Deneme

ÇIKIŞ YOLU

Bu ülkede yaşayan insanlar son zamanlarda hiç olmadıkları kadar birbirlerinden uzaklaştı adeta birbirlerine karşı sınıf oluşturdular.  Yıllarca Türkiye’de yapılan sağ sol ayrımında dahi herkes yeri geldiğinde aynı tastan çorba içebildi, dost olmayı başarabildi. Peki şimdi bu insanlara ne oldu?

Ne oldu da kardeş kardeşe küstü? Ne oldu da dost dosta sırtını döndü? Ve ne oldu da Müslüman Müslüman olduğunu unuttu değerlerini kaybetti?

Evet  yalan, kirli oyunların oynandığı mecra dediğimiz siyaset evimizin içine kadar girdi. Zaten çoktandır okullarımızın içine girmiş yeterince ortamları bulandırmıştı. Şimdi de çirkin bir şekilde insanların arasında dolaşmaya devam ediyor…

Peki kelime anlamıyla masum gözüken bu şeyden nasıl kurtulacağız? Ya da kurtulmak yerine bununla nasıl baş edebileceğiz?

Ben bunun çözümünü tek kelimeyle; SAYGI olarak nitelendirebiliyorum.

Düşüncenin, fikirlerin kölesi olmak yerine mesnetsiz konulara girmeyi bırakmalı etrafımızdakileri kanalize etmeye son vermeli, kendimiz ve toplumumuz için önemli bir adım atmış oluruz. Sadece siyasette de değil bu dünya kimseye hegemonya yapacak kadar önemli bir yer değil.

Başkalarının siyasi menfaatleri uğruna kukla gibi yaşamaya son vermeli ve yarın bugün değişebilecek kadar kisve şeyleri kendimize şiar etmemeliyiz. Esasında kendi hürriyetini ve özgürlüğünü önemseyen insan  saygı çerçevesini de en iyi bilebilecek(!) insandır. Selametle…

 

Samsalaştıramadıklarımızdanmısınız?

Eşikten dışarıya attığım adımla kanıksanmış bir maddi düzenle çarpışıyorum. Herkesin razı olduğu bir tahammül hayatında; uzayıp giden yollar, devasa binalar,  sabırsızca inleyen kornalar, hoşgörüsüzce bağırmalar, kalabalık yalnızlıklar, asılsız kanunlar, pervasız kurallar, şikayet dolu aksaklıklar; ve tüm bunların arasında duyguları tıkanmış, hayalleri törpülenmiş, sabrı körelmiş, huzursuz, niyetsiz, düzene yetişmek için kendine geç kalmış “Samsa”laşmış insanlar görüyorum. Bu kısır, sığ, sınırlı, donuk ve bayağı düzenin kuklası olabilmeyi başarmaları için gerektiğinde inançlarından ve değerlerinden dahî vazgeçebilmekte sakınca görmemeleri gerektiği düşüncesini ve varsayım üzerine kurulan yargılarla bir çok korkuyu, endişeyi bir şırıngaya çekip bilinçaltlarına zehirli aşılar yaparak büyütülen toplumun sonunun pek tabiî “süpürülüp” gitmekten başka bir şey olmayacağını bekliyorum. Tam burada, Samsa üzerinde bir toplumu bu denli başarılı topladığı için Kafka’yı bir kez daha anıyorum.

Tüm bunlardan sıyrılıp muhayyilemde seyahat ediyorum. İçimde kocaman kocaman duran özlemleri, beklentileri ve hayalleri doldurduğum havuza bakıyorum. Vakti geldikçe dalıp dalıp çıkarıp bir bir yaşıyorum. Bir de mavi mutluluklar biriktirmişim ama onlardan kimseye söz etmiyorum. Muhayyilemden hayatıma bir parça huzur sızdırıyorum. Evet, bunlar güzel şeyler ama ifadesi mümkün olduğundan bunlarla yetinemiyorum.
Bir ara saate takılıyor gözlerim. Bir çeyreğe yıllar sığdırıyorum. İnsan yaşının asla takvim yaşı kadar olduğuna artık iman etmiyorum. Tik taklarca hüznümü sayıyorum. Biliyorum, bu, tüm insanların ortak kaderi ve hâkimi olan asıl duygu. Farklı hayat yollarında yürüyoruz ama hüzünde muhakkak kesişiyoruz. Yoo, ben asla mahzun değilim; mağrurum. Çünkü, herkesin hüznü nisbetinde merhametli ve olgun olduğunu da biliyorum. Nasıl bir hüzün diye yokluyorum… Acı desem… Değil! Izdırap desem… Değil! Sancı desem… Değil! Sızı desem… Değil! Burukluk desem… Değil! Ne bu hüznün hamallığını yapacak bir kelime var, ne de bu hüznü anlatmaya yetecek soluğum… Derhal sözü Orhan Veli’ye bırakıyorum:

Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel,
Kelimelerinse kifayetsiz olduğunu
Bu derde düşmeden önce.
Bir yer var, biliyorum;
Her şeyi söylemek mümkün;
Epeyce yaklaşmışım, duyuyorum;
Anlatamıyorum.

SATIR ARALARINDA BİR İZ

IMG_3231~2

Sabahattin Ali’nin başyapıtlarından olan Kürk Mantolu Madonna’yı okumamışsanız da; muhtemelen hakkında övgü dolu sözler işitmiş, tavsiye listenize almışsınızdır. Ben de ilk olarak üniversite birinci sınıfta -emeklerinden dolayı şükranla andığım- bir hocamın tavsiyesi ile okumuştum. Yaklaşık 1 yıl sonra, -yani bu günlerde- Madonnası ile tanıdığım Sabahattin Ali doğum günü(25 Şubat) vesilesiyle gündemde iken, o nefis psikolojik tahlilleri arasında tekrar gezinme ihtiyacı hissettim. İyi ki de hissetmişim! İlk okuduğumda altını çizmeye dahî lüzum görmediğim için kendime biraz kızıp biraz şaşırarak, o zamanlar dikkatimi niçin cezbetmediğini sorgulayarak, süratle ve büyük bir hayranlıkla şu satırları içime doldurdum:
“… Yavaş yavaş bütün hayatım, henüz pek uzak olan bugünü hasretle beklemek şeklini aldı. Adeta gününün yetmesini bekleyen bir mahpus gibiydim. Günlerin, ancak beni bu akıbete yaklaştırmak bakımından birer kıymeti vardı. Bir nebat gibi, şikayetsiz, şuursuz, iradesiz yaşayıp gidiyordum. …”

Ne muazzam bir tarif! Derhal cümlelerden –kitabın başkahramanı olan- Raif Efendi’yi çıkartıp özne olarak kendimi giydirdim. Cuk oturdu! Ne muntazam! Ne şık!
Raif Efendiyle aynı akıbeti beklemiyorduk belki. Ama olsun, ne fark ederdi ki? En nihayetinde her neye özlem duyuyor ve bekliyorsak, gönlümüz, ruhumuz bunu omuzlamaya derman bulamayınca; bedenimizi zoraki bir düzen içinde sürüklemekten, her biri ömre bedel geçen günleri kovalamaktan, tahammülle yaşamaktan gayrı bir şey mi yapıyorduk? Sanmam.

Acaba bu hisleri misafir etmeden dünya üzerinden geçmiş tek bir insan var mıdır diye düşündüm sonra. “Gökyüzünün başka rengi” olduğunu görmeden, hayatı bu pencereden izlemeden, noksan bir hissiyatla insanlara hüküm vererek yaşamak… Aman Ya Rabbi! Öyleyse ne vahim olurdu!
İnsanın, kuvvet bakımından kendisinden aşağıda gördüklerine merhamet etmesi lazım geliyorsa şayet, hüznü paylaşanlar olarak, dâimî saadet sahiplerine merhamet etmek pek tabiî hakkımızdır.

Velhasıl-ı kelam, biz inananlar olarak bizi bu hissiyata davet eden her şeye “imtihan” diyoruz. Evet, belki bunları kana kana yaşıyoruz; ama asla onlarda kaybolmuyoruz! Çünkü; şükür ki, dua var, duyan var…

Vesselam.

BİR GARİP HÜZÜN

Hayat hep garip bir dilemmaya sürükledi bizi. Severdik insanları ve tabi yıkılışları.. Çünkü hayatımıza giren her insan aslında koca bir yıkılış demekti. Kimse ilk tanıdığımız haliyle kalamadı; kalanlara ise yüreğimizin en özel köşesini tahsis etmekti bize düşen. Çok yaralar aldık ve her insanı o yaralara ilaç sanmaktı hatamız.. Sonra geriye dönüp baktığımızda sevdiğimiz insanlardan parçalar gördük; dertlerimiz de, hatalarımız da ve bilakis yaralarımız da. Sevmeyi mi sevdik yoksa yıkılışları mı bir daha düşüneyim. Şimdi ise bir hoşçakal ülkesi yüreğim.. Bir bir uğurluyorum herkesi. Kendi seçtiğim bu labirentte boğulmak üzereyken bir çıkış aramaktayım. Sonu ışıklı olan ve belki biraz parçalı bulutlu..

HEP SONRADAN….

Sanıyorduk ki hiç gitmeyecek … Hep yakınımızda olacak sevdiklerimiz. Söylemişlerdi de inanmamıştık; zaman göz açıp kapayıncaya kadar geçecek. Insanoğlu bunların kıymetini bilmeyi ne zaman öğrenecek?

Bu genç yaşımıza rağmen depremlere , sellere, patlamalara ve savaşlara tanık olabilecegimiz kimin aklına gelirdi? Yurtsuz yuvasız kalmanın acısını , haksızlıga uğramanın , adalet aramanın çaresizliğini insan yaşamadan bilebilir miydi? 

Annelerimizin “Anne olunca anlarsın” dedikleri gibi… Başka birinin “Başına gelmeyen bilmez” diyerek göz yaşı döktüğü gibi… Yaşamadan anlamıyor insan… Hep başkalarının başına gelir, uzaklarda bir yerlerde yaşanır sanıyor ve tabi ki yanılıyor.

Bu yaz sıcaktan bunaldık hep birlikte. Kirletirken, yok ederken düşünmedik ama nefessiz kalınca hep birlikte doğaya kaçtık, denize, pikniğe… Sevdiklerimizin kıymetini de sonradan anladık. Arkalarından agladik, onları ne kadar çok sevdiğimizi onlar yokken başkalarına anlattık. Kaybedince sahip olduklarımızın  ‘keşke’ ile başlayan cümlelerle sıraladık. Küçücük bir acı hatırlattı bize bobregimizin, kolumuzun kıymetinini. Hep başkalarının anlattığı hastalık hikayeleriyle karaciğerin, kalbimizin de bizden ilgi beklediğini. Yüzümüz kırışınca, enerjimiz azalınca gördük kendimizi ne kadar çok ihmal ettiğimizi. Kısıtlandığımızı hissettiğimizde gördük özgürlüğün önemini. 

Öğrenme vakti geldi olaylara zamanında müdahele etmeyi, olanı biteni anında ffark etmeyi.. Sevdiğiniz gitmeden söyleyin ne kadar çok sevdiğinizi. Kaybetmeden önce fark edin sahip olduklarinızın kıymetini.

 

Irem BEYHAN