Cılız Bir Bam

0

Sesi duyan yan komşusu koşarak gelmişti.

“Orda mısın Sevim Abla?”

Cevabı bilmiyordu, dolayısıyla sessiz kaldı. Düşündü, bedeni burdaydı, ama bu yeterli miydi, “Evet” demeye. O bedeninden ibaret değildi ki.

“Ordaysan ses ver lütfen, iyi olduğunu bilmeye ihtiyacım var.”

Niye soruyordu sanki, elinden ne gelecekti ki? Onun bir dahli yoktu olanlarda. Yoksa var mıydı, Dilara da mı aldatmıştı kendisini? Yok canım, daha neler.

“Abla, bak akşama doğru tekrar geleceğim, eğer bu kapı hâlâ kilitli ve senden de haber yoksa, polise gideceğim.”

Uzaklaşan ayak sesleri eşliğinde Sevim oturma odasına geri döndü. Osman’a baktı. Annesinin hediyesi olan beyaz çiçek motifleriyle bezeli kırmızı halının üstünde kıpırtısız yatıyordu. Alnının ortasındaki küçük siyah delik haricinde çok farklı görünmüyordu. Halıya akan kana baktı. Kuruyunca simsiyah bir lekeye dönüşmüstü. Kan lekesini çıkarmanın en iyi yolu, yarım bardak soğuk suya bir yemek kaşığı amonyak karıştırmaktır. Annesinden öğrenmişti bunu, ama evde amonyak yoktu. Anneciği tek öğretmeni olmuştu. Rakı mezesi hazırlamaktan yeni kazakların enseye gelen etiketini kesmeye, pantolon çizgisini ikilemeden ütülemekten sucuklu kuru fasülye pişirmeye kadar, iyi bir ev kadını olmanın tüm inceliklerini ezberletmişti Sevim’e.

Demek gerçekmiş tabanca, üstelik de doluymuş. Oysa ne kadar hafif gelmişti eline, oyuncak gibiydi. Hayatı yok etme kapasitesine sahip bir şeyin daha korkunç görünmesi gerekmez mi? Eşini seven yeni evli bir erkeğin evlilik akdine sadık kalması beklenmez mi? Hadi uydu şeytana diyelim, en doğal tepki, özür dilemek değil midir? Osman ise dizlerinin üstünde duruyor olmasına rağmen, sesine tehditkâr bir ton vermişti, “Kurbanın olayım uzatma. Kocana güvenmiyorsan, al şunu sık, konu bitsin şurada”. Şuna da bak hele… Sevim, kirlileri çamaşır makinesine koyarken eliyle bulmuştu, ama herif suç üstü yakalanmamış gibi kibirliydi. Osman’ın alttan almak yerine kabara kabara konuşmasına bozulmuş, ama en çok da sanki çocukmuş gibi eline silah tutuşturulmasına gıcık kapmıştı Sevim.

Aslında kabahat biraz da kendisindeydi. Ne diye görmezden gelmişti sanki, felaketin geldiğini haber veren bariz ipuçlarını. Birkaç aydır Osman’ın gömleklerinde değişik bir parfüm kokusu alıyor, arada ceketinin yakasında yabancı saç telleri buluyor ama üstünde durmuyordu. Mesleği gereği Osman, onlarca insanla yakın temas halinde oluyordu. Mesaisinin nasıl geçtiğini, sormaması gerektiğine dair aldığı ders, hafızasına kazınmıştı Sevim’in. Osman’ın eğitim yöntemi hayvanlara yaraşır hoyratlıktaydı. Annesinin sabırlı ve nazik üslubuna, alışık Sevim’in aklı az daha yerinden çıkacaktı. Sokaktan geldiği kıyafetle, elini yüzünü bile yıkamadan Sevim’e arkadan sarılıp duvara dayamış, vücudunun ağırlığıyla onu ezerken, eteğini sıyırmaya çalışmıştı. Sevim kendini kurtarıp geri dönünce, pantalonu dizlerine inmiş Osman’ın yüzünde sevecen bir ifade yerine, siyahı büyümüş gözleri, sinirden gerilmiş dudakları, soluk soluğa kaldığı için iki yana açılmış burun kanatlarıyla karşılaşmıştı.

Korkmalı mıydı, uzaklaşmalı mıydı? Sakin kalmaya çalışarak, “Kötü bir gün mü geçirdin Osman, hırsını benden mi alıyorsun, ne bu halin?” diyebilmişti sadece. Hiç beklemediği tokadın şiddetiyle sarsılarak iki adım geri gitmişti. O anda Osman’ın hatları yumusamış, sesine şefkat gelmiş, Sevim’in ayaklarına kapanıp ağlamış, “Bir daha yaparsam ellerim kırılsın” diye kendine beddualar etmişti. Sevim, gece boyu bir polis olmanın zorluklarını düşünmüş, ertesi sabah da üniformasını giyen Osman’ı seyrederken, yüreğinin henüz buz kesmediği sonucuna varmıştı. Osman ondan tarafa dönünce uyuyor numarası yapmıştı Sevim. Üstüne eğilip, pişman olduğunu yineleyip alnında öpünce de, bir daha tekrarlanmayacağı inancıyla affetmişti kocasını.

Bu akşam da dürüst davransa, rol kesmek yerine hatasını kabul edip başka bir kadına asla yan bakmayacağına yeminler verse, belki içten içe inanmasa da katlanabilirdi Sevim, pantolon cebindeki prezervatif paketinden çıkıp kalbine saplanan okun acısına. İki yıl önceki hevesli halini gözünün önüne getirdi. Çiçegi burnunda komiser nikah masasındaki şahitlerin huzurunda, “Ölüm ayırana kadar” demişti. O gelecek vaat eden kahraman polis, bu kadarcık sürede nasıl böyle ucuz bir dizi oyuncusu haline gelmişti? Bu yalancı, hem sırnaşık hem kaba adamla, evlendiği adam, aynı olabilir miydi? Bu yozlaşmanın önünü almazsa çekeceği vardı, işler daha fazla çığrından çıkmadan dizginleri ele almalıydı Sevim.

Belli ki Osman onunla oyun oynuyor, cesaretini deniyor, kararlılığını ölçüyordu. Eline tutuşturulan silah sahte değilse bile emniyeti kapalıydı mutlaka. Sevim titreyerek geri verirse hovardalığa devam etmesinin önü açılacak, tetiğe davranırsa da bundan sonra ceplerinde bir delil unutmamak için dikkatli olacaktı. Demek suçlu peşinde koşa koşa boyle sinsileşmişti kocası. Ama her kuşun eti yenmez. Sevim kolayca kandırılabilecek biri olmadığını, boş laflara pabuç bırakmayacağını göstermek için kavradı tabancayı ve abartılı bir hareketle asıldı tetiğe. Osman, yaptığı hamleyi görecek ve ciddiyetini anlayacaktı. Patlama sesi bile inandırmaya yetmedi Sevim’i; filmlerdekinin aksine cılız bir “Bam” ve yere devrilen beden. Şaka mı bu Osman? Osman kalk lütfen! Nasıl olur, nasıl gerçek olabilir? Osman’ın tedbirsizliği, evlilik yeminini doğru çıkartmış, ölüm onları ayırmıştı.

Şimdi ne olacaktı peki, hayatının geri kalanını demir parmaklıkların ardında mı geçirecekti? Dilara’nın sağı solu belli olmazdı, iki saate kalmaz kapıp getiriverirdi polisleri. Onlar gelene kadar ortalığı temizleyebilir miydi? Osman’ı saklasa bile bir şey olmamış gibi konuşabilir miydi? Bir cesetle aynı çatı altında uyuyabilir miydi gece olunca? Kafasının içi boşaltılmış gibiydi, sanki şimsek hızında bir operasyonla beyni alınmıştı, ya da birisi eline bir silgi alıp hafızasını silmişti. En basit sorulara bile yanıtı yoktu. Sadece, hapse düşenlerin başına neler geldiğini gösteren o korkunç filmleri hatırlıyordu. Hatta Osman’ın anlattığına göre daha sorgu odasında başlıyordu psikolojik ve fiziksel baskı. Bu eziyete katlanacak gücü yoktu. Hele de kadınsan yandın. Zaten kadınsan dışarda da yanmışsın ya neyse.

Sağ eline yapışmış gibi duran tabancaya baktı. Parmakları bembeyaz kesilmişti kabzayı sıkmaktan. Belki de kötü bir rüyadayımdır, diye düşündü. Uyanmak istedi. Boştaki eliyle sol yanağını çimdikledi. Manzara değişmedi. Havada ter, idrar ve sucuklu fasülye kokusu vardı.  Altını ıslattığını farketti, ama odaya gidip de eteğini değiştirmeye üşendi. Onun yerine mutfağa gitti, tencerenin altını kapattı. Sağ elini şakağının hizasına kaldırdı ve kendisini bu kabustan uyandıracak cılız, “Bam” sesini duyana kadar bekledi. Boylece ölüm onları tekrar birleştirecekti.

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.