Yalancı baharın aldatıcı güneşini sevmiştim. Sonbaharın bitmez tükenmez rüzgarı ve yağmuru bir kaç günlüğüne mola vermişti anlaşılan. Evdeki ufak tefek işlerimi haline yoluna koyup sahil boyunca yürümek, belki ince belli bardakta demli bir çay içmek için kendimi dışarı attım.
Kalın eşofman takımım güneş kendini bulutların arasında sakladığı kısa zaman dilimlerinde beni ısıtmaya yetmiyordu. Fakat güneş halime acıyor olsa gerek, fazla nazlanmadan beyaz bulutların arasından sıyrılıyor, sıcak şualarını bedenime gönderiyordu.
Kendimden, yaşamımdan hoşnut uyanmıştım. Gün aynı hoşnutlukla devam ediyordu. En yoğun çalışma zamanlarımda emeklilik günlerimin tadını çıkarmak için ettiğim yeminleri tutma vakti gelmişti çoktan. Dik yokuştan ilerlerken az sonra kıyısında kenarında nemli hafif rüzgarını içime çeke çeke yürüyeceğim sahili seyrediyor, tatlı, sakin mavide miyop astigmat gözlerimi dinlendirmeye çalışıyordum.
Birden keskin bir fren sesi ve akabinde gelen çığlıkla sıçradım.
Gövdem ve başım içgüdüsel, aniden ve tereddütsüz sesin geldiği yöne doğru döndürdüler ruhumu.
Genç bir kız kanlar içinde yerde yatıyor, şoför koltuğundan inmiş orta yaşlı adam şoke olmuş, kıpırdamadan kıza bakıyordu. Nasıl olduğunu anlamadan kendimi genç kızın nabzına bakarken buldum. Çevrede toplanmış bir genci parmağımla işaret ederek, avazım çıktığı kadar bağırdım:
‘ Derhal acili ara ve açık adresi ver. Çabuk!’
Sürücünün titrediğini açıkça görüyordum. Kekeleyerek yaşayıp yaşamadığını sordu. Nabzı zayıf, dediğimde dili çözüldü. İnişli çıkışlı ses tonuyla kızın aniden yola fırladığını, onu görmediğini, frene bastığında her için çok geç olduğunu, ara sokağa uygun hızla gittiğine dair çevredeki herkesin şahit olduğunu anlatıyor, ara ara eğilip kıza bakıyor, sonra tekrar ayağa kalkarak elleriyle kendi başını ovuşturuyor sonra ritüeline devam ediyordu.
Çevredeki seyirci grubundan birine sürücüyü sakinleştirme görevini verdikten sonra ilk yardım bilgilerimi uygulamaya başladım genç kıza. Bir önceki sene çalıştığım şirketin verdiği eğitimden sonra hafızamdan silindiğine emin olduğum tüm bilgiler adeta akıyordu.
Ambulans gelene dek yapabileceğim her şeyi yapmıştım. Ambulans sirenleri, polis araçları, buhran geçiren sürücü ve hafif nabzı ile yaşamla ölüm arasında asılı kalmış bir genç kız…
Bir kaç saat süren keşmekeşten sonra ameliyattan sağ salim çıkan kızın haberiyle rahatlamıştık. Çantası ya da kimliği yoktu. Mahalleli de tanımıyordu onu. Şahitler sürücünün yavaş gittiği konusunda beyan vermişler, zaten kayıtta olan kameralardan da gerekli tespit yapılmış, adam serbest kalmıştı. Serbest kalır kalmaz hastaneye gelmiş, kızın odasının koridorunda volta atan bana katılmıştı.
Genç kızın önlem olarak yoğun bakımda kalacağını söyleyen doktorlar beni, sürücü Ahmet beyi ve bize sonradan katılan eşi Nur hanımı evlerimize gönderdiler.
Ertesi sabah uyanır uyanmaz hastaneye gittim. Odasının kapısına uzandığımda kapı açıldı ve iki tane polis memuru ile burun buruna geldim. Bir önceki günden tanışıklığım olan polis memurları genç kız için kimsenin hastaneye baş vurmadığını, genç kızın kazadan hemen önce karnından iki kere bıçaklandığı bilgisini benimle paylaştılar. Hiç tereddüt etmeden genç kızın bakımını üstlendiğimi, söyledim onlara. Birden beynimde bir gelecek tasarladığımı fark ettim. Nerden geldiği ve başında ne gibi bir dert olduğunu umursamıyordum. Annelik duygusunu hiç tatmasam da genç kıza bir anne şefkati ile destek olmak için yanıp tutuşuyordum. Hastaneden çıktığında onu evime götürecek, yalnızlığıma can yoldaşı katacaktım onu. Memurlardan onunla görüşmek için izin istedim ve odaya girdim.
Elinin üzerindeki kurumuş kanlar temizlenmiş, ince bileklerinden uzun parmaklarına uzanan motifli kına şekilleri gün yüzüne çıkmıştı. Başını biraz ilerdeki pencereye çevirmiş, yavaş ritimle, zorlanarak nefes alıyordu. Kızıl saçları yer yer kurumuş kanla uyumlu, parlıyordu güneş hüzmelerinde.
İçimi yakan bir şey vardı. Yatağının yanı başında az önce memurlardan birine ev sahipliği yapmış iskemleye çöktüm yavaşça. Başını bana doğru çevirdi. Göz pınarlarından ip gibi süzülen göz yaşları kalbimin tam ortasına damladı. Bir müddet sustuk. Dün bilinci kapalı da olsa, sanki bugün beni tanımıştı.
Her ne kadar onu yormak istemesem de merakıma engel olamıyor, ara ara sorular soruyordum. Fakat o sükûnetini bozmuyor, gözleriyle beni anlamadığını anlatmaya çalışıyordu.
Biraz sonra Ahmet bey ve Nur hanımın sesi de koridorda yankılanmaya başladı. Memurlardan genç kızla ilgili bilgi alıyorlardı.
On dakika kadar sonra polis memurları yanlarında bir doktorla içeri girdiler. Genç kız Türkçe bilmiyordu ve muhtemelen Araptı. Doktor ona Arapça bir şeyler sordu ve kız gözlerinde parıltıyla cevap verdi. Iraklıydı, on altı yaşındaydı, babası onu para karşılığı satmıştı ve buraya getirilmişti. Onu satın alan adamlara direndiği için sokak ortasında bıçaklanmıştı ve kaçarken kaza geçirmişti.
Polis memurları beni, Ahmet beyi ve Nur hanımı odadan çıkarıp ifade almaya devam ettiler.
Koridorda beklerken tasarılarımı genişletiyordum. Gerekli mercilere baş vuracak, genç kız için ne gerekiyorsa yapacaktım. Belki ona yeni bir kimlik vermelerini bile sağlayabilirdim. Belki nüfusuma alırdım onu. Hayat boyu biriktirdiklerim ile ona güzel bir gelecek sağlayabilir, hayatta bir şansı olması için vesile olabilirdim.
Odadan çıkan polis memurları, olayın boyut değiştirdiğini, adli bir vaka olduğu için daha fazla müdahil olmamamızı istediler. Ayrıca Ahmet beyden de şikayetçi değildi genç kız. Ahmet bey kendisine uzatılan bir kaç forma imza attı ve hafifleyen yüreğinin yüzüne vurduğu sevinç mimiklerine engel olamadan, eşini alıp hastaneden ayrıldı.
Ancak ben gitmek istemiyordum. İyileşene kadar genç kızın yanında tüm bakımını üstlenmek, hastane çıkışı ona yeni bir yaşam hediye etmek istiyordum.
Polis memurları daha fazla kalmamam için beni ikna etmeye çalışıyor, bunca işin arasında bir de laftan anlamaz meraklı bir kadınla uğraşmaktan alenen bunalıyorlardı.
Sonunda yenileceğimi bile bile ısrarlarımı sürdürdüm. Fakat sonunda zaten yorgun düşmüş memurlara eziyet ettiğimi istemeden de olsa kendime itiraf ettim ve hastaneden ayırılmaya karar verdiğimi ancak her gün uğrayıp bilgi alacağımı, söyledim.
‘ Nasıl isterseniz.’ dedi sesi bıkkın memurlardan biri.
Telefon numaramı onlara bıraktım ve gece gündüz istedikleri saatte gereken bir şey olursa bana ulaşmalarını rica ettim.
‘ Son bir sorum olacak memur bey.’
‘ Buyurun.’ Sor ve çek git artık, tonlamasını alt yazıda okudum.
‘ Adı nedir?’
‘ Hasibe.’
Gün boyu ismi beynimde döndü durdu. Avukatımla görüşürken, Hasibe için kıyafet alış verişi yaparken, evdeki boş odayı onun için temizleyip paklarken… Hasibe… Benim hiç sahip olamadığım evlat… Hasibe.
Hayatımda ilk kez kendimi anne gibi hissediyordum. Kızım evine dönecekti, bana gelecekti, tanımasam da tanıyordum onu işte… Hastaneden çıkar çıkmaz yuvamıza dönecekti, belki zamanla bana anne diyecekti.
Ara ara çarpan yüreğimin sesini işitiyordum. Hayallerimin içinde Hasibe vardı. Ona öyle güzel bakacaktım ki; kısa zamanda kilo alacak, eli yüzü açılacaktı. Yepyeni elbiseleri olacak, Türkçe öğrenecekti. Sıkı bir eğitim alacak, bol bol kitap okuyacak kendini geliştirecekti. Zamanla işi olacak sonra aşık olacaktı. Bana anlatacaktı her şeyini. Anne diyecekti bana, anne.
Kendimi çok kaptırmamam konusunda beni uyaran avukatıma inat, sen ne yapıyorsun öyle bilmediğin biri evine alınır mı, diye hayallerimle oynamaya kalkışan akraba ve komşularıma inat… Biz anne kız olacaktık Hasibeyle.
Her gün ziyaret saatinde soluğu hastanede alıyor, getirdiğim hediyelerle Hasibe’nin yüzünü güldürmeye çalışıyordum. Hafif bir sevinç dalgası gözlerinden geçip gidiyor ardından durgunlaşıyordu kızım. Aradan geçen zamanla Hasibe biraz daha toparlanmış, artık tasarılarımı dinleyebilecek kadar dinlenmişti. Arap doktordan tercümanlığını rica ettim. Doktor Hasibe’ye hayallerimi ve gelecek planlarımı anlatırken Hasibe’nin yüzü hafif hafif bulutlanmaya başladı. Doktorun konuşması biterken hıçkırarak ağlıyor, kesik kesik bir şeyler anlatıyordu. Dilini bilmesem de her kesik kelimenin hayal yapımın altından bir tuğla çekişini yüreğimde duyumsuyor, acı içinde kıvranmaya başlayan ruhumu dizginlemeye gayret ediyordum.
Resmi makamlar gerekli işlemleri başlatmıştı, Hasibe’nin annesi ve kız kardeşleri Türkiye’ye getiriliyordu. Sosyal kurumlar onlara destek olacak ve hasretiyle tutuştuğu gerçek annesi ve kardeşleriyle yeni bir hayata başlayacaktı Hasibe. Kurduğum iki kişilik dünya doktorun her cümlesinde yıkılıyor, enkazının tozu toprağı bulaşıyordu her yerime.
Kısa zamanda umutsuz bir aşka bağlanmış yeni yetme bir gencin acısı ile sarsılıyordum. Bir yanım Hasibe için sevinirken, diğer yanım, daha büyük bir parçam kendime ağlıyordu.
Omuzlarımı düşürmüş hastane kapısından bahçeye çıkarken, Hasibe için ayırdığım maddi gücümü Hasibe, annesi ve kardeşleri için harcamaya karar vermiştim. Ancak daha önce başa çıkmam gereken çok büyük bir sorunum vardı. Yarattığım enkazdan ben nasıl çıkacaktım?










Yüreğe dokunan bir hikâye olmuş ellerinize sağlık