Hayatın İçinden

Hayatımızın iplerini elimize almamız gerektiğini düşünüyoruz hep. Peki bunu nasıl yapacağız? Hayatın içinde miyiz? Dışında mıyız? İstediğimiz hayata sahip miyiz? Kaçımız hayattan keyif alıyor? Birine sorsanız yaşamaktan çok memnun, diğeri ise “Ne zaman öleceğim?” diye sorular soruyor kendine. Hayatta bazı şeyleri kabullenmek gerektiğini düşünüyorum. Değiştiremeyeceğimiz şeyleri… Ailemizi, şehrimizi, ırkımızı, ülkemizi vb. yani kısaca elimizde olmayan sebeplerden dolayı yaşadığımız herhangi bir konumu ya da var olduğumuz herhangi bir durumu, bununla beraber de can çekişlerimizi bir yana bırakmalıyız veya bununla yaşamayı ya da kaçmayı öğrenmeliyiz. Ailemizi biz seçemiyoruz, ülkemizi, ırkımızı. Fakat oluşturduğumuz dünyaya kimi alıp kimi almayacağımıza biz karar veriyoruz. Kendi dünyamızı biz oluşturuyoruz. Ne kadar bazı durumlarda özgürlüğümüzün sınırları ihlal edilmiş gibi hissetsek de. Fakat bazı durumlarda da değiştiremiyoruz hiçbir şeyi.Değiştiremeyeceğimizi kabullenmek belki de değiştirmeye çalışmaktan daha iyidir? Hayattan keyif alma durumuna gelirsek eğer, bu da yine kendimize açtığımız yaralardan kaynaklanıyor bence. Evet insanlar kırıyor, üzüyor, aldatıyor ve yıpratıyor. “Her şeyi gördüm, yaşadım” dediğimiz anlarda bile bir şey oluyor ve ilk defa yaşamış hissi veriyor. Buna en iyi örnek “aşık olma” durumudur. Çünkü aşık olduktan sonra her acı çektiğimiz anda “Ben bir daha aşık olmayacağım, olamam zaten.” diyoruz ve bir sonraki sefer aşık olduğumuzda ilk defa bu hissi yaşamış gibi üzülüyoruz. Fakat unuttuğumuz bir nokta oluyor ki biz kendimize başkalarından daha fazla zarar veriyoruz. Kendi kalbimizi başkalarından daha fazla kırıyoruz. Hiç kendimize teşekkür etmiyoruz, bu kadar acıyı, aşkı, sevgiyi, inadı kendinde barındırdığı için.
En önemli sorulardan bir diğeri ise, bu kadar karmaşık olan dünyayı, biz nasıl kendi içimizde açıklamaya çalışıyoruz ve bununla beraber de anlam yükleyebiliyoruz? İnsanların bazıları yirmi beş yaşına kadar ölmek istiyor, bazıları uzun uzun yaşamak. İnsanlar bir şeyleri çözmeye de çalışıyorlar aynı zamanda. Sevdikleri ya da ilgilendikleri bir bilim dalı, hobi ya da herhangi bir şeyi açıklama ve anlamlandırma ihtiyacından geliyor bu da. Bir besini, bir şairi, insanı, hayatı, dünyayı. Nedir bu anlamlandırma çabası? İnançlı mısın? Dinin var mı? Yok mu? İnanmıyorsun ateistsin, inanıyorsun Müslümansın. Felsefeyi seviyorsun, işsizsin ya da zenginsin. Tıp okuyorsun, çok zekisin. Her şeye bir sıfat, bir genelleme, bir istek, “izm” ve diğer ideolojik kökenleri barındırma isteği? İnsanlar dünyaya bile yapıyorlar genellemeyi, insanlara mı yapmayacaklar? *Genelleme açıkça şu şekilde anlatılmaktadır:”Birbirine benzeyen varlıkları ortak özellikleriyle düşünmektir. Örneğin, köpek kavramı sayesinde her gördüğümüz köpeği tek tek incelemeden (tüyleri olduğuna, havladığını, et yediğini, sadık olduğunu) diğer köpeklerle aynı ortak özelliklere sahip olduğunu biliriz.*”(alıntıdır.) Bunu çok yapıyoruz, başka örnekler vermek gerekirse de “Sen iki gündür beyaz gömlek giyiyorsun, beyazı seviyorsun sanırım.” “Beş gündür mavi toka takmışsın, bu tokan değerli herhalde.” İnsanlar genellemekten geri kalmıyorlar ve “Hayır, alakası yok. Sadece öyle istedim.” dediğinizde sanki küfür etmişsiniz gibi bakıyorlar. Bu kadar sıfat koyma ihtiyacı neden? Her zaman insanların düşünmeden konuştuklarını söylüyorum, bu konuda ısrarcıyım. Araştırmalar da gösteriyor ki gerçekten söylediklerinden pişman olan kişi sayısı, söylemediklerinden pişman olan kişi sayısından daha fazla. Yani aslında gerçekten anlık söylediğimiz bazı cümleler, kelimeler, insanları yıpratabiliyor, zarar verebiliyor. Hiç önemsemeden sadece o an onu düşündük diye, konuşmalarımıza karar vermeden, üzerine düşünmeden bir şeyleri aktarıyoruz. Beraberinde karşı taraf tepki gösterdiğinde de “Bir anda çıktı.” diyebiliyoruz. Kendi yaş grubundaki bir insanın söylemeyeceği şeyler söylendiğinde, “Aslında öyle söylemek istemedim” deyip olayı kapatabiliyoruz. Ben insanların “Aslında öyle söylemek istemedim.” açıklamasına inanmıyorum. Bence aslında tam da “öyle söylemek istedin.” çünkü bir anda ağzından çıktı ve süzgeçten geçmedi. Bana zarar vereceğini düşünmeden konuştun ve sonrasında da pişman oldun. Buna en iyi örneklerden biri şiddet içerikli şakalar olacaktır. “Seni bir döverim.” “Ağzını kırarım.” gibi “şaka” maksadıyla söylenmiş bir çok şakanın gün geldiğinde gerçekleştiğine şahit oluyoruz. Ya da yine kendimize tabulaştırdığımız herhangi bir noktada, genelleme yaparken buluyoruz başka insanları ya da kendimizi. Örnek vermek gerekirsek, “Pembe giyen erkek mi olur?” “Kadın makyajsız sokağa çıkarsa ben ona kadın demem.” Bir de son zamanlarda moda olan “Erkekler şöyle giyinsin, böyle olsun…” bu tarz söylemler genelleme yapılmaktan da öte bir kalıp içerisinde koyma eğilimi göstermektedir. Şunu biliriz ki genelleme her durumda kötü ve zarar vericidir. İnsanlarla iletişimi engeller ve değiştiremeyeceğimiz durumları da beraberinde getirir. Zaten dünyada çok fazla kontrol edebileceğimiz şey yokken, bari kontrol edebildiklerimizi iyi idare edelim. Gereksiz genellemelerden kaçınalım, başkasının cezasını başkasına kesmeyelim, tabularımızdan kurtulalım. En önemlisi de önce kendimizi sevelim daha sonrasında başkasını sevmeye çalışalım.

Etiketler:
Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.