Ne zormuş yanlış olanı sevmek; ne kadar yanlışmış yanlışı doğru bilmek ve ne kadar acizmiş insan, doğru bildiği yanlışlara karşı. Her yanlışın bedelini elbet öder insan. Bazen çok hafiftir bu bedel; bazen kaldıramayacağı kadar ağır. Ağır bedeller ödedikçe güçlenir insan. Güçlenir, fakat akıllanmaz. Ne kadar güçlense de hâlâ acizdir doğru bildiği yanlışlara karşı. Her seferinde tekrar aynı yanlışı yapabilir. Boğulacağını bile bile akıntıya girmektir bu, ve bunu yaptıran ise ” Ya akıntıya karşı gelirsem, ” düşüncesidir. Fakat her seferinde boğulur insan, ve o akıntı her seferinde bir şeyler götürür insandan. Ve insanlar buna tecrübe der. Fakat fazla tecrübe edinmek hissizliğe mâl olur. Düşünsene, bu akıntıyı yenebilirim, deyip bir akıntıya dalıyorsun ve bu akıntı senin mutluluğunu alıp senden çok uzaklara götürüyor. Haliyle eksiliyorsun. Sonra başka bir akıntıya dalıyorsun; bu akıntı da huzurunu elinden alıyor. Ve sonra başka bir akıntı… İnsanlara güvenini kaybediyorsun. Başka bir akıntıda gülüşlerini, bir başkasında ise hayallerini… Evet tecrübe edindin, daha iyi yüzmeyi öğrendin; hangi akıntı senden neyi aldı öğrendin; ama öğrendiğin kadar eksildin.
Artık mutluluk yok.
Huzur yok.
Hissetmiyorsun.
Evet, bunun adı hissizlik, hemde en dibine kadar. Mutluluğunu kaybetmek ne kadar acı değil mi? Kaybına sebep olan akıntı ise ne kadar acımasız. Gülmen gereken yerde izmaritleri taşmış bir küllüğe boş boş bakman haksızlık değil mi? “Hak etmedim ulan!” diye bağırmak istemiyor musun? Evet, belki istiyorsun ”Ben bunları hak etmedim. Konuşarak halledebilirdik; bunca sıkıntıya ne gerek vardı? Tek taraflı zevk doğru değil, tüm duygularımı yok ettiniz, karaktersizler!” diye, ama ne fayda…
Geriye kalan sadece hissizlik, hemde en dibine kadar.









