göre savaş uzun sürmemiş her yerde şenlikler bayramlar yaşanmıştı. Askerler ganimetlerle dönmüş ve sanki tanrı savaşın bitmesiyle halkı affedip topraklarına bereket getirmişti. Kadın bu hikayenin en sevdiği yerine geldiğinde gözlerini kızına diker ve devam ederdi ‘Babasının acısını bir gün bile dindiremediğim küçük kızım kollarıma koyulduğunda, ilk defa unutmuştum tüm acılarımı. Ve tanrının bana sunduğu en büyük bereketimin kulağına fısıldadım: Bernice.’ Tam burada tekrar sessizleşir. Küçük bir dua eder mecalsiz parmaklarını sanki bir tolerans sunar gibi kızına uzatırdı. Maria bu hikayenin devamını anneannesinden hiç duymamıştı. Her zaman olmasa da annesi, komşuların ve köylülerin ona anlattığı hikayenin devamını getirirdi. Dediklerine göre annesi üç dört yaşlarına gelene kadar anneannesinin hiç sesi çıkmamış acısını bir kere dahi dillendirmemiş. Fakat kızı elden düştükçe mi yoksa acısı kalbine sığmayınca mıdır bilinmez ağıtlar yakar olmuş. Evlenen her genç kızın düğününe gider sevdiği adamla ellerini üst üste koyar onlar için şarkılar söyler ve şarkının daha ilk cümlesinden sesi kesik kesik olmaya başlarmış. Her düğünde çevre buna üzülür, kimisi delirdiğini düşünür kimisi de acısına ortak olurmuş. Maria annesinden hikayenin devamını duyuncaya dek anneannesinin yarım bıraktığı hikayenin ardından neden Fransızca eski bir şarkıyı dillendirdiğini anlamazdı. Çok geçmeden şarkıyı kısık sesle söylemeye başladı kadın. Maria eteklerini oturduğu gibi toplayarak küçük adımlarla mutfağa gitti. Radyoya gerek duymadan yıllardır ezbere bildiği şarkıyı söylerken anneannesine eşlik ederek ertelediği bulaşıkları ovmaya başladı. Kalpten kalbe yol vardı. O acı hala Maria da ilk anlatıldığı gündeki gibi taze ve ölümü bekleyen ağaçların kökleri kadar sağlamdı.

Hatice Kurtipek

*Hikaye bir alıntının devamı şeklindedir.

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.