İç Dünyamıza Bir Yolculuk: Tehlikeli Oyunlar

Please log in or register to like posts.

Kendisi başlı başına bir değer olan yazarlar ve ardında bıraktıkları eserler vardır. Gerek yaşadığı dönemde, gerekse ölümünden sonra bile değeri bilinen yazar olan Oğuz Atay bunlardan birisidir. Türk Edebiyatı’nı tek başına post-modern bir çizgiye taşıdığını düşünüyorum Oğuz Atay’ın. Gerek ele aldığı konular, gerekse üslubu onu gerçekten nevi şahsına münhasır bir yazar yapmaya yetiyor.

Oğuz Atay’ın birçok eserinde olduğu gibi burada da kahramanımız yazardan izler taşıyor. İyi bir eğitim almış, entelektüel ve farkındalığı yüksek bir insan Hikmet Benol. Bütün bu niteliklerinin yanında zaafları da olan yalnız bir insandır. Kadınlara düşkündür ve özgüveni yoktur mesela. Bu da onu daha çaresiz yapmaktadır. İçinde türlü fırtınalar kopmasına rağmen bunu fazla dışa yansıtamaz. Tüm hesaplaşmalarını düşünsel bir zeminde yapar. Kitabın içeriğini de Hikmet’in iç hesaplaşmaları oluşturur.

Yaşadığı gecekondu ve etrafında bulunan insanlar Hikmet’in dış dünyayla bağlantısını gerçekleştirir. Hüsamettin Albay, Nurhayat Hanım sayesinde Hikmet’in yaşadığına ikna olabiliyoruz. Eski karısı Sevgi ve aşık olduğu Bilge’yle olan ilişkileri ise yazarın üslubu sayesinde daha soyut bir düzlemde. Hikmet’in farkındalığı onun mutlu olması gerektiği anlarda bile mutsuz yapıyor. Amacına ulaştığında da huzursuzdur Hikmet.

Alışık olduğumuz hikayelere benzemez Tehlikeli Oyunlar. Hikaye geçişleri sisli, anlatıcılarla birlikte yazım teknikleri de değişkendir. Hikmet’in anlatımıyla başlayan bir bölüm bir anda yazarın anlatımına, düzyazı şiire ya da tiyatro oyununa evrilebilmektedir. Cümleler çok uzun ve bir o kadar da yoğun anlamlara sahiptir. Birçok sayfada adını koyamadığınız ama yaşadığınız garip duyguları bulup altını çizmek isteyeceksiniz. Kitabı olması gerekenden uzun bir sürede bitirmemin en büyük nedeni sanılanın aksine Oğuz Atay’ın noktasız uzun kurgusu değil aksine özümsenecek çok fazla cümleye sahip olmasıydı.

Yazımı fazla uzatmak istemiyorum sizleri sıkmamak için. Buraya hoşuma giden bazı alıntıları bırakarak sonlandırıyorum.

  • Eski silah arkadaşlarım da, bir akşam beni meyhanede yıllar sonra karşılarında görünce, önce sevinir gibi oldular. Masada biraz daha toparlanıp bana bir yer açtılar. Sonra hemen alıştılar varlığıma: Sanki terhis olmuşum da albayım, askere ilk gittiğim gün, filan meyhanede iki yıl sonra buluşalım diye verdiğim bir sözü tutuyorum. İşte o gözlerle baktılar bana. Aradaki zamanı sanki hiç yaşamamışım gibi davrandılar bana.
  • Yeniden tanışsaydık. Bir süre geçseydi. Gene görüşseydik. Herkesi tanıyorum oyna. (Ne kötü!) Kimse şaşırmıyor beni görünce. Tanımadıklarımı bile tanımış gibiyim.
  • Kölenin iyisi kötüsü olur mu? En iyi köle, aslında en kötü köledir.
  • Oysa bizim bütün güzelliğimiz, yaşantılarımızla düşündüklerimiz arasındaki acıklı çelişkinin yansımalarından ibaretti.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir