Çilekli Bir Zaman

İzmire Kavuşmak Dileği ile…

İzmir’in küçük bir pazarındayım. Sağımda taptaze envayı çeşit meyveler,sebzeler var. Solumda ucuz anne penyeleri, ikinci kalite iç çamaşırı tezgahları tabi bir de terlik satan tezgahlar. Benim en sevdiğim işte bu “Terlikler”. Tepemde güneşlerin en sıcağı ve bunaltıcı bir nem de havaya hakim ama hiçbir şey benim İzmir sevgime ve o pazarın taze meyvelerini yememe engel olamazdı. Olmadı da. Babam, annem ve ben bu güzel pazarın tadını çıkarıyorduk. İzmir’de olduğum her anın keyfini yaşıyordum. Annemi çeşit çeşit, irili ufaklı cam kavanozların içerisine, bir sanat eseri edasıyla kurulmuş turşu tezgahlarında bıraktım. Babam, zeytin ve zeytin yağları ile gurur duyan, zeytinin ve yağısını inceliklerini anlatan, pazarcı amca ile kaldı ardımda. Ben incirlerin üzümlerin ve sapsarı limonların arasında kaybolmuşken. O zeytin ustası pazarcı amcadan kurtulan babam yanıma geldi:

– Bak çilekleri gördün mu? Deyip elini çileklerin olduğu tezgaha doğru uzattı. Annemin de benim de en sevdiğimiz meyve çilektir. Bana kalırsa ben annemden daha çok seviyorum. Bir defasında babamdan ve sonra annemden de öğrendiğime göre annem bana hamileyken canı defalarca çilek çekmiş. Bu yüzden bence tanrı beni yaratırken mayama birazda çilek karıştırmış olabilir. En azından ben böyle hayal ediyorum. Tabi ki hiç durmadan çileklere doğru gittik. İstediğimi ve o da alacağını bile bile muzır bir gülüşle sordu:

-Çilek istiyor musun? İkimizde cevabı “Evet” olan bu soruya sadece güldük.

Pazarcı, Egeli adam isteğimiz üzere çilekleri paketleyip elime tutuşturdu. Heves ve iştahla aldım elinden paketi, açtım. Avına ulaşan kurt, koca bir ısırık almaya yeltenmişti ki… Baba kurt:

-Dur yeme yıkanmadı onlar. O sırada iştahım ve görgüsüzlüğüm ile Egeli pazarcının gülünç bakışlarını üzerime çekmiştim. Pazarcı amca Babamın sözünü kesip:

-Ver hele yıkam şurada, deyip çilek poşetini ona uzatmam için etkileyici bir hamle yaptı. Ya da çilekleri rahat rahat yiyebileceğim için o an pazarcı amcadan etkilenen sadece ben oldum, yüksek ihtimalle. Nereden geldiğini anlayamadığım bir hortumla; tezgahın ardında sanki evladına çilek yıkar gibi yıkayıp, bir yabancı kız çocuğuna verir gibi verdi bana:

– Al ye bakan şindi! Bıyıkları ve yanaklarıyla İzmir’in en toton pazarcı amcası oldu gözümde.

O bizi biz onu ardımızda bırakıp ben çilekler ile babamda, annemle kayboldu pazarda.

Son derece iştahlı, kendimden emin, görgüsüz ve düşüncesiz elimdeki çilek poşetinden koca koca ısırıklar alarak, sadece o küçük pazarda İzmir’in tamamını arar gibi geziyordum. Taki küçük, kıvırcık, esmer, kesinlikle İzmirli olmayan, bir doğu şehrinin; göçmen ailelerinden dünyaya geldiği alnında yazılı çocuğa çarpana dek. Özür dileyip, cesurca ellerimi kıvırcık saçlarına soktum. Çilek ikram ettim dizlerimin üstüne çöküp, aman bilmeden parlayan gözlerine kitledim gözlerimi.

İzmir’in en güzel göçmen yavrusu oldu gözümde.

Düşüncesizliği min azda olsa farkına varmış olacağım ki daha bir sürü çocuk ile paylaştım çilekleri. Kimi İzmirli, kimi göçmen.

Onların çilek kokan ağızlarla öptüm, yaz mevsimine yakışır gülüşlerle güldük birbirimize. El salladım, kısacık bir dönüş ile ardımda bıraktım onları da.

Artık vakit, kendimi çeşit çeşit terliklerin arasına atma vaktiydi. Pazarda yanımdan ayrılırken “Sana kredi çıkarayım, lazım olur belki” diyerek cebime para sıkıştıran ellin sıcacık ve dolu dolu özgüveni ile gidiyordum terlik tezgahına. Sağ elimdeki çilekleri sol elim ile yemeğe devam ettiğim sırada, ileriden gelen bir el uzanıp hızlıca elini çekti. Çok şaşırıp refleks ile çilekleri kendime çektim. Kafamı kaldırdım, bu hızlıca olup bitiveren olayda ki kahramanı bir iki saniye gözlerim seçemedi. İşte görmüştüm İzmirli bir delikanlı, elimdeki çileklerden alıyormuş gibi yapıp beni aldatmış ve ben çilekleri ondan kaçırdığımı görünce karşımda gülmeye başlamıştı. Oldukça mahcup oldum. Ve bende kendimi tutamayıp güldüm sonra kendi tutmayıp güldüm.

Daha fazla kabalığımı sürdürmemek için bütün çilekleri özveri ile ona uzattım “Al! Lütfen, özür dilerim. Buyurun ne olur” dedim. Sağ elini kalbine koyup “Sağ ol kardeşim ben şaka yaptım” dedi. Israr ettim bir iki kez daha. Kafasını güler yüz ile eğip, sağ elini çileklere uzatarak :

-Peki madem alayım. Bismillahirrahmanirrahim

Usulca besmele çekmişti. Hayret ve hiç bilmediğim bir duyguyla sadece seyrediyordum. Çilekler incinecek diye mi, zaman incinecek diye mi, yoksa tanrı görecek diye mi bilmem bu narinliğin ve hassaslığın sebebi. Tekrar “Sağ olasın kardeşim” değip sol eliyle selam verip sağ omzuma sol omzunu değdirmeden savuşup gitti. Ben kimsenin böylesine narin, nizamlı, içten kardeşi olmamıştım.

İzmir’in en güzel delikanlısı, kardeşim olu vermişti gözümde.

Ve o günün sonundan bana kalan; İzmir, ne gözümden, ne gönlümden ne de o yarım aklımdan hiç çıkmadı. Bütün şarkılarda özlenilen şehir, kızlarının güzelliği ile dillere destan, hala Yunan milletinin ağzının suyunu akıtan, Paşa’mın Ege’de düşmanı boğduğu, ekmeğini doğduğu büyüdüğü topraklarda kazanamayan göçmenin evi, Dario Moreno’nun sevgilisi, İzmir idi.

Şimdi bambaşka bir şehirden sesleniyorum sana:

– Sana, seni en çok seven Moreno’nun “Ey sevgili İzmir” değişi ile sesleniyorum. Sana en çok ve en güzel sahip çıkan Mustafa Kemal Paşa’mın masmavi gözleri ile bakıyorum. Efelerin kadar yiğit, kızların kadar güzel duramam karşında. Sana senin sevginden başka hiçbir şey getiremem. Ama koynunda bana da yer var mı diye düşünür dururum.

Söylesene İzmir koynunda bana da yer var mı?

 

 

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.