Yaşadığımız çağda en büyük günah başlı başına düşünmektir. Düşündükçe Dante’nin karanlık ormanına bir adım daha yaklaşıyor, tutkuların baskısı altında bilinci uyuşturuyoruz. Uyuşuk bir bilinçle de günahın farkına bile varamıyoruz. Elbette günah dediğimiz kavram da bir bakıma görecelidir. Sana günah olan bana olmayabilir. Aslında mühim ola içteki temizliktir.
“Ne düşünüyorsun kız sen öyle dalgın dalgın?”
“Düşünmek, ne büyük günah değil mi anne? Onu düşünüyordum. Düşündükçe uyuşan bil…”
“Kalk, fırına bak kız, dellendirme beni, düşünmekmiş. Kızım bak misafirlerin yanında da böyle deli deli konuşma bakayım. Sonra Aysel’in kızı felsefe okumuş da delirmiş derler arkandan. Hem sen şu elindeki kitapları okuyup kafayı yiyeceğine al eline bir ip de örgü örmesini öğren okudun da ne oldu? Sadece masraf. Hem bak bugün yarın bir talibin çıkar evlenirsin. Gözünü aç biraz. Hadi hadi konuşturma beni git de fırına bak .”
“Tamam, anne tamam. Sen yeter ki sus ama ben evlenmeyeceğim ki.” Diyerek mutfağa gitti. Fırını açtı ve annesinin çiçekli pazenden diktiği tutacağı eline alarak tepsiyi fırından çıkardı. Şimdi her yer portakallı kek kokuyordu. Bu koku onu Alper’ine götürdü. O öğretmişti ona bu keki yapmasını. “Yumurtayı köpürtürsen daha güzel kabarır. Portakalın kendisini değil kabuğunu ince ince rendeleyeceksin güzelim.” Deyişi kulaklarındaydı şimdi. Çok şaşırmıştı çünkü etrafındaki hiçbir erkek değil kek yapmak yumurta bile kırmamıştı. Babası onları terk etmeden önce annesinin yaptığı her yemeğe kusur bulup olay çıkartıyor; ya yemeği annesinin başından döküyor ya da camdan aşağı atıyordu.
“Kızım elindeki tepsiyle salak salak ne dikiliyorsun bir saattir sana sesleniyorum duymuyor musun? Ah İlkin ah yaşlandırdın beni. Haydi, sen geç içeriye bak Gülay teyzenler geldi. Git içeri ellerini öp, hoş geldiniz de hallerini hatırlarını sor ayrıca soru sorulmadıkça da konuşma. Kız kısmı fazla konuştu mu iyi olmaz, dili uzun aklı kısa derler sonra. O saçma sapan felsefi laflarından da bahsetme sakın. Rezil etme beni. Ha bir de gülümse kızım. Surat yapma sakın.”
Ne kadar çok konuşuyor ve kendisini anlamıyordu annesi. Sadece annesinin dünyasından başka dünyalar da vardı. Bunu bilmesini isterdi. Bunları düşünürken içeriye doğru ilerledi. Hoş geldiniz diyerek Gülay teyzesinin, Mübeccel yengesinin ve Fahriye ablasının ellerini öptü. Sıcak ve samimiydi taşrada yaşamak. Komşuların bir anda akraban oluveriyor. Hala, teyze, yenge diye sesleniveriyordun işte.
-İlkin kızım görmeyeli nasıl da büyümüşsün öyle! Maşallah gencecik kız oluvermişsin, dedi Gülay teyzesi.
-Ne okuyordun sen bakıyım? dedi Gülay teyzesinin iltifatlarını yarıda kesen Mübeccel yengesi.
-Teşekkür ederim Gülay teyze. Felsefe bitirdim Mübeccel yenge, dedi İlkin.
-Kıııız koskoca İstanbullara gittin geldin. Bulamadın mı şöyle zengin yakışıklı bir baro, dedi ağzındaki sakızını patlatarak Fatma ablası.
O sırada annesi çay tepsisiyle içeri girdi. İlkin hadi kızım mutfaktan kek tabaklarını getir. Oturduğu sandalyeden yavaşça kalktı İlkin. Nasıl açıklayacaktı ki hayatına giren hiçbir erkekten hoşlanmadığını. Hayatına giren kişiler hep basitti. Para pul eğlence peşindeydiler, biri hariç. Ama onu anlatamazdı kimseye, onun hayatına girdiğini kendinden bile saklıyordu. Şimdi içeridekilere nasıl anlatsın evli bir adama âşık olduğunu. Mühendisti Alper. Kadıköy’de bir sahafçıda, Dante’nin İlahi Komedya ’sının üç cildinin birleştirilmiş hâlini arıyorlardı. İlkin dönem ödevi için Alper ise kitaplığında saklamak için. Onların istediği şekilde bir tek kitap vardı dükkânda. Kitabın parasını yarım yarım ödeyerek çıkmışlardı dükkândan. Önce İlkin okuyup ödevi teslim etmiş sonra da Alper okumuştu. Bu şekilde anlaşarak birbirlerinin numaralarını almışlardı. Bir kitabın içinde yazılanları tartışırken önce arkadaşlığa sonra da tutkulu bir aşka sürüklenmişlerdi. 44 yaşındaydı Alper. İlkin ise 21 yaşındaydı. Ancak aralarındaki bu yaş farkı aşklarına engel olacağına daha da alevlendirmişti. İlkin’e önceleri macera gibi geliyordu Alper’le olmak. Sonra başını omzuna koyduğunda saçlarını usul usul okşarken babasında bulamadığı huzuru Alper’in kollarında hissetmişti. Bu şekilde altı ay sürmüştü ilişkileri. Ancak okuldan mezun olmasına iki ay kalmıştı ve okulu bitince bu macera da bitecekti. “Düşünmek; kendini cehenneme atarak cennetten yardım istemektir.” Derdi Alper. Haklıydı ama karnındaki bebeği ne yapacağını düşünmesi lazımdı. O gün Alperle buluştuktan bir saat sonra doktor randevusu vardı. Karnındaki cenine veda edecekti. Alper’e veda edeceği gibi ondan geriye hiçbir şey kalmamalıydı artık. Bir mektupla gitti Alper’in yanına çünkü anlatacak gücü yoktu. Hem Alper’i hem de onun parçasını aynı gün kaybetmek bayağı yoracaktı, ertelerse vazgeçmekten korkuyordu. Mektubu vermeden son bir kez okudu İlkin:
“Sevgilim,
Ben değil, tinerci çocukların umutla bağlandığı iki göz bir dama sahip metruk binalar anlatsın sevgimizi. Oysaki başkasına aittin. Teninde, kokunda en gizli sırları barındırırdın. Neye dokunsam sen, neye baksam sen, neyi tasavvur etsem dönüp dolaşıp yine sen… Ben sana aittim. Sen ise benim için yabancı olan başkasına… Yasaklarda saklıydı aşkımız, bir parça badenin içine gizlemiştik onu, gecenin en korkunç saatinde. Evet, sevgilim aynı günahı paylaştık seninle ama gidiyoruz, ben ve karnımdaki parçan. Korkma günah bitti artık herkes ait olduğu yerde olacak.”
Son sözleriydi bunlar Alper’e. Mektubu okuduktan sonra Alper, İlkin’e sarılmış, “Yapman gerekeni yapacağın için teşekkür ederim. Yanlış zamandı bizim aşkımız, şunu bil ki hep kalbimde olacaksın.” Demişti. Çıkar beni kalbinden orasına karına ait diyemeden ayrıldı Alper’in yanından. Yapması gerekeni yaptı. Veda etti içindeki Alper’in parçasına. Şimdi bunları annesine mi anlatsın, yoksa Fatma ablası, Gülay teyzesi ve Mübeccel yengesine mi? Kek tabaklarıyla içeri girerken “Nasıl güzel olmuş mu portakallı kekim bir bakın bakalım. Tarifini vermem ha bana özeldir.” Dedi.
Güllü ŞAKAR, Dilek Eylem TAŞDEMİR










Teşekkür ederim öğretmenim.
Estağfirullah güzelim… Yazabilmek için çabaya devam…
Kesinlikle yazmaya devam etmelisiniz.. Ve yazdıklarınızı kitaplaştırmalısınız…
Ali Bey çok teşekkür ederim; söyledikleriniz aklımda, hepsi çok kıymetli.