Bir gün, duvardaki çatlaklara sığmaz oldu, evlerden ırak sessizliğim… Dönüp aynadaki kendime iki çift söz söyledim. Kime karşı gelmem gerekir, benzerlerime mi, benzemezlerime mi… Kendime söyleyemediğim her şeyi aynadaki kendime söylerdim, zaten oldum olası bu absürtlük peşimi bırakmadı. Edilginliği öğrenmem; alışkanlıklarıma bundan daha aykırı bir şey olamazdı. Zamanı özümseyip onu kendimce üretmeye yeltenmem; özümün egemenliğindendir. Belki düzmece ya da dalavere de denilebilir. Ancak ipin ucunda kaçırılan bir şey vardır ki o da nisyandan ibaret insanın, bir dilenci riyakârlığında oluşudur. Dilenci hiç değilse yalnızca bize yalan söyler, biz ise; kendimize… Duyarsızlaşıp burun direklerimizi asmamız da bundandır. Böylelikle bize yapıştırılan şu ‘’İnsan’’ etiketini de çok ucuz yansıtırız. Bu durumda Tanrı’nın var ettiği alınyazımızdan bahsedeceksek; alınyazısı kimsenin karşısına iyileştirici gücüyle çıkmaz; iflah olmaz yıkıcı tutkumuzdan, sorgusuz kabullenişimizden beslenen bir tür deliliktir.
Bunca kargaşada hiçlikle didişmek neye yarar? En kötünün büyüsünden kurtulmanın zamanı geldi de geçiyor…
Peki, şayet neydi en kötüsü, asıl kurtulmamız gereken neydi, üstümüzdeki insan etiketi mi, yoksa bu etiketin üstünde yazanlar mı… Ancak yine kaçırdığımız bir şey var, bu etiketi kim var etti? İşte asıl merak ettiğim şeylerden biriydi bu Eylem. Sen ayna karşısında kendine söyleyemediğin şeyleri söylerdin. Bense o aynanın karşısına geçtiğimde, insanoğlu isimli kocaman yalan silsilesinin bir kısmını, ufak bir piyes hâlinde izliyor olurdum. Ne de olsa ben de bir insandım ve insanı insan yapan olgular bende de vardı. Gel gelelim kim uydurmuştu bunları… İnsan şöyle olmalı, insan böyle olmalı… Şöyleler ve böylelerin ağırlığı omzumuzu yeterince düşürdü. Yıllarca bu kalıpların içinde kaldım. Yavaş yavaş ruhum ezilmeye başladı. Hissediyordum ruhumun zincirlendiğini, güçlü prangalarla bağlanıp tutsak edildiğini. Nihayetinde başkaldırdım bu insanlık olgusuna. Kırdım bütün zincirlerimi, ruhum artık özgürdü. Olunması gereken insan skalasından çıkmıştım.. Onlar için uyumsuz ve dengesiz olmuştum. Bunun benim nazarımda bir önemi yoktu. O algılara göre hareket ederken sürünün içinde bir kurttum. Şu an ise bir sürüde değilim ama alfayım artık, kendi ruhumun ve hayatımın alfası. Daha değerliyim kendimce, zihnimde ve düşüncelerimde zincirler yok. Daha güçlüyüm, çünkü bu kocaman oyundaki oyunculardan değilim. Oyunu yönetenlerdenim ve en güzeli şimdi gerçek bir insanım. Tanrının en güzel hediyesini özgürce kullanabiliyorum. Uzun bir süreden sonra yüzümün güzel şeklini hissettim. Uzun süre olunması gereken insan maskesini taktım ve en sonunda çıkarıp attım. İşte en kötüsü buydu, dâhil olmak istemediğimiz bir oyunda; olmadığımız kişilerin rollerini oynamak. Her gün sokağa çıkarken gerçek insanlığımızı yok eden başka insanların maskesini takmak. İşte Eylem, bu yüzdendi bu kargaşada hiçlikle savaşmak. Bir hiç olmamak içindi. Zamanı özümsemiştik belki, hatta onu yönlendirmiştik ama zamanı başlatan biz değildik. Bundan dolayıdır ki zamanımı doldurdum; kendi zamanımı yaratmak için.
Şunu bilmelisin Eylem, en kötüsü; bize en kötü gösterilen şeyin en kötü olduğuna inanmamızdır.
Dilek Eylem Taşdemir / Berk Can Öztop









