Mevsimlerin döngüsü yaza doğru yol alırken yağmura hoş geldin demek zorunda kaldık. Belli ki İstanbul taşmıştı yine. Kırmızı’ya karşı taşıdığı hisleri yine insanlardan, yollardan, ağaçlardan çıkarıyordu. Bu sefer yağmurla beraber yıldırımlarını da göndermişti yeryüzüne. Damlalar indikçe iniyor aralarından şimşekler bir parlayıp bir sönüyordu. Pencereyi açtığımda bir şehrin hıçkırıklarında boğuldum. Sustum.. izledim ağlayışını, perişan oluşunu. Kuzey kutbu yaza girmeye hazırlanırken İstanbul’un hala kışı yaşayışını izledim. Bir insan sevebilirdi koşulsuz, şartsız.. hiçbir şey beklemeden.İnsan sevdadan ölebilirdi. İnsan sevdadan yok olabilirdi. Ama bir şehrin kahroluşunu izlemek… Allah’ın insana verdiği yükü dağlara yükleyince dağlar taşıyamadığı halde, bir şehir insanın en ağır yükü olan sevdayı üstlenmiş. Eziliyor, kalkamıyor ayağa. En şiddetli depremleri bekliyor. Yıkılmak istiyor..
-Bu ağlayış neden? Kırmızı burada, her şey yolunda. Senin yollarında yürüyor, senin ağaçlarına dokunuyor, senin çiçeklerini kokluyor.. o seninle beraber.. bu vazgeçiş neden? diye sorduğumda..
– Onu gördüm.Göğe bakıyordu, dedi cılız bir sesle..
– Bundan iyisini mi istiyorsun ? dedim ve aldığım cevapla yağmura karışıp akmak istedim.
– Onu gördüm, göğe bakıyordu. Gözlerine baktım, göz göze gelmek istedim ve gözlerimin olmadığını hatırladım.









