Deneme

Nedir Yahu Bu Sevmek?

Ne de güzel der Celal Sahir Erozan:

“Başımla gönlümü edemedim eş,

Biri yüz yaşında biri yirmi beş.”

Velhasıl, insan bir yaş daha yaşlanırken, dünyadan silinmeye, kalplerden düşmeye, belki gözlerden damla damla olup akmaya bir adım daha atarken düşünüyor.  Madem başımla gönlüm eş değil, madem aralarında uçurum var o halde nedir bu dünya telaşı, zırvalığı. Biliyoruz: O’ndan geldik, O’na gideceğiz. Diğer yandan, öyle ya uçurum olan bir yüreğe nasıl açıklanır beynin yeni, kendince “küçük” yaşı. Evet açıklanmaz, çünkü açıklanamaz. Dünya işçisi olarak ne kadar az yol kat etmiş olsan da 21. yüzyıldasın. “…Bir kelebeği bile intihar ettirebilir.” deniyor bu çağ için, sen ne konuşuyorsun, derler insana. Dolayısıyla, erken büyüyor fakat erken sevemiyorsun. Sevilir mi böyle bir çağda insan? İnsan kalabilmişsen eğer, hemde nasıl seviliyor. Fakat kimse sevemiyor, insan kalmakta mühim arkadaş. Keşke çağa ayak uydurabilen insanlardan olsaydım diyorum şimdi. Ahh! Sevmek zor iş arkadaş! Bilhassa sevilmekte öyle. Seveceksen, adam gibi seveceksin! Bir kediyi, köpeği, sokakta mendil satan yavruyu, belini doğrultamayan yılların emektar hanımını, bir garsonu. Hatta karıncayı. Sakın küçümseyeyim deme, aman ha! Küçümsemeyeceksin!
Sonra tabii sevdiğini, “ömrümü veririm” dediğini, gözlerini kapattığında siması seni bırakmayan sevdanı, eğer maharetliysen tüm kitaplara, defterlere sayfa sayfa işlemek, çizmek istediğin “aşk”ının tebessümünü, dünyaya türkü edip haykırmak istediğin isminin hecelerini… Ne bileyim işte, adam gibi seveceksin. İncitmeden, kırmadan, çirkinleşmeden… İşte o yüzden diyorum ya; adam gibi.
İyi hoşta ya sevilmek?
Nedir yahu bu sevilmek?
Sevilmek hele daha zordur arkadaş. Gerçekten seversin, iliklerine kadar sızlar bedenin de gerçekten sevilir misin acep? Bilinmez ya. Kalbini yüz yaşına getiren bilir mi sevdiğini? Bilmez işte, bilse sızlar mı bedenin, yanar mı canın?
Bir yıl daha ömrümden silinirken geçiyor, yüz yaşında olan gönlümden silinemeyen.

Başıyla gönlü eş olamayanlara…

Çocuk Kitapları Bizlere Ne Anlatır?

“Eğer bir gün yolunuzu kaybederseniz bir çocuğun gözlerinin içine bakın; çünkü bir çocuğun bir yetişkine öğretebileceği her zaman üç şey vardır: Nedensiz yere mutlu olmak, her zaman meşgul olabilecek bir şeyler bulmak ve elde etmek istediği şey için var gücüyle dayatmaktır.”

Paulo Coelho

Gezdiğim kitapçıların raflarında boy boy dizilen, her çocuk yaşa uygun binbir renklerle boyanmış kitapları görünce içim açılırdı. Okumayıp yanı başından geçip gittiğim bu kitaplar, bana bütün bir çocukluk, bütün bir geçmiş zamanı hatırlatırdı. Çocuk kitaplarıyla aramdaki bağ, yalnızca rafların göz alıcılığını seyretmekle kalmıştı. Yetişkin edebiyatı okumalarımın beraberinde getirdiği meraklı bir hisle; bu edebiyatının büyüleyici dünyası ile tanışalı birkaç yıldan fazla olmadı. Çocuk yaşımda okuduğum sınırlı masal, sınırlı kitaplar vardı. Oysa şimdi; çocuk yetişkin olarak nicelerini okuma arzusu, içimde bir şeyleri kamçıladığını fark ettim. Sadece çocuklara değildi; tüm bu yazılıp çizilen, raf raf dizilenler. Yetişkinlere de seslendiği, hatırlattığı bir şeyler vardı. Katherine Rundell, “Neden Çocuk Kitapları Okumalıyız” adlı kitabında şöyle der: “Çocuk kitabı okurken, yeniden bir çocuk gibi okuma şansınız olur; ihtiyari bir fazlalıkmış muamelesi gören hayal gücünüzün henüz törpülenip çekidüzene sokulmadığı, dünyanın muazzam bir yer olduğu, her gün yeni şeyler keşfettiğiniz o eski, çok eski günlere dönme fırsatı bulursunuz.” Evet, söyleyeceklerimin tam anlamıyla özeti mahiyetinde bu söz.

Bir yetişkin gözüyle çocuk kitapları okumanın ne denli farkındalığı olabilir, diye düşünebilirsiniz. Gelin; çocukluğuyla vedalaşamamış, bir yanı hep çocuk kalmış kişilerin üzerinde nasıl bir tesiri var, gözlemleyelim.

Edebiyat; yaşamın izdüşümüdür, şüphesiz. İnsanın yaşamı anlamasına yönelik bir çaba; anlamlandırdığını, sözcüklerle var etmeye dönük estetik bir eylemdir. Dolayısıyla insan yaşamını ve edebiyatı ayrı düşünemeyiz. Kelimelerle düşünür, kavramlarla anlamlandırırız. Çocuklar için yazılmış kitaplar ve yayınları kapsayan çocuk edebiyatı da bu anlamlandırmada yetişkin okurlarına hitap edebildiği özellikleri vardır. En önemlisi, yetişkinlerin iç dünyalarındaki duygu ve düşünce sistemlerine girerek onların ciddi anlamda sorgulamasını sağlar. Duygu dünyalarında yaşam boyu oluşan boşlukları tekrar ele alma ve gözden geçirme fırsatı sunar. Unutmayalım ki çocuktan bahsederken “insan” dan bahsederiz. Çocuk, henüz yetişkin olmamış bir insandır; çocuklardaki “yetişkin” taraf neyse yetişkinlerdeki “çocuk” taraf da odur.

Katherine Rundell’in kitabında belirttiği gibi; ne kadar büyük ve bilgili olursak olalım, çocuk kitapları bizim “bulma” yerimizdir. Geçmişte kaybettiğimizin farkında bile olmadığımız bazı şeyleri bulmamıza yardım eder. Unutuluşları hatırlatır; umutları yeşertir. Ezcümle, çocukluktan önümüze benzersiz bir kapı aralar; bizi besler, büyütür ve genişletir.

“Çoğu yetişkin, okuma sürecinin tek yönlü işlemesi gerektiğini düşünür zira bunun aksi gerileme, olgunlukta geriye gitme olarak görülür. Önce Peter ve Jane denen çift başlı canavarı, ardından Narnia’yı aşıp Patrick Ness ile devam edersiniz… Derken yetişkin edebiyatına geçerek zafer kazanır, sonra da hep orada kalır, bir daha asla geriye dönüp bakmazsınız çünkü geriye bakmak mevki kaybetmek demektir. Ama insan yüreği tren gibi düz bir hatta ilerlemez. Okuma serüveni böyle bir şey değil, en azından benimkisi böyle değildi. Çocuk edebiyatını ıskartaya çıkarırsak, yetişkin gözüyle okuduğumuzda farklı bir simya yakalayacağımız zenginliklerle dolu bir mücevher kutusunu ıskartaya çıkarmış oluruz.”

Çocuk kalmış yetişkinler olarak bir çocuk kitabı okumak; geçmişte yitirdiğimiz hayal dünyasını yeniden canlandırmamızı sağlar. Dünyaya bir çocuk gözüyle yeniden bakabilme fırsatı verir. Çocuklarla aramızdaki empatiyi arttırır. Çocuk gibi düşünebilme olanağı sağlar. Okurken hata yapma hakkı verir ve bunu yaparken yargılamaz. Okuyanı özgür hissettirir, çocuk ruhumuzla el ele gezmemizi sağlar. Çocuk kitabı okumak ruhu tazeler, umudu diri tutar, mutlu hissettirir ve daima sevgi yeşertir.

Küçük Prens, Momo, Küçük Kara Balık, Çizgili Pijamalı Çocuk, Şeker Portakalı, Harry Potter, Matilda ve sayısını arttırabileceğimiz nice çocuk kitapları, günümüzde yalnızca kendi yaş aralığına değil; yetişkinlere de anlattığı güzellikler, çıkarım yaptırdığı dersler ve alt metinler vardır. Bir yetişkin okumalarının yanı sıra çocuk kitaplarıyla okumalarımızı zenginleştirmek; çocuk ruhuyla haz almamıza imkân tanır.

Günümüzde çocuk kitaplarının iyice yıldızının parladığı bir süreçte, içerik ve baskı yönünden daha nitelikli kitaplar okurlarıyla buluşuyor. Yayıncılık dünyasında da son yıllarda edebiyat yayıncılığı yapan yayınevleri çocuklara yönelik alt markaların, çocuk kitapları yayımlama amacıyla kurulan yayınevlerinin sayıları da çoğalmaktadır. Bu da çocuk kitaplarına ve yayıncılığına verilen önemin giderek arttığının bir göstergesidir.

Şaban Sağlık Hoca, bir dergideki yazısında cümlelerini şöyle noktalar: “Yani sağlıklı insan ‘ilk kullanma tarihini hep muhafaza etmekte’dir. Bir anlamda dünya hayatının ‘cenneti’ durumunda da olan çocukluk sayesinde insan, cenneti hep bu dünyaya taşımaktadır. Bu yüzden diyoruz ki büyük insan, her zaman çocuk kalmayı başarandır… Bütün bu söylediklerimize kapı aralayan yegâne alan da ‘çocuk edebiyatı’ dır. Yetişkinlik başa bela. İnsan büyümeye, yaşlanmaya engel olamıyor. Ancak ‘oyun, sanat ve dünyevi arzulardan uzaklaşma’ gibi işlerle uğraşırsa insan ‘çocuk’ kalmayı başarabilir. Yani mesele ‘büyüyünce çocuk olmak’tır; hatta yaş ne olursa olsun hep çocuk kalmaya çalışmaktır.”

Sevgili okur, çocuk kitapları okumanın, çocukluğumuza el uzatmanın iyileştirici tarafını görmen dileğiyle…

Merve Koç.

15.03.2021

Kimsesiz Yalnızlık.

İnsan ilmek ilmek işlenir ölünceye dek. Ölünceye dek koşar, yorulur. Sonra dinlenir tekrar koşar. Tekrar dinlenir, tekrar tekrar ve durur. Sonsuz bir sükuta erer. Bu sükut Yaradanın bir lütfu olsa gerek çeker alır insanı çilelerinden, dertlerinden, tasalarından… Ve tabii sevdiklerinden, sevdiğini düşündüklerinden.
Sükuta ermek için bile koşar bilmeden, yorulur. Alın teri der bazen akıtır damla damla. Yalnız doğmuştur, sükut yalnız onun için vardır. Yalnız onun için.
Çok içlenir insan, çok tasalanır. Keder basar bazen. Öyle birden bire. Durduk yere ha! Düşünür durur:

“Yahu neden?”

“Neden!”

Sığınmak ister bir limana. Yaşlı bir kalp bulur yanında genelde ama yetmez canına. Daha çok içlenir, içlenir durur da birden aklına gelir:

“Ey Rabb’im, sen varsın.”

Evet, çok kalabalıktır yanı yöresi. Durmadan sesler işitir. İşitir ama kimindir bu sesler? Görüntüler görür, lisanlar. Kimdir yahu bu lisanlar?
İşte kalabalıktır yanı, yalnız değildir ama yalnızdır o.
Herkes sesini duyar ama çıkmaz aslında sesi.

Herkes görür onu ama görünmezdir aslında o.

Herkes sever ama kimse sevmez aslında onu.

O öyle biridir. Sapasağlam durur, anlamayı düşünür, bilmeyi, yaşamayı… Sonra yaşamayı, yaşamayı.
Sonra tekrar aklına gelir:

”Ey Rabb’im bana yüz çevrime. Sadece sen varsın yanımda, sen vardın ve biliyorum sen olacaksın.”

İşte ilmek ilmek işlenir insan. Ta ki aradığını buluncaya dek. Aradığı, onun bulmasını isteyendir, onu sükuta götürtendir, ona kendini arzulatandır. Ona merhamet eden, merhamet ettirendir. Onun aradığı O’dur.

İnsan anlar: Yaratılış O’nun için vardır.

Ama insan koşar işte. Sonunu bilerek, O’nu bilerek, Onun olanı bilerek.
Önemli olan koşturana koşmaktır.

Deli! Deli derler insana böyle zamanlarda. Böyle zamanlarda çıkmaza girer kalbi, meydan okur beynine. Bağırmak, haykırmak ister ama duyacak yoktur. Canım dediği, sırtını dayadığı kaya ortadan ikiye yarılır, sanki kalbidir bu yarılan. Ama sürçü lisan olur. Konuşamaz, kızar, bozulur. Bozar, gene konuşamaz. İşte beynine meydan okuyan kalbinde bir çınıltı duyar, sükutun sesidir bu. Sükutun bir sesi vardır ha! O ne güzel sestir. Ne güzel histir.

O ne güzel Rabb’dir.
Kimselerin, O ne güzel kimsesidir.
Yalnız gönüllerin ne güzel sevdası, ne güzel tohumdur.
Kimsesiz yalnızlar dünyada yalnızdır ama asla kimsesiz değildir.
Kimsesiz bırakmayana hamdolsun.

Güven Hissiyatı.

Kime sorsanız. Bu zamanda kimseye güvenilmez. ‘Kendime bile güvenemiyorum’, der durur. Daimî şekilde bu sözleri hem dillerde hem Kalplerde dolandırır durur insanlar. Bilemeyiz. Belki de haklılar değil mi?, diye düşünebilirsiniz. Anlıyorum. Fakat düşününce Allah’tan başka güvence ve garantimiz yoktur. O halde neden insanlara bağlıyoruz her olayı, her olanı. Bizim göremediğimiz onca hakikatı Allah var eder iken. Biz her zaman kendimiz yapıyor, kendimiz vesile oluyor ve ‘kendim’ yaptım diyebiliyoruz. Peki şunu neden unutuyorsunuz? Allah istemese bir adım dahi atamayız. O vakit aklımızda bulundurmalı, biz’e ancak Allah’ın istediği isabet eder. Ne ekseriyeti ne ekalli. Şöyle düşünün; istediğiniz bir şeyi elde etmek için onca çaba sarfedersiniz bir önceki yazımı okudu iseniz anlamışsınızdır. İnsan her istediğini elde edemez. Bu inkar edilemeyen bir Ayet-i Kerimedir. Öyleyse biz neden bizi her şeyimizi en ince teferruatına kadar yaratarak mahlukatın en şereflisi olarak adlandıran Allah’a bağlayamıyoruz kendimizi. Gönül bağımızı Allah’a teslim edemiyoruz. Demek ki bizi bu dünyadan alıkoyan unsurlar engeller var değil mi? Evet dünya da yaşıyoruz. Dünya var ama bu bir geçici rüyadan ibaret unutuyoruz. Burası geçici fani alemin hatalarını, bedelini baki olan Ahiret’e saklıyoruz öyle mi? Ne delilik, der Şair bunu idrak ettiği zaman. Sizde idrak edebilirsiniz. Sadece Gözümüzü (Kalbimizi) açmamız gerek. Kendinize yardımcı olabilecek sadece sizsiniz. Siz idrak etmeden size anlatılsa dahi duymazsınız. ‘Mühürlü Kalp diyor Ayet-i Kerimede demek ki Kalbin Anahtarı var mecazî anlamda. Ve bu yerde anladım ki; insan Allah isterse ancak görebilir. Bir Halifelerin en adaletlisi olan Ömer bin Hattab’ı düşünelim. Yol’u bir Peygamber’i öldüreceği hevasıyla dolup taşmış bir insanla geri döndüğünde kendini Gül bahçesinin ortasında buldu. Yani gittiğimiz yolların sonunu ancak Allah bilebilir. İnsan’a mahsus değil bu. Bu husûsiyet yalnız Allah’ındır. Biz’e düşen pay Allah’ın halk ettiklerine razı olmak. Ancak böyle Allah bizden razı olur. Razı olacağı an bizim onun bize nasip ettiklerine razı olduğumuz an ve onun için yaptığımız her ameldir. Fakat bu bizim haksızlığa kötülüğe boyun eğmemiz gerektirdiği anlamını taşımaz. Aksine insanlar’a yardımda bulunup elinden geldiği kadarınca ihlaslı amel işlemeli anlamına gelir. Nitekim hayrı da şerri de yaratan Allah’tır. Biz sinelerimizi sebepleri halk eden’e bağlamayı bilmeliyiz. Bilmez isek insanların ellerinde harabe olur, sonumuz ziyan olur. 

DUYGU SELİ

Duygu; kelime anlamı bakımından herhangi bir olay veya bir nesnenin, insanın iç dünyasında uyandırdığı bir izlenimdir.

Gün içinde duygularımızla hareket ediyor oluşumuz ne tuhaf değil mi?
Aslında ne kadar da çok duygularımızın esiri olmuşuz farkında olmadan…
Bir nevi ruh halimize yansımış, sevincimizin de hüznümüzün de baş mimarı olmuş; hayatımızın tam merkezinde yer edinmiş pek çok duyguya sahibiz.
Mecazen her halimizi yansıtan bir döngü de denilebilir.
Hani derler ya ‘anlatılmaz yaşanır’ diye? Yaşanmış birçok olayın, hayatımıza girip çıkan insanların içimizde bıraktığı izler vardır. Üzerinden günler, aylar hatta yıllar bile geçmiş olsa o anda hissedilen duygunun ne izahı ne de tarifi yoktur. Unutulması ise pek güç. Mazide kalan  an’ların, affetmesi zor kırgınlıkların izi kalır her daim. Bazen acı bazense tatlı pek tabii.
Zaman su misali akıp gidiyor; günler, aylar, yıllar geçiyor.
Şimdiki benliğimizle geçmişe dönüp baktığımızda ne kadar da çok şey değişmiş, yıllar bizi değiştirmiş, büyümüşüz. Yaşantımıza dair iyi kötü pek çok tecrübe edinmişiz. Dile kolay yaşımız kadar hatıralar biriktirmişiz.
Bazen duyduğumuz bir melodi, bazen de bir söz alır aklımızı uzaklara götürür ya hani; geçmişi sorgular oluruz. Sevinç, hüzün, pişmanlık, acı tatlı, komik anılarımızı hatırlar oluruz; düşüncelere dalar gideriz öylece… Oysaki durup olup biteni düşündüğümüzde pek çok şeyin farkına varırız…
Yaş aldıkça değil de yaşadıkça olgunlaşırız.
Lâkin ne kadar çok yaş da alsak anılar da biriktirmiş olsak duygularımız her daim aynı kalır.
Çünkü benliğimize dair değişmeyen tek soyut kavram duygularımızdır.

 

Dayatmanın Bilinmezliği

İnsan olmamız için belirli bir yolda olmamız gerekir mi? Bu yol mümkün cevaplar içinde üç farklı cevap çıkartmaktadır. Evet, hayır veya bilinemez. Evet demek çok radikal ve sıradan bir yaşamın izlerinin taşınmasının gerektiğini vurgular. Hayır demekte aslında çok farklı cevap doğurmaz. Peki ya bilinemez olan. Felsefe seçimlerden mi ibarettir? Seçmek zorunda mıyım? İnsan olmak için belirli bir yol izlemek istiyor muyum? Dayatma. Hepsi kocaman bir dayatmanın ürünü. Nasıl istiyorsam öyle yaşamak temelinde aslında. Hayat istediğin gibi sürmüyor; bunu belirlemekte istediğin gibi olmuyor. Fakat çoğu filozof hayatın özgür seçimlerden ibaret olduğunu da savunuyor. Savunmak, çok iddialı değil mi?

Yaşam dayatmanın sunduğu mecburiyetle ilerliyor. Doğar doğmaz Tanrıyla tanışırsınız. Adınız onun huzurunda varlığını duyurur. Bu hayatınızdaki ilk dayatma değildi elbet. Bu yolun bir başlangıcı vardı. İnsan olmanız, bu büyük bir dayatma. Seçemediğiniz her şey size sunulan güzellikler değildir. Sunulmak altın tepsidir. Hayatınızda altın tepsiniz yoksa sunulmanın bir anlam ifade etmediğini anlamanız gerekir. Bunu anladıktan sonra sunulmak size koca bir dayatmadır. ‘Özgür seçimleriniz’ bakınız bu da büyük bir dil oyunudur. Size inandırılmak istenen temel bir olgu aslında. Seçim senin için özgürlük ifade etmez; senin özgürce seçmeni bile dayatırlar diline ya da özüne. Bundan sonra seçimlerin özgürlük kazanır zihninde. Dilinde ne kadar çok özgür dayatma mevcut anlık hissetmezsin, hissettirmezler. Üst ve alt tüm aile bağların mecburiyet dayatmasıdır. Ona mecbur olduğun için saygı duyar, sevgi dayatmasını hissedersin. Soy bağından birinin cenazesinde ağlamazsanız kınanırsınız. Saygı duymanız değil sevginiz dayatılır. Kınamak toplumun tüm dayatmalarının temelidir. Tanrı da sizi kınar. Bu kınama cezaya sürükler ve toplum cezayı tanrının kınamasından öğrenir. Gördüğünüz gibi insan olmanız değil dayatmadan kaçmanızdır yaşamak için önemli olan.

Sevmediğini söylemek, bence böyle değil demek dayatmaya direnmenin basit yolu. Sıradan ve dayatılanla geldiğimiz bu günler ne kadar devam edecek? Bunu da biraz siz düşünün.

Bizim Büyük Beklentilerimiz.

Büyük bir bekleyişin ya da aydınlanmanın içinde miyiz? Bu umutsuzca kaybedişlerin başka sebebi doğuracağına inanmıyorum. Bir iş için, randevu için, birinin sevgisi için hep bekliyoruz. Çoğu şeyi sırayla… Beklemek, kaybedişlere alışmanın bir nevi ön hazırlığı aslında. Bir ömür rahata kavuşmayı bekliyoruz mesela. Bekleyenler hep beklemeye endeksli şekilde yaşıyor. Bekleyenlerin hayatları hep gecikmeli tren misali geç kalarak ilerliyor. Çünkü onlar beklemeye itiraz edemiyorlar. Onların hep gelecek ayları, umutları oluyor. Tüm gelecek aylar belli bir beklentinin karşılanması amacını taşıyor. Hastanede hasta, istasyonda yolcu hep bekliyoruz. Bunun bir sonu yok. Ramazanda pide, yaşamda çile hep bekleye bekleye geliyor. Asla yılmadan, düşe kalka devam ederiz beklemeye. Büyük serzenişlere asla girmeyiz. Çünkü beklemekten şikâyet etmek öğretilmeyen, olması gerekendir. Büyümeyi bekleriz; yaşamda olmayı bekleriz; ölümü bekleriz tüm istekle. Olması gerekeni görmeyi beceremediğimiz için onu da bekleriz. Sabah saati, akşam mesaiyi bekleriz. Yaşam kocaman bir beklentinin ilerleyişi içinde oyalanmak değil midir? Bunu da hiç sorgulamadan ben oldum demeyi bekleriz. Konuşmayı, karışmayı, eleştirmeyi asla beklemeyiz. O kadar beklenti içinde birini övmeyi bekler, yermeyi beklemeyiz. Saygıyı bekler, saygısızlığı beklemeyiz. Beklentilerimiz aslında beklemediklerimizin bir sonucu olarak da karşımıza çıkıyor. Pazarı bekler, pazartesiyi beklemeyiz. İşte yaşam beklentilerin arkasındaki beklenmediklerde gizlenerek ilerler.

Aşk ve Kadın

sevgi

Aşk ve Kadın yazısını “Kadın” dizisini izledikten sonra yazmaya karar verdim.Erkek kardeşim izlemişti kulak arkası yapmışım.Kore dizisi uyarlama.
Orada Hümeyranın canlandırdığı Fazilet hanımın oğlu kaza sonucu tekerlekli sandalyede yardımcı olan hanım tarz olarak Fazilet hanıma çok aykırı ama bu iki genç aşık oluyor ve olay örgüsü, geçmiş, diyaloglar müthiş izleyin bence.
Sevgi aşk sonra tutku..
Ben de öyle sevsem mi dedim kendime beni de öyle biri sevse mi?
Genç insanlar iyi insanlar sevgi dolu insanlar kalbinize göre birisini zaten bulacaksınız.
Etrafta gördüğünüz ya da sosyal medyada paylaşılan sahte mutlu yüzlere boşverin siz yürekten sevgiye inanın o sizi zaten bulur.
Bir kez bulsun hiç bırakmasın karşılıklı olsun hep güzel olsun.
Bugün yazı sevgi üzerine kahvenin yanında çikolata olarak kabul edin.
Türk kahvesi çok sevdiğim için yanında çikolata olsun ayrıca bu yazıyı da okursunuz gülümsersiniz güzel olmaz mı?

ALGILAR VE YARGILAR

Bir insanı kendini sorgulayacak duruma getirmek ne kadar kötü.Şu açıdan insanın bazı hususlarda kendi iç muhasebesini yapması,özeleştirisini yapması son derece doğaldır aynı zamanda kişi için yararlıdır.Ama iş kişinin kötü,çirkin vb. gibi olumsuz sorgulamalarına varırsa durum vahimdir.Toplumun algı ve yargılar sistemi çoğu birey için zorlayıcı olabiliyor.Kimin için iyi kimin için kötü veya kimin için güzel kimin için çirkin? Yıkılmayan düşüncelerin ağırlığı altında zamanla herkes ezilmeye başlıyor. Kişinin bireyselliğe kayma serüveni de burda başlıyor belki de. Koskoca toplum bir kişiyi içine sığdıramıyor ve kopuş orda başlıyor. Herkesin herkes hakkında fikrinin olduğu bir toplumda yargılanmış ve hükmü çoktan verilmiş bireyler özgür olabilmek ve tüm bunlardan kaçabilmek adına kendi iç dünyasına dönüyor ve oraya sığınıyor. Toplumun el birliğiyle yaptığı bu düzende bazı şeyler değişmedikçe kimsenin söz hakkı doğmuyor. Bazı algı ve düşünce sisteminin ve bundan kaynaklanan yargılar düzeninin değişmesi gerekiyor. Yoksa toplum daha çok insan kaybeder..

Kader Gayrete Aşıktır

Yenilgiye alışmak ne kötü şeymiş. Kaybetmeye, elinden gitmesine alışmak ne çok acıtırmış içini. Eskiden anlam veremediğin; ben asla yaşamam, yaşayamam dediğin şeye alışmak ne tuhafmış… Ben ‘asla’ dememem gerektiğini öğrendim. Asla asla dememeliyim.
Şu hayatta nasipten bir adım dahi öteye gidemeyiz. Şu an bu yazıyı yazarken bile nasipte aklımdakinin ne kadarını aktarmam varsa o kadarını aktarabilirim, gerisi bende kalır. Benim kaderimde bu kadarını yazmak, okuyanların kaderinde bu kadarını okumak varmış. Tabi ben biraz daha düşünüp yazımı zenginleştirebileceğime inanırsam işte o zaman aktarabileceğimin en iyisini, en anlaşılır şekilde aktarırım. Ama yook benim nasibimde bu kadarı varmış daha da yazamam asla olmaz dersem işte o zaman gaflete düşmüş olurum.
Demem o ki; sabredin, ne olacağını yaşamadan göremeyiz. Nasipte varsa olur, olmasını istediğiniz her şey,  yoksa zaten olmasın. Ama unutmayın Kader Gayrete Aşıktır.

Korku ve Ümit

Peygamber kıssaları ibret verici olaylar olarak ifade edilir..Hikaye, hikayecik olarak da tanımlanır. Şu içinden geçtiğimiz süreç İrem bağlarına sahip olup nankör davranan bir kavmi, kendilerine nimet olarak verilen bir hayvanı kıskançlık sonucu katleden Semud kavmini, Hz.İbrahim’i, Hz.Ademi, Hz.Eyyüb’ü hatırlatmıyor mu?

Bencillik, şükürsüzlük ve adım adım duadan uzaklaşmak….
İsmail Kara’nın çocukluğunda Rize’de bir yağmur duasını bize resmettiği hatırası canlandı gözümde. Saygıyı, acziyeti, birlikteliğe , ritüellere duyulan güveni ifade eden ; adım adım devam eden seremoni… İnancın ve bağlılığın, güvenin hakim olduğu ; Allah’ın rahmet ve merhametini bekleme anı. Havfin (korkunun, endişenin) adım adım reca ( ümide) evrilişi… Kutuz Hoca’ nın bilgeliğine duyulan saygı, bir çocuğun gözünden ne de güzel resmedilmiş.
Bu gün bir musibetin pençesindeyiz ne kadar bizi yakınlaştırıyor Rahman’ ın merhametine?
Musibeti bir ceza mı bir nimet mi olarak görüyoruz? Kendimizi hesaba çekme açısından.
Kayık mezarlığına dönüşmüş bir göle şahit olduk. Biteceğini hiç düşünmeden suyun.
Yaklaşık bir yıldır temiz havayı koklamaya imtina ederken, ”Dur” dedik mi? Kendi kendimize. ”Nereye gidiyoruz?” diye…
Sorumluyuz bir damla suyu israf ettiğimiz için. Sorumluyuz hala farkedip bir çözüm yolu bulamadığımız için.
Korku ve ümid ikisi de bir arada bulunur inancımızda. Allah’tan korkmak, Allah’ın merhametinden ümidi kesmemek olarak nitelendirdiğimiz tasavvuf mertebeleri den biridir bu. Bu gün bunu tam olarak idrak edebiliyor muyuz?
Her şeyin saniye içinde tarih olduğu bu süreçte bütün bunlar bizim imtihanımız…
Bütün peygamberlerin kavimlerinin bir imtihanı olduğu gibi…
Çocukluğumda dedemin ve babamın yağmur duası hikâyelerine atıfla; bize de öğrettiği bir dua ile Allah’in merhametini umarak nihayete erdirelim cümlelerimizi;
Tarladaki çamur
Teknedeki hamur
Ver Allah’ım bir sellice yağmur…
Yağmur rahmettir berekettir..
Arabistan çöllerine inen tüm insanlığın aklını, fikrini aydınlatan bir Nur’dur(Sav)

Aşkınızı Aklınızla Yönetin

Aşk kapıdan girince, akıl bacadan kaçar, demiş atalarımız. Doğrudur. Aşk coşkun bir sevgi selidir. Tamamen akıldan uzak değildir, ama tepeden tırnağa duyguyla süslenmiş bir âlemdir aşk. Onun için ne akıl dinler aşk, ne mantık. ”Gönül ferman dinlemiyor” diye feryat eden aşığın çaresizliği de bu değil mi?
Aşıklar için ”delilerden bir grup” diyenler olmuş. Çünkü aşığın yaptığına akıl sır ermez. Sevgiliden gelecek bir tatlı sözü, iki satırlık bir mektubu bekler durur. Hele bir de ”kara tren gecikir, belki de hiç gelmezse”, bakın aşığın dayanılmaz acılarına.
Delilik, beyin fonksiyonlarının sadece bir kısmının iflas etmesi demektir. Bunlar daha çok düşünce, hafıza ve mantıkla ilgili olan kısımlardır. Ama, deliler akıl hastanesinde yatanlardan ibaret değildir. Tıpkı, ”İçeridekilerin hepsi deli değil, dışarıdakilerin de hepsi akıllı değil” sözünde olduğu gibi, hastanede olmayan nice insan vardır ki, Allah’ın verdiği akıl nimetini kullanmaz. Nitekim Peygambermiz (a.s.m.), ”Gençler delilerden bir bölümdür” demiştir. Çünkü gençler akıldan çok duygularıyla hareket ederler. Coşkun bir duygu seliyle kaplıdır benlikleri. Dillere destan aşkın erkek tarafını temsil eden Mecnun’un asıl ismi Kays’tır. Sevdası uğruna çöllere düştüğü için ”deli” anlamında ”Mecnun” denmiştir kendisine. Evet, ”Deme Mecnun’a deli, her insan bir nevi deli” diyen halkımızın bu gerçeği vurgulamak istemiştir.
Geleneksel bakış, anlayış ve gerçekliğin aksine, size aşkınızı duygularınızla değil, aklınızla yönetmenizi tavsiye ediyorum. Bunu yapmakla, asırlardır uygulanan ve alışageldiğimiz bir gerçekle savaştığımı biliyorum. Ama gerçekle savaşıyorum, ”doğru”yla değil. Yaşanılan bir gerçek var. Duygular aşkı ve aşığı esir alıyor. Ama bu doğru değil, yanlış. Çünkü aşkı ve aşığı yanlış yerlere, acı sonuçlara, hayal kırıklarına, ayrılıklara, hüsrana ve göz yaşına götürüyor. Bense gözyaşlarıyla ve aşk acılarıyla savaşıyorum. Yarım kalan sevdalara isyan ediyorum.
Ve uyarıyorum: Eğer aşıksanız ebedi, son derece mutluluk verici olmasını istiyorsanız, onu duygularınızla değil, aklınızla yönetin. Tamamen duygusuz olun demiyorum, bu zaten imkansız. Duygusuz aşk olmaz. Ama duygular yönetici değil, ”yönetilen” olsun. Aşka başlamak kolay, sürdürmek güçtür. Asıl önemlisi de onu başarıyla sürdürmek ve mutlulukla sonuçlandırmaktır. Duygularınızın esiri olup, aklı devre dışı bırakarak, ayrılıkla sonuçlanan bir aşkı mı istersiniz, yoksa aklınızın başarıyla yönettiği ve sonunda mutlu bir evlilikle taçlandırdığınız bir aşkı mı tercih edersiniz? Elbette ikincisini istersiniz. Hangi insan sevgilisine, hiç ayrılmamacasına kavuşmayı istemez? Sonsuza kadar birlikte olmak istemeyen insan var mıdır? Kesinlikle yoktur. Her insan, başladığı aşk maratonunu başarıyla tamamlamak, evlilik ipini göğüslemek, sevgilisiyle sonsuza dek mutlu bir beraberlik ister. Elbette bunu başarmak kolay değil. Bunu gerçekleştirebilmek için öncelikle kültürel bir alt yapı, tam bir sabır, azim ve kararlılık, özveri, bencillikten uzaklık, fedakarlık, samimiyet, insani ilişkilerde beceri, dini kültür, empati, hoşgörü, dua, sadakat, affedicilik, ayıp ve kusur görmeme, hatayı önce kendinde arama, tevazu, çalışkanlık, kendinden çok onu düşünme gibi erdemler lazım.