Edebiyat

Nedir Yahu Bu Sevmek?

Ne de güzel der Celal Sahir Erozan:

“Başımla gönlümü edemedim eş,

Biri yüz yaşında biri yirmi beş.”

Velhasıl, insan bir yaş daha yaşlanırken, dünyadan silinmeye, kalplerden düşmeye, belki gözlerden damla damla olup akmaya bir adım daha atarken düşünüyor.  Madem başımla gönlüm eş değil, madem aralarında uçurum var o halde nedir bu dünya telaşı, zırvalığı. Biliyoruz: O’ndan geldik, O’na gideceğiz. Diğer yandan, öyle ya uçurum olan bir yüreğe nasıl açıklanır beynin yeni, kendince “küçük” yaşı. Evet açıklanmaz, çünkü açıklanamaz. Dünya işçisi olarak ne kadar az yol kat etmiş olsan da 21. yüzyıldasın. “…Bir kelebeği bile intihar ettirebilir.” deniyor bu çağ için, sen ne konuşuyorsun, derler insana. Dolayısıyla, erken büyüyor fakat erken sevemiyorsun. Sevilir mi böyle bir çağda insan? İnsan kalabilmişsen eğer, hemde nasıl seviliyor. Fakat kimse sevemiyor, insan kalmakta mühim arkadaş. Keşke çağa ayak uydurabilen insanlardan olsaydım diyorum şimdi. Ahh! Sevmek zor iş arkadaş! Bilhassa sevilmekte öyle. Seveceksen, adam gibi seveceksin! Bir kediyi, köpeği, sokakta mendil satan yavruyu, belini doğrultamayan yılların emektar hanımını, bir garsonu. Hatta karıncayı. Sakın küçümseyeyim deme, aman ha! Küçümsemeyeceksin!
Sonra tabii sevdiğini, “ömrümü veririm” dediğini, gözlerini kapattığında siması seni bırakmayan sevdanı, eğer maharetliysen tüm kitaplara, defterlere sayfa sayfa işlemek, çizmek istediğin “aşk”ının tebessümünü, dünyaya türkü edip haykırmak istediğin isminin hecelerini… Ne bileyim işte, adam gibi seveceksin. İncitmeden, kırmadan, çirkinleşmeden… İşte o yüzden diyorum ya; adam gibi.
İyi hoşta ya sevilmek?
Nedir yahu bu sevilmek?
Sevilmek hele daha zordur arkadaş. Gerçekten seversin, iliklerine kadar sızlar bedenin de gerçekten sevilir misin acep? Bilinmez ya. Kalbini yüz yaşına getiren bilir mi sevdiğini? Bilmez işte, bilse sızlar mı bedenin, yanar mı canın?
Bir yıl daha ömrümden silinirken geçiyor, yüz yaşında olan gönlümden silinemeyen.

Başıyla gönlü eş olamayanlara…

Kesişen Yollar

Bu şehri tamamen terk etmesi mümkün olmamıştı. Köklerinin buraya bağlı olduğunu, o gökyüzüne uzansa da bu topraklarla bir bağının olduğunu; gri saçlarıyla, yaşanmışlıkların izlerini barındıran yüzüyle, gençliği bir eski film gibi hatırlanılmaz hale gelmişken kabulleniyordu işte. Bazen bu şehre gelmek zorunda kaldığı o vakitlerde şehirde gezerken bile hep bir korkuyu taşımıştı içinde. Kendi hayallerini yaşayan başka bir kadınla karşılaşma korkusu, yıllardır boğazında yer edinen o yumruyu bir gözyaşıyla ortaya çıkarma korkusu, özleminin sahibi olan adamın kendisini tanımayarak yabancı bakmasının korkusu… Hep korkak olmuştu, en büyük cesareti yıllar önce bir genç kadınken göstermişti ve bu cesaretin pişmanlığını yıllardır sırtında taşıyordu.

Kırışmış parmaklarındaki alyansına düşürdü gözlerini, ne olmuştu da sevdiği adamdan başka biriyle evlenebilmişti? Yarım bir hikayesi olanların hayatlarına devam etmesini hem geçmişe hem geleceğe ihanet sayarken nasıl yapabilmişti bunu? İlter’in evlilik haberi geldiğinde mi vermişti bu kararı, yoksa o fotoğrafı gördüğünde mi? Yıllardır hep kendini kandırsa da evlilik kararını çocukça bir intikam duygusuyla aldığını biliyordu, artık onu umursamayan bir eski sevgiliden alınmaya çalışan bir intikam. Hayat bu konuda acımasız davranmamıştı ona, güzel bir evliliği onu seven bir eşi ve 3 çocuğu olmuştu. Ama bazen bir deniz kokusunda, bir eski şarkıda, köşebaşlarında buluşan genç sevgilileri gördüğünde, bir adama aşkla bakan bir kadının gözlerinde göğsünü zorlayan o hissin etkisiyle ve hiç geçmeyen o ağlama isteğiyle gözlerine yaşlar dolardı.

Şimdi geçmişle muhasebe yapmasına neden olan neydi? Gün batımına bakarken “Sanki o gün gibi” diye düşündü; aynı gün batımı, aynı sokaklar ve aynı şehrin nefes aldırmayan boğucu havası. Sanki İlter’i hiç arayıp da yolların kesiştiği o noktaya çağırmamış gibiydi. Sevdiği adamın gözlerine bakarak “Bitti.” dememişti sanki, “Senin beni sevmeyişine olan tahammülüm de sana olan sevgim de kusurlarını kabullenen aşkım da bitti. İlişkimizin sürmesinin bir manası yok.” dememişti. Hâlâ severken nasıl sevmiyorum demişti, yıllar sonra bile bu nasıla bir cevap bulamıyordu.

Bir zamanlar yaşadığı evden çıkıp bu sokakları tekrar yürüyerek geçmişe dalmasına sebebiyet veren şey İlter’in bir hastane odasında can çekişen bedenini görmesi miydi? Yüzüne değen gri saçlarıyla irkilip tekrar gün batımına baktı, “o günkü gibi” diye düşündü tekrar, içine düştüğü hastalıklı sayıklamadan kurtulamıyordu. Etrafındaki tek katlı evlere baktı, tüm şehir yüksek katlı binalarla dolarken bu sokaklar değişime direnmişti. Kaç yıl olmuştu, 30 mu? Adı kadar iyi biliyordu kaç yıl geçtiğini, her yıl dönümünde yataklara düşecek kadar hasta oluyordu bilmez miydi hiç? Tam 32 yıl önce arayıp sevgilisini evlerinin az ilerisindeki bu yere çağırmıştı. Günlerdir süren kavgalarını adamın eline tutuşturduğu o eşyalarla dolu kutuyla sonlandırmıştı. İlter’in gözlerinde rahatlama gördüğü an, “Keşke onu hiç tanımasaydım.” diyerek sonra hızlıca bundan acı bir pişmanlık duyduğunu hatırlıyordu. Onu, yaşattığı tüm bu acılara rağmen sevmek güzeldi kalbi kısa bir süre de olsa aşk ile dolmuştu. Tam da hissetmekten vazgeçtiği bir anda aşık olmuştu.

Gün batımına yöneltti tekrar bakışlarını: “Bu sokaklarda ben bir genç kadın gömdüm, bir daha hissedemeyeceğimi o andan beri bildiğim bir sevdayı gömdüm.” Ellerini beyazların gezindiği saçlarına götürdü. Saçlarını boyamayışı bile sevdiği adamın boya sevmeyişi yüzünden değil miydi? Onsuzken bile onun istekleri doğrultusunda yaşamıştı.

Bir tesadüf eseri tanıdığı adamın kendisini sevmesini çok istemişti, adam sevmişti de muhakkak, yoksa birlikte 3 yıl geçiremezlerdi. Ama adamın sevgisinin sınırları ona duyduğu sevgiye nazaran çok genişti. Adamın gamsızlığından, yıpratan tavırlarından ve korkuların egemen olduğu bir sevgiyi yaşatmaya çalışmaktan yorulmuştu, belki de daha fazla seven taraf olmanın yıkıcı ağırlığındandı bu yorgunluk. Adam giderse ya da başkasına aşık olursa korkusu onu uykusuz gecelerle tanıştırmıştı. Bu korkular kafasında kurduğu düşüncelere dönüşüp büyük kıskançlıklara evrilmiş üstelik bu evrim ile kalmamış büyük huzursuzlukları ve kavgaları da peşinden sürüklemişti. Hem kendini hem başkalarını zehirleyen bir duyguya ev sahipliği yapıyordu. Gençti, saftı ve bu sevginin yükünü tek başına kaldırmaktan yorulmuştu, zaten bir sevgi de insana yük olmamalıydı. Kavgalardan bunalan adamın kadının hassasiyetlerini göz ardı etmesi ise son vuruş olmuştu. Bir anlık bir cesaret ile aşk ve gururu yan yana koyup gururunu seçmişti kadın. Tam da şu an durduğu yerde. İkisi de başka hikayelerin kahramanları olmuşlar, beraber kurulan özgürlük hayallerini başkalarıyla yaşamışlardı. 2 hafta önce adamın kızı kendisini aramış, babasının hastanede olduğunu haber vermişti. “Belki son kez görmek istersiniz, annem sizi görmesin yeterli benim için.” diye eklemişti. İlter, en büyük kızına kendini bir vicdan azabı, helallik alınması gereken bir eski hikaye olarak anlatmıştı. 2 haftadır bu şehirde her gün 2-3 dakikalığına hastaneye gidip adamı bir camın ardından görüyordu. Yaşlanmıştı, kilo almıştı ve ölüyordu.

Her gün o camın ardında parçalara ayrılmış bir vedayı yaşıyordu. Ama bugün bu sokağa gelmek istemişti, 32. yıl dönümünde. Her şey o günkü gibiydi ama bu sefer terk eden taraf adamdı, üstelik tek bir cümle kurmadan. “Yine çok bencilsin İlter, yine benim ne olacağımı düşünmüyorsun” dedi kadın kendi kendine. Sonra bir deniz kokusu çarptı burnuna bu topraklı yolların ortasında, her şey işte şimdi bitmişti anladı kadın. Telefonu çaldı ağlayan genç kadın sesi “Sizin de başınız sağ olsun.” dedi.

Kesişen yolların ortasında durup eski, çok eski bir anıyı hatırladı kadın. Bir gün adam onu eve bırakırken izledikleri diziye atıfta bulunarak “Belki kesişen yollar şeytanından bir şeyler dileriz ha, ne dersin?” demişti. Kesişen yollar şeytanının gerçek olmasını şu an tüm kalbiyle dilerdi kadın, buğulanan gözlerini gökyüzüne çevirdi. Onunla geçireceği bir gün için ruhunu satmaya hazırdı ama bir efsaneydi işte. Ve bu anı bir ömür, bir eski hayat kadar uzakta kalmıştı.

Çocuk Kitapları Bizlere Ne Anlatır?

“Eğer bir gün yolunuzu kaybederseniz bir çocuğun gözlerinin içine bakın; çünkü bir çocuğun bir yetişkine öğretebileceği her zaman üç şey vardır: Nedensiz yere mutlu olmak, her zaman meşgul olabilecek bir şeyler bulmak ve elde etmek istediği şey için var gücüyle dayatmaktır.”

Paulo Coelho

Gezdiğim kitapçıların raflarında boy boy dizilen, her çocuk yaşa uygun binbir renklerle boyanmış kitapları görünce içim açılırdı. Okumayıp yanı başından geçip gittiğim bu kitaplar, bana bütün bir çocukluk, bütün bir geçmiş zamanı hatırlatırdı. Çocuk kitaplarıyla aramdaki bağ, yalnızca rafların göz alıcılığını seyretmekle kalmıştı. Yetişkin edebiyatı okumalarımın beraberinde getirdiği meraklı bir hisle; bu edebiyatının büyüleyici dünyası ile tanışalı birkaç yıldan fazla olmadı. Çocuk yaşımda okuduğum sınırlı masal, sınırlı kitaplar vardı. Oysa şimdi; çocuk yetişkin olarak nicelerini okuma arzusu, içimde bir şeyleri kamçıladığını fark ettim. Sadece çocuklara değildi; tüm bu yazılıp çizilen, raf raf dizilenler. Yetişkinlere de seslendiği, hatırlattığı bir şeyler vardı. Katherine Rundell, “Neden Çocuk Kitapları Okumalıyız” adlı kitabında şöyle der: “Çocuk kitabı okurken, yeniden bir çocuk gibi okuma şansınız olur; ihtiyari bir fazlalıkmış muamelesi gören hayal gücünüzün henüz törpülenip çekidüzene sokulmadığı, dünyanın muazzam bir yer olduğu, her gün yeni şeyler keşfettiğiniz o eski, çok eski günlere dönme fırsatı bulursunuz.” Evet, söyleyeceklerimin tam anlamıyla özeti mahiyetinde bu söz.

Bir yetişkin gözüyle çocuk kitapları okumanın ne denli farkındalığı olabilir, diye düşünebilirsiniz. Gelin; çocukluğuyla vedalaşamamış, bir yanı hep çocuk kalmış kişilerin üzerinde nasıl bir tesiri var, gözlemleyelim.

Edebiyat; yaşamın izdüşümüdür, şüphesiz. İnsanın yaşamı anlamasına yönelik bir çaba; anlamlandırdığını, sözcüklerle var etmeye dönük estetik bir eylemdir. Dolayısıyla insan yaşamını ve edebiyatı ayrı düşünemeyiz. Kelimelerle düşünür, kavramlarla anlamlandırırız. Çocuklar için yazılmış kitaplar ve yayınları kapsayan çocuk edebiyatı da bu anlamlandırmada yetişkin okurlarına hitap edebildiği özellikleri vardır. En önemlisi, yetişkinlerin iç dünyalarındaki duygu ve düşünce sistemlerine girerek onların ciddi anlamda sorgulamasını sağlar. Duygu dünyalarında yaşam boyu oluşan boşlukları tekrar ele alma ve gözden geçirme fırsatı sunar. Unutmayalım ki çocuktan bahsederken “insan” dan bahsederiz. Çocuk, henüz yetişkin olmamış bir insandır; çocuklardaki “yetişkin” taraf neyse yetişkinlerdeki “çocuk” taraf da odur.

Katherine Rundell’in kitabında belirttiği gibi; ne kadar büyük ve bilgili olursak olalım, çocuk kitapları bizim “bulma” yerimizdir. Geçmişte kaybettiğimizin farkında bile olmadığımız bazı şeyleri bulmamıza yardım eder. Unutuluşları hatırlatır; umutları yeşertir. Ezcümle, çocukluktan önümüze benzersiz bir kapı aralar; bizi besler, büyütür ve genişletir.

“Çoğu yetişkin, okuma sürecinin tek yönlü işlemesi gerektiğini düşünür zira bunun aksi gerileme, olgunlukta geriye gitme olarak görülür. Önce Peter ve Jane denen çift başlı canavarı, ardından Narnia’yı aşıp Patrick Ness ile devam edersiniz… Derken yetişkin edebiyatına geçerek zafer kazanır, sonra da hep orada kalır, bir daha asla geriye dönüp bakmazsınız çünkü geriye bakmak mevki kaybetmek demektir. Ama insan yüreği tren gibi düz bir hatta ilerlemez. Okuma serüveni böyle bir şey değil, en azından benimkisi böyle değildi. Çocuk edebiyatını ıskartaya çıkarırsak, yetişkin gözüyle okuduğumuzda farklı bir simya yakalayacağımız zenginliklerle dolu bir mücevher kutusunu ıskartaya çıkarmış oluruz.”

Çocuk kalmış yetişkinler olarak bir çocuk kitabı okumak; geçmişte yitirdiğimiz hayal dünyasını yeniden canlandırmamızı sağlar. Dünyaya bir çocuk gözüyle yeniden bakabilme fırsatı verir. Çocuklarla aramızdaki empatiyi arttırır. Çocuk gibi düşünebilme olanağı sağlar. Okurken hata yapma hakkı verir ve bunu yaparken yargılamaz. Okuyanı özgür hissettirir, çocuk ruhumuzla el ele gezmemizi sağlar. Çocuk kitabı okumak ruhu tazeler, umudu diri tutar, mutlu hissettirir ve daima sevgi yeşertir.

Küçük Prens, Momo, Küçük Kara Balık, Çizgili Pijamalı Çocuk, Şeker Portakalı, Harry Potter, Matilda ve sayısını arttırabileceğimiz nice çocuk kitapları, günümüzde yalnızca kendi yaş aralığına değil; yetişkinlere de anlattığı güzellikler, çıkarım yaptırdığı dersler ve alt metinler vardır. Bir yetişkin okumalarının yanı sıra çocuk kitaplarıyla okumalarımızı zenginleştirmek; çocuk ruhuyla haz almamıza imkân tanır.

Günümüzde çocuk kitaplarının iyice yıldızının parladığı bir süreçte, içerik ve baskı yönünden daha nitelikli kitaplar okurlarıyla buluşuyor. Yayıncılık dünyasında da son yıllarda edebiyat yayıncılığı yapan yayınevleri çocuklara yönelik alt markaların, çocuk kitapları yayımlama amacıyla kurulan yayınevlerinin sayıları da çoğalmaktadır. Bu da çocuk kitaplarına ve yayıncılığına verilen önemin giderek arttığının bir göstergesidir.

Şaban Sağlık Hoca, bir dergideki yazısında cümlelerini şöyle noktalar: “Yani sağlıklı insan ‘ilk kullanma tarihini hep muhafaza etmekte’dir. Bir anlamda dünya hayatının ‘cenneti’ durumunda da olan çocukluk sayesinde insan, cenneti hep bu dünyaya taşımaktadır. Bu yüzden diyoruz ki büyük insan, her zaman çocuk kalmayı başarandır… Bütün bu söylediklerimize kapı aralayan yegâne alan da ‘çocuk edebiyatı’ dır. Yetişkinlik başa bela. İnsan büyümeye, yaşlanmaya engel olamıyor. Ancak ‘oyun, sanat ve dünyevi arzulardan uzaklaşma’ gibi işlerle uğraşırsa insan ‘çocuk’ kalmayı başarabilir. Yani mesele ‘büyüyünce çocuk olmak’tır; hatta yaş ne olursa olsun hep çocuk kalmaya çalışmaktır.”

Sevgili okur, çocuk kitapları okumanın, çocukluğumuza el uzatmanın iyileştirici tarafını görmen dileğiyle…

Merve Koç.

15.03.2021

Bookstagram #2

Değerli Arkadaşlar,

İlginiz için çok teşekkür ederim. Bookstagram hesaplarını önerirken bu kez yorumlar eklemeye karar verdim. Ayrıca, Bookstagramlar neden takip edilmelisin sorusuna yanıt verdi.

Keyifli bir içerik olması ve size katkı sağlaması dileğiyle..

———————————————————————————————————————————————

entelektuelharlot ‘un neden takip edilmelisin sorusuna cevabı:

Nitelikli okumak nedir? Bunun cevabını bulmak için…

Yorum: Kendisi uzun zamandır bir içerik üreticisi ve kendine has bir tarzı var.

———————————————————————————————————————————————

sedavesaire ‘nin neden takip edilmelisin sorusuna cevabı:

Hayatı, okumayı, gezmeyi, keşfetmeyi ve farklı pencerelerden bakmayı sevenler ile ortak çok fazla noktamız olduğuna inanıyorum. Bilgi ve mutluluk paylaştıkça çoğaldığına göre, yanan mumun ışığı hepimizi aydınlatsın… Paylaşımlarımla küçük bir ışık yayabilmek tek dileğim… 🙏🏻😇🌼

Yorum: Yolun henüz başında ve kesinlikle takip edilmeyi hak ediyor. Size kattığı değer kesinlikle giderek artacaktır.

———————————————————————————————————————————————

okur_muyuz ‘un neden takip edilmelisin sorusuna cevabı:

Bu soruya şöyle cevap vereyim. Ben birini neden takip ederim?
-Yeni yazarlar, yeni kitaplarla tanışmak için.
-Bir kitap ya da yazar hakkında değerlendirmesine ve okuma zevkine güvendiğim biri olduğu için.
-Tanıttığı kitaptan birkaç alıntı bir fotoğrafla oracığa kondurmak yerine emek verip edebi bir değerlendirme yaptığı için.
-Okumayı seveni ben de sevdiğim için❤️

Yorum: Adını ilk defa duyacağınız kitaplar tanımak istiyorsanız bu hesap tam size göre. Fazlasıyla kalite kokuyor.

———————————————————————————————————————————————

optimistekitap7 ‘nin neden takip edilmelisin sorusuna cevabı:

Çünkü kitap analizi konusunda çok orijinaliz ve okumadığımız kitabı önermiyoruz bizi takip eden kişilere çok şey katacağımıza inanıyoruz.

Yorum: İddialı ve takip edilmeyi hak ediyor. Kitapları puanlamaları mutlaka sizde bir algı oluşturacaktır; ancak herkesin bir kitaptan farklı anlamlar çıkaracağı unutulmamalı.

———————————————————————————————————————————————

mine_nin_ktphnesi ‘nin neden takip edilmelisin sorusuna cevabı:

Okuduğum kitapları spoiler vermeden bana hissettirdiklerini, etkilendiğim yerleri paylaşıyorum. ☺️

Yorum: Görseller ve yorumlar için çokça emek verildiğini hesabı açınca fark edeceksiniz. Takip edilmeye değer.

Kimsesiz Yalnızlık.

İnsan ilmek ilmek işlenir ölünceye dek. Ölünceye dek koşar, yorulur. Sonra dinlenir tekrar koşar. Tekrar dinlenir, tekrar tekrar ve durur. Sonsuz bir sükuta erer. Bu sükut Yaradanın bir lütfu olsa gerek çeker alır insanı çilelerinden, dertlerinden, tasalarından… Ve tabii sevdiklerinden, sevdiğini düşündüklerinden.
Sükuta ermek için bile koşar bilmeden, yorulur. Alın teri der bazen akıtır damla damla. Yalnız doğmuştur, sükut yalnız onun için vardır. Yalnız onun için.
Çok içlenir insan, çok tasalanır. Keder basar bazen. Öyle birden bire. Durduk yere ha! Düşünür durur:

“Yahu neden?”

“Neden!”

Sığınmak ister bir limana. Yaşlı bir kalp bulur yanında genelde ama yetmez canına. Daha çok içlenir, içlenir durur da birden aklına gelir:

“Ey Rabb’im, sen varsın.”

Evet, çok kalabalıktır yanı yöresi. Durmadan sesler işitir. İşitir ama kimindir bu sesler? Görüntüler görür, lisanlar. Kimdir yahu bu lisanlar?
İşte kalabalıktır yanı, yalnız değildir ama yalnızdır o.
Herkes sesini duyar ama çıkmaz aslında sesi.

Herkes görür onu ama görünmezdir aslında o.

Herkes sever ama kimse sevmez aslında onu.

O öyle biridir. Sapasağlam durur, anlamayı düşünür, bilmeyi, yaşamayı… Sonra yaşamayı, yaşamayı.
Sonra tekrar aklına gelir:

”Ey Rabb’im bana yüz çevrime. Sadece sen varsın yanımda, sen vardın ve biliyorum sen olacaksın.”

İşte ilmek ilmek işlenir insan. Ta ki aradığını buluncaya dek. Aradığı, onun bulmasını isteyendir, onu sükuta götürtendir, ona kendini arzulatandır. Ona merhamet eden, merhamet ettirendir. Onun aradığı O’dur.

İnsan anlar: Yaratılış O’nun için vardır.

Ama insan koşar işte. Sonunu bilerek, O’nu bilerek, Onun olanı bilerek.
Önemli olan koşturana koşmaktır.

Deli! Deli derler insana böyle zamanlarda. Böyle zamanlarda çıkmaza girer kalbi, meydan okur beynine. Bağırmak, haykırmak ister ama duyacak yoktur. Canım dediği, sırtını dayadığı kaya ortadan ikiye yarılır, sanki kalbidir bu yarılan. Ama sürçü lisan olur. Konuşamaz, kızar, bozulur. Bozar, gene konuşamaz. İşte beynine meydan okuyan kalbinde bir çınıltı duyar, sükutun sesidir bu. Sükutun bir sesi vardır ha! O ne güzel sestir. Ne güzel histir.

O ne güzel Rabb’dir.
Kimselerin, O ne güzel kimsesidir.
Yalnız gönüllerin ne güzel sevdası, ne güzel tohumdur.
Kimsesiz yalnızlar dünyada yalnızdır ama asla kimsesiz değildir.
Kimsesiz bırakmayana hamdolsun.

Güven Hissiyatı.

Kime sorsanız. Bu zamanda kimseye güvenilmez. ‘Kendime bile güvenemiyorum’, der durur. Daimî şekilde bu sözleri hem dillerde hem Kalplerde dolandırır durur insanlar. Bilemeyiz. Belki de haklılar değil mi?, diye düşünebilirsiniz. Anlıyorum. Fakat düşününce Allah’tan başka güvence ve garantimiz yoktur. O halde neden insanlara bağlıyoruz her olayı, her olanı. Bizim göremediğimiz onca hakikatı Allah var eder iken. Biz her zaman kendimiz yapıyor, kendimiz vesile oluyor ve ‘kendim’ yaptım diyebiliyoruz. Peki şunu neden unutuyorsunuz? Allah istemese bir adım dahi atamayız. O vakit aklımızda bulundurmalı, biz’e ancak Allah’ın istediği isabet eder. Ne ekseriyeti ne ekalli. Şöyle düşünün; istediğiniz bir şeyi elde etmek için onca çaba sarfedersiniz bir önceki yazımı okudu iseniz anlamışsınızdır. İnsan her istediğini elde edemez. Bu inkar edilemeyen bir Ayet-i Kerimedir. Öyleyse biz neden bizi her şeyimizi en ince teferruatına kadar yaratarak mahlukatın en şereflisi olarak adlandıran Allah’a bağlayamıyoruz kendimizi. Gönül bağımızı Allah’a teslim edemiyoruz. Demek ki bizi bu dünyadan alıkoyan unsurlar engeller var değil mi? Evet dünya da yaşıyoruz. Dünya var ama bu bir geçici rüyadan ibaret unutuyoruz. Burası geçici fani alemin hatalarını, bedelini baki olan Ahiret’e saklıyoruz öyle mi? Ne delilik, der Şair bunu idrak ettiği zaman. Sizde idrak edebilirsiniz. Sadece Gözümüzü (Kalbimizi) açmamız gerek. Kendinize yardımcı olabilecek sadece sizsiniz. Siz idrak etmeden size anlatılsa dahi duymazsınız. ‘Mühürlü Kalp diyor Ayet-i Kerimede demek ki Kalbin Anahtarı var mecazî anlamda. Ve bu yerde anladım ki; insan Allah isterse ancak görebilir. Bir Halifelerin en adaletlisi olan Ömer bin Hattab’ı düşünelim. Yol’u bir Peygamber’i öldüreceği hevasıyla dolup taşmış bir insanla geri döndüğünde kendini Gül bahçesinin ortasında buldu. Yani gittiğimiz yolların sonunu ancak Allah bilebilir. İnsan’a mahsus değil bu. Bu husûsiyet yalnız Allah’ındır. Biz’e düşen pay Allah’ın halk ettiklerine razı olmak. Ancak böyle Allah bizden razı olur. Razı olacağı an bizim onun bize nasip ettiklerine razı olduğumuz an ve onun için yaptığımız her ameldir. Fakat bu bizim haksızlığa kötülüğe boyun eğmemiz gerektirdiği anlamını taşımaz. Aksine insanlar’a yardımda bulunup elinden geldiği kadarınca ihlaslı amel işlemeli anlamına gelir. Nitekim hayrı da şerri de yaratan Allah’tır. Biz sinelerimizi sebepleri halk eden’e bağlamayı bilmeliyiz. Bilmez isek insanların ellerinde harabe olur, sonumuz ziyan olur. 

Körebe İnsan

Dünya, kendi kendini yok ederken. Yeni düzene ayak uydurmak için teknoloji gemisine binmeden önce bu muhteşem sahneyi görmeden gitmek olmazdı. 7 yıl olmuştu bu banka oturup Kızkulesi’ni izlemeyeli. Kızkulesi’ni seyre dalarken bir anda saçları ağardı ve gözünden bir yaş gönül haznesine düştü. Gözyaşı çok sert düşmüş olmalıydı ki Hamza uykusundan acı içinde uyandı. Yataktan doğrulup rüyanın etkisinden sıyrılmaya çalışırken kapı aralığından sanat odalarında Elif’in yeni bir tablo üzerinde çalıştığını gördü. Hayret etti! Bu odanın kapısına uzun yıllardır ikisi de uğramamışlardı. Merak içerisinde yataktan kalkıp Elif’i sessizce izlemeye başladı. Hamza’nın merakı saniyeler geçtikçe daha çok artıyordu. Ancak gidip rahatsız edemezdi onların en önemli kuralları sanat yaparlarken birbirlerinin zihin ve gönül sahasını meşgul etmemekti. Sessiz bir şekilde aşağı mutfağa indi. Dışarıdan kahvaltı siparişi vermek için telefona yönelecekken, Elif merdivenlerden indi.
Elif: Kahvaltılar bugün benden bahçeye geç çayı ısıtıp geliyorum.
Hamza hala rüyada olduğunu düşündü. Çünkü kahvaltı hazırlamak, ailece kahvaltı yapmak demode düşüncelerdi. Artık insanlar her şeyi hazır alıyordu. Kendileri için ayrılan vakitlerin değersiz olduğunu, bunlara ayrılacak vakitlerini gelecekteki Milenyum Çağı için ayırmalıydılar. Yaklaşık olarak bu düşünce insanlara 7 yıldır dayatılmaktaydı. İlk başta insanlar bu düzenin doğru olmadığını savundular, televizyon programlarında tartıştılar, paneller düzenlediler ama olan oldu bu düzendeki ilk ayakkabıyı onlar giydi. Sonraki ayakkabılar da ister istemez giyilir oldu. Hamza ve ailesi de diğerleri gibi olmuştu ama onların diğerlerinden tek farkı vardı onların gönüllerinde saklı insan sevgisi vardı. İnsanı, insan olduğu için severdiler.
Hamza dışarı çıktığında gördüğü görüntü karşısında tebessüm etti: Elif, nerede kaldın ben oturuyorum sofraya.
Elif: Geldim geldim. Nasıl olmuş eski sofralarımıza benzemiş mi?
Hamza: Her şey çok güzel gözüküyor.
Yarım saat boyunca hiç konuşmadan kahvaltının tadını çıkardılar. Sessizliği, sabırsız olan Hamza bozdu: Elif neler oluyor; bu kahvaltı, yukarıdaki sanat odasının kapısının açılması ne anlama geliyor. Bak halimize biz eski biz miyiz? Şu masaya yakışıyor muyuz?
Elif: Endişe edeceğin bir şey yok sadece özüme dönüyorum. Bu meseleyi daha ayrıntılı şekilde kahvelerimizi yudumlarken konuşalım.
Elif yavaş yavaş anın tadını çıkara çıkara sofrayı toplamaya başladı. Bu yavaşlık anın keyfini çıkarmak bile özlediği duygular arasındaydı. Kahvaltı masasını toparlamak, kahveyi hazırlamak derken 1 saat gibi vakit geçmişti. Hamza sanki yerine çakılmış kazık gibi 1 saat boyunca Elif’i bekledi. Acaba dedi acaba benim cesaret edemeyip rüyalarımdan bile korkarak kaçtığım hayatı yaşamaya mı karar vermişti.
Elif üç kahve ile bahçeye tekrardan geldi. Hamza anlamıştı artık Elif rüyasının kahramanı olmuştu.
Hamza: Anlatmayacak mısın artık bu olan biteni ?
Elif: Bir ay önce rüya gördüm ilk tanıştığımız yerdeydim. Her şey aynıydı ben Kız Kulesine bakan beşinci bankta sende dördüncü bankta oturuyordun. Gayretli bir şekilde eserlerimizi bitirmeye çalışıyorduk. Kız Kulesini yarıya kadar resmetmiştim ama bir eksiklik vardı içime sinmeyen. Etrafa bakınırken sesli şiir okuman dikkatimi çekti. Sen Kız Kulesine kendi yangınını anlatırken tabloma can geldi ve eksikliklerim tamamlandı. Kısacası rüyamda ilk tanışma anımızı gördüm ve uyandığımda 7 yıl boyunca yaşamış olan bedenime yabancılık hissettim. Seni uyandırmamak için bahçeye çıktım. İlk bir saat ne yapmam gerektiğini düşündüm ve en önemli silahımı alıp hobi odamıza gittim ve olanlar oldu. Ayrıca bu yolda tek başına da değilim benimle aynı görüşte olan ama bizim gibi düşüncelerini rafa kaldırmış dostlarımla da görüştüm. Hatta bizim bugün toplantımız var beş dakikaya kalmaz hepsi burada olur.
Hamza: Duyduklarıma inanamıyorum…
Ve beş dakika olamadan gelmesi gereken herkes bahçedeydi; Psikolog Fatih, Doktor Sırma, Mühendis Enes, Ekonomist Şeyda, Avukat Emre, Polis Aslı, Sosyolog Ahsen, Muhabir İbrahim, Muhtar Gül. Hamza hariç herkes huzurlu ve heyecanlı bir şekilde Elif’in toplantıyı başlatmasını bekliyordu.
Elif: Arkadaşlar toplantıyı başlatmadan önce Hamza da isterse onun da toplantıya katılmasını istiyorum.
Grup üyeleri bu fikirden memnuniyet duydu. Onlarda Hamza’nın gruba dahil olmasını en başından beri istiyorlardı. Çünkü biliyorlardı ki grubun eksik yönleri Hamza’nın kalemi ile tamamlanacaktı.
Hamza: Hepiniz hoş geldiniz uzun zaman oldu sizleri görmeyeli. Açıkçası şuan ne diyeceğimi bilmiyorum ama kalbimi dinlemem gerekirse burada kalmam gerektiğini söylüyor. Merak ettiğim toplanmadaki ortak gayeniz nedir?
Sosyolog Ahsen: Barış içinde yaşayan devletlerin, huzurlu toplumların, güven içinde ki ailelerin yok olmasını engelleyebilmek.
Mühendis Enes: Doğayla insanı birbirine düşman etmeden güvenli yaşam alanları oluşturmak.
Doktor Sırma: İnsanın fıtratını bozmadan ömür mücadelesinde destek olmak.
Hamza: Tamam sizi anlamaya çalışıyorum ama şuan ki yaşamımızda tuhaf olan ne var ki de bu düşünceleri dava haline getirdiniz.
Psikolog Fatih: Hamza her şey çok normalse sen neden hayatından kalemi ve kağıdı çıkardın? Şu cebindeki ilaçları üç oyun neden içiyorsun ? Neden 7 yıl boyunca birbirimizle görüşmedik? Gökyüzüne bakmadan yazını yazamayan sen neden evin dört duvarına bakarak metal şeyler üretmeye başladın.
Muhabir İbrahim: Bak hepimizin mesleği fark ettirilmeden elimizden alındı. Hepimiz tek bir gaye için çalışan insanlar olduk. Öğretmen, öğrenci, okul kavramlarını hayatımızdan çıkardılar. Sesimizi kalbimize en uzak mezara gömdüler.
Avukat Emre: Hamza bak bunların hepsi bir anda olmadı 7 yıl boyunca insanlık bu hale gelsin diye savaştılar. Önce birbirimizle iletişimizi kestiler, yaşam alanlarımızı daralttılar ve sonra sağlığımızı kendileri şekil vererek bu hale getirildik.
Toplantı bir saat sürdü Hamza kaçtığı düşüncelerle acı şekilde de olsa yüzleşti. Elif ile arkadaşlarını yolcularken kalbindeki kambura da el salladı. Merdivenleri çıkarken rüyasını hatırladı ve hobi odasına gitmek istediğini söyledi. Elif ile beraber hobi odasına geldiler.
Hamza: Tablon ilk tanıştığımız zamandaki gibi yarım kalmış bunu tamamlamak lazım nerede benim kalemim, kâğıdım.
Elif: İşte burada, sen bunları al ve insanların makineleşmiş gönüllerini toprağa dönüştür…

DUYGU SELİ

Duygu; kelime anlamı bakımından herhangi bir olay veya bir nesnenin, insanın iç dünyasında uyandırdığı bir izlenimdir.

Gün içinde duygularımızla hareket ediyor oluşumuz ne tuhaf değil mi?
Aslında ne kadar da çok duygularımızın esiri olmuşuz farkında olmadan…
Bir nevi ruh halimize yansımış, sevincimizin de hüznümüzün de baş mimarı olmuş; hayatımızın tam merkezinde yer edinmiş pek çok duyguya sahibiz.
Mecazen her halimizi yansıtan bir döngü de denilebilir.
Hani derler ya ‘anlatılmaz yaşanır’ diye? Yaşanmış birçok olayın, hayatımıza girip çıkan insanların içimizde bıraktığı izler vardır. Üzerinden günler, aylar hatta yıllar bile geçmiş olsa o anda hissedilen duygunun ne izahı ne de tarifi yoktur. Unutulması ise pek güç. Mazide kalan  an’ların, affetmesi zor kırgınlıkların izi kalır her daim. Bazen acı bazense tatlı pek tabii.
Zaman su misali akıp gidiyor; günler, aylar, yıllar geçiyor.
Şimdiki benliğimizle geçmişe dönüp baktığımızda ne kadar da çok şey değişmiş, yıllar bizi değiştirmiş, büyümüşüz. Yaşantımıza dair iyi kötü pek çok tecrübe edinmişiz. Dile kolay yaşımız kadar hatıralar biriktirmişiz.
Bazen duyduğumuz bir melodi, bazen de bir söz alır aklımızı uzaklara götürür ya hani; geçmişi sorgular oluruz. Sevinç, hüzün, pişmanlık, acı tatlı, komik anılarımızı hatırlar oluruz; düşüncelere dalar gideriz öylece… Oysaki durup olup biteni düşündüğümüzde pek çok şeyin farkına varırız…
Yaş aldıkça değil de yaşadıkça olgunlaşırız.
Lâkin ne kadar çok yaş da alsak anılar da biriktirmiş olsak duygularımız her daim aynı kalır.
Çünkü benliğimize dair değişmeyen tek soyut kavram duygularımızdır.

 

Bileğinde Diken İzi Olanın Sîmâsı mütebessim olur.

Hepimizin geçtiği yollar birbirine büyük fark oluşturmaksızın benzerdir. Yazarlar hayatın her alanına reçete sunmuştur; yaşamın meşakkatli olan kısımlarının aslında insanlığa ait olduğunu ifade etmekle.

Gerçeklerin farkına varabilmek bazen zordur. Kabullenemeyiz. Hayatımızda ki gidişatın geminin dümeni hangi limana varacağını bilememek. Yaşananın seni değiştirmesi etrafındakilerini daha yakından farkına varabilmek. Hepsi yaşama dahil olan unsurlar. Yaş ilerledikçe gelen olgunluk gibi belkide kimilerinde. Veya zor zamanların da verdiğin uğraş seni sen yapandır. Ve çoğu kez bunu göz ardı ederiz.

Aslında yaşadıklarımız. Bileğimizdeki diken izlerinin hiç biri boşa değil. Tümü bizi daha insânî yapan tecrübelerdir. Değişimin sonunda geçmişe gideriz zaman zaman düşünürüz dehlizlere dalarız. Sanki bitmeyecek olan derya gibi dalgıç oluruz adeta. Sonra bir an gelir bunları düşünürken nasılmışım. Şimdi kimim deriz kendimize. İyiye veya kötüye gidişatımızı sadece biz belirleriz. Kimse sizi kör kuyularda bırakamaz atsalar dahi ebediyyen orada kalmazsınız. O kuyudan çıkmak isteyen Hz.Yusuf’un en çaresiz anında yetişen “Allah var”, seni neden ihmal etsin..?

Bileğinde izleri olanın yüzünde ki tebessümünden anlaşılır.

Zira diken izleri onun gördüğü hakikatın yanında bir “Hiç” tir.

Her şey bir fâninin ölümü unutması ile başladı.

Nisyandan geliyoruz. Unutmak, “insan” kelimesi unutmak demekti “nisyan”, arapçada unutmak demekti.. Bizde neyi unuttuk sizce ..? Kul olduğumuzu değil mi.. Neden varız ve niye yaşıyoruz.

Önce dünyalı olmadığını unuttu sonrada başladı fânilik serüveni.

Önce bir aldanış sonra ardı ardını kesmeyen rüyalar..

Ne var ki hem kendi hem gönlü yorgun.. Zira asıl amacımız olan Ahireti unuttuk. Bir takım aslında şerefli varlıklar. Yaratıcının katında en şerefli varlıklardı. Yerlerini kendileri belirleyen aslında oldukları kadar büyük olmayan varlıklardı ne dersiniz..? Öyle değil miydik, bize verilen onca değer karşılığında bu kadar az mı şükür edecektik. Dünya bu denli karışık görünürken içimize dönüp ben nasıl olmalıyım dedik mi..? Herkes ayrı telde çalıyorsa bir şeyler yanlış gidiyordur. Zira dünyanın nizamı bile süreklilikle beraber kesilmeksizin aynı işlevde iken biz neden kulluğumuzu unutup ara veriyoruz her defasında, yaşam gayemizi unutuyoruz.?

Herkes bir gaye ile yaşıyor.. En gayesiz şahsiyetlerde bile içlerinde yaşama çabası bulunur. Sorsanız bulunmuyor derler fakat kendilerinin bile kabullenemedikleri bir gâye vardır içlerinde.. Bu gâye kulluktur. Unutmamış olanların sayısı ise gün geçtikçe azalmakta…

Zorluklar ile her zaman karşılaşma ihtimalimiz vardı. Fakat bunun ile nasıl mücadele ettiğimiz yöntem bizi biz yapan ve biz bu eyleme göre somut sonuçlar alıyoruz. Bu eylemin asıl adı İman ve Aksiyondur.

Vesselam.

 

 

Dayatmanın Bilinmezliği

İnsan olmamız için belirli bir yolda olmamız gerekir mi? Bu yol mümkün cevaplar içinde üç farklı cevap çıkartmaktadır. Evet, hayır veya bilinemez. Evet demek çok radikal ve sıradan bir yaşamın izlerinin taşınmasının gerektiğini vurgular. Hayır demekte aslında çok farklı cevap doğurmaz. Peki ya bilinemez olan. Felsefe seçimlerden mi ibarettir? Seçmek zorunda mıyım? İnsan olmak için belirli bir yol izlemek istiyor muyum? Dayatma. Hepsi kocaman bir dayatmanın ürünü. Nasıl istiyorsam öyle yaşamak temelinde aslında. Hayat istediğin gibi sürmüyor; bunu belirlemekte istediğin gibi olmuyor. Fakat çoğu filozof hayatın özgür seçimlerden ibaret olduğunu da savunuyor. Savunmak, çok iddialı değil mi?

Yaşam dayatmanın sunduğu mecburiyetle ilerliyor. Doğar doğmaz Tanrıyla tanışırsınız. Adınız onun huzurunda varlığını duyurur. Bu hayatınızdaki ilk dayatma değildi elbet. Bu yolun bir başlangıcı vardı. İnsan olmanız, bu büyük bir dayatma. Seçemediğiniz her şey size sunulan güzellikler değildir. Sunulmak altın tepsidir. Hayatınızda altın tepsiniz yoksa sunulmanın bir anlam ifade etmediğini anlamanız gerekir. Bunu anladıktan sonra sunulmak size koca bir dayatmadır. ‘Özgür seçimleriniz’ bakınız bu da büyük bir dil oyunudur. Size inandırılmak istenen temel bir olgu aslında. Seçim senin için özgürlük ifade etmez; senin özgürce seçmeni bile dayatırlar diline ya da özüne. Bundan sonra seçimlerin özgürlük kazanır zihninde. Dilinde ne kadar çok özgür dayatma mevcut anlık hissetmezsin, hissettirmezler. Üst ve alt tüm aile bağların mecburiyet dayatmasıdır. Ona mecbur olduğun için saygı duyar, sevgi dayatmasını hissedersin. Soy bağından birinin cenazesinde ağlamazsanız kınanırsınız. Saygı duymanız değil sevginiz dayatılır. Kınamak toplumun tüm dayatmalarının temelidir. Tanrı da sizi kınar. Bu kınama cezaya sürükler ve toplum cezayı tanrının kınamasından öğrenir. Gördüğünüz gibi insan olmanız değil dayatmadan kaçmanızdır yaşamak için önemli olan.

Sevmediğini söylemek, bence böyle değil demek dayatmaya direnmenin basit yolu. Sıradan ve dayatılanla geldiğimiz bu günler ne kadar devam edecek? Bunu da biraz siz düşünün.

Bir hostel hikayesi ve bir kitap ilk ve tek hostel kitabı

Bu bir kitabın kısa özeti kitap Gölcük depremi ile başlıyor geçmişten geleceğe bir pencere var orada gülümseyerek bakıyorsunuz.

Hikaye dolu bir zamanlar diye başlıyor ve dopdolu fotoğraflar karakterler hikayeler gerçek.

İki motorsikletli Vespa İtalyadan Vietnam Kamboçyaya gidiyor.

Sonra bir İtalyan Paolo yürüyerek Kamboçya Vietnama gidiyor dönüyor Lento y Contento adında bir konaklama tesisi açıyor fakat Covid 19 olunca 2021 senesine açılış erteleniyor.

Juan Judith onlar Venezuladan süper iyi arkadaşı yazarımızın. Sonra Rosecler Brezilyadan din değiştiriyor müslümanlığı seçiyor ve arkadaşlıkları 10 yılı geçiyor Rosecler şimdi hem anneanne hem de babaanne.

Carito ilk hostele geldiğinde bekar ama şimdi dünya tatlısı bir yavrusu var.

Bu kitapta sevgi var elinizi kalbinize koyun o zaten orada.