Dev Himalaya Zambağı

4

Tatil boyunca Hülya ile birlikte her anımızı sualtında geçirmeyi seçer ve çevre gezilerinden uzak dururuz. Ancak, oluşacak basınç farkından dolayı göklerde vurgun yememek için uçak yolculugu öncesinde yirmi dört saat tüplü dalış yasağı vardır. Bu kuralı sadece masa başında düşünerek mi bulmuşlar, yoksa yolculardan birisi kabinde kıvranmaya başladıktan sonra mı akıl etmişler bilemiyorum ama bu spor tehlikelidir.

Dolayısıyla son gün sokaklarda boş boş gezerek zaman öldürmek veya gökdelenlerin yemek katlarında göbeklerimizi test etmek yerine, rehberimizin önerisine kulak vererek gözümüzü yeşile doyurmak üzere yola koyulduk. Borneo’nun zümrüt rengi ormanları, koruma altındaki zeki canlıların eviydi güya, ama tepeye ulaşana kadar bir tane bile orangutana rastlamadık. Çok da dert etmedik bu durumu, çünkü turumuzun amacı başkaydı.

Yüzlerce basamağın sonunda bizi, iki metreyi aşkın boyuyla alışılmadık bir bitki ve önünde sıraya girmiş bir kalabalık karşıladı. Doğal vatanına kıyasla minicik bir tepenin üstündeydi, ama bakıcılarının özenli gayretleri sonucunda olgunluk çağına erişmişti. Adından da anlaşılacağı üzere Dev Himalaya Zambağı bu coğrafyaya yabancıydı ve Çin hükûmetinin bölgeye bir armağınıydı.

Bu Çinliler gercekten de uyanık adamlar, sadece ucuz işçilikle milyarı geçkin nufuslarını doyuramayacaklarını bildikleri için, kimi zaman kıyasıya rekabeti  bırakıp uzun vadeli  işbirlikleri kuruyorlar. Devlet destekli politikalar neticesinde dünyanın saygın hayvanat bahçelerine panda yolluyor, iklimi uygun yerlere nadir bulunan bitkiler gönderiyor ve kültürlerinin sadece yelpaze ile dans etmek, çubukla yemek yemek ve dövüşmekten ibaret olmadığını gösteriyorlar.

Malezya’nın payına düşen bu Dev Himalaya Zambağı’nın etrafını sarmış meraklılar arasındaki yerimizi alarak beklemeye geçtik. Takvimlere göre bugün Dev Himalaya Zambağı’nın çiçek açması gerekiyordu ve bu olay pek nadiren gerçekleştiği için hem yöre insanı hem de turistler icin özel bir tarihti. Gövdesi o kadar heybetliydi ki, bitkinin çiçeklenmek için gereken enerjiyi biriktirmesi altı buçuk sene sürüyordu.

Dev Himalaya Zambağı’nı ilk duyduğumda, tek bir bitkinin, çevre köylere gelir kapısı olması garibime gitmişti. Ancak dimdik bir tepeye çıkmak icin bir saate yakın ter dökmenin verdiği yorgunluk, yüksek irtifada oksijenin azalmasıyla oluşan sarhoşluk hissi, ve onlarca insanın bulaşıcı heyacanı neticesinde anın büyüsüne kapılmıştım. Ağzım kurumuş, soluk alışverişim sıklaşmış bir şekilde sıranın bize gelmesi için sabırsızlanıyordum.

Hülya ile her yurtdışı seyahati, kimin çektiği fotoğraf daha çok beğenilecek, diye aramızda tatlı bir yarışın başlamasına vesile olur. Makinelerimizin kapasitesi ölçüsünde az bulunur pozlar yakalar ve eve döner dönmez, uygunca rötuşladıktan sonra sosyal medyadan paylaşırız.

Elimde mütevazı kameram ile gösterişli çiçeğin bize hoş geldiniz demesini beklerken gözüm bir taraftan ellerinde daha büyük objektif tutanların üstündeydi. Belki bir şeyler öğrenir de kendime avantaj sağlarım diye kemaralarını hangi ayarda tuttuklarını görmeye çalışıyordum. Fotoğrafçılık da aynen dalış gibi, ekipmanın başarınızı doğrudan etkilediği bir hobidir. O kadar yatırım yaptıklarına göre ışığın açısından, kompozisyondan falan benden daha iyi anlıyor olmalılardı.

Etrafı kolaçan ederken gözüme kara gözlüklü ve beyaz bastonlu bir kadın takıldı. İlgimi çektiği ve de beni fark edip ayıplama olasılığı olmadığı için biraz daha dikkatle inceledim. Basbayağı kördü. Peki ne işi vardı ki burada, Dev Himalaya Zambağı’nı göremeyecek olduktan sonra bunca zorluğa niye katlanmıştı acaba.

Aklım, görme yetisini kaybetmiş bu ziyaretçi ile meşgulken flaşlar çakmaya başladı. Süleyman hadi, diye arkamdan ittirdi beni Hülya. Sevgili karımın verdiği ivmeyle atılırken kadıncağızın da karşı yönden bana doğru ilerlediğini fark ettim. Patlayan flaşların sesinden mi, insanların hayranlık dolu ifadelerinden mi, artık nerden anladıysa ellerini öne uzatmış vaziyette çiçeğe yaklaşıyordu. Fotoğraf makinesinin omuz kayışı elime dolandı ve kendimi koruyacak hamleyi yapmakta geciktim. Çarpmanın şiddetiyle, sendeleyerek iki adım attı ve dengesini toparlayamayınca, seyredenlerin hayret nidaları arasında devriliverdi.

Aslında can havliyle en yakınındaki cisme sarılmak yerine ellerini yere koysaydı, basit bir kaza olarak geçiştirilebilecekti. Fakat ileriye doğru açılmış olan elleri havada savrulurken, buraya toplanma sebebimiz olan doğa harikasının gövdesine denk geldi. Dev Himalaya Zambağı, bir anda cüce bir bitkiye dönüştü; üçte ikilik bölümü kırılmıştı.

Etraf bu denli kalabalık olmasa, belki bir omuz darbesiyle kendime yol açıp koşa koşa uzaklaşırdım olay yerinden. Beni ense fotoğrafımdan tanıyıp da yakalamalarına imkan yoktu. Oysa beni bulmak için aramalarına bile gerek olmadı, çünkü kaçamadım. Hülya bir polis edasıyla sımsıkı bileklerimden kavramış tutuyordu beni. Bir hafta öncesinde Malezya haberlerine çıkacağım kimin aklına gelirdi ki? Hülya ile iddiaya girmiş olsam, sağlam bir bahis kazanabilirdim. Yine de oldukça şanslı olduğumu itiraf etmeliyim. Kırılan bitki, türünün tek örneği değilmiş, civarda bir sürü kardeşi varmış. Yoksa muhtemelen para cezasıyla paçayı yırtamazdım.

  • Murad Bey, güzel bir hikaye kaleminize sağlık, keyifle okudum. 🙂

    Yanıtla
    • Cok tesekkur ederim yorum biraktiginiz icin. Hic kuskum yok ki, eger okursaniz “Kim O?” isimli kitabimdaki oykuleri de seversiniz 😉 Adelaide’den selamlar, Murad

      Yanıtla
  • Türünün tek örneği zannedip üzüldüm ama neyse ki kardeşleri varmış bitkinin. Keyifli bir hikaye kaleminize sağlık.

    Yanıtla
    • Geri bildirim icin tesekkur ederim, begendinize sevindim. Son oyku kitabim Kim O’yu da keyifli bulacaginiza eminim. Selamlar, Murad

      Yanıtla
Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.