Kitap İncelemesi

Yakma Zevki/ Fahrenheit 451

Kerosen. Nereden kulağıma çalınmıştı bu sözcük? Ah! Hatırladım. Geçenlerde Fransız mucit Zapata, kerosen yakıtını kullanarak uçan kaykayıyla Manş denizini geçmişti. İşte bu yakıt hem yapıcı hem yakıcı (!) olabiliyor. Nasıl mı? Eserin içeriğine bakalım; Fahrenheit 451’ de itfaiyeci Guy Montag isimli ana kahramanın kitapları “Kerosen”le yakışı anlatılıyor. Evet, yanlış okumadınız! Görevi yangın söndürmek olan itfaiyeciler eserin dünyasında yangın çıkaran bir birlik olarak resmedilmiş.
Kitabı okumaya başladığım ilk dakikada bile bana romandan çok öyküyü anımsatmıştı. Kitabın yazara ait olan son sözünde de haklı olduğumu anladım.Yazar romanına öykü olarak başlamış, sonradan eklemeler yaparak onu romana dönüştürmüş. Ancak bence uzun bir öykü kitabı yazmış Ray Bradbury. Romanın detaycılığına ve analitik yaklaşımına zaman zaman uymayan yerler bulunmasından dolayı bunu söyleme gereği duydum. Örneğin; Faber, eserde çok önemli bir kişi. Adeta kilit taşı. Ancak eserin sonunda onunla ilgili hiçbir bilgi verilmiyor. Çehov’un meşhur sözündeki gibi ilk sahnede görünen silahın sonraki sahnede patlaması kaçınılmazdır. Faber gibi birini ortaya atıp sonradan böyle biri yokmuş gibi yapamazsınız. Eserin sonuna kadar Faber’in atacağı adımı bekledim. Hiçbir şey olmadı. Bütün bunlara rağmen eser yapması gerekeni yaptı ve beni alıp kendi gerçekliğine ışınladı. Mildred’ın kendi mutsuzluğu da dahil hiçbir şeyi umursamayışına kızdım. Clarisse’e çok üzüldüm. Montag ile birlikte yeni öğrendiğim şeyler karşısında afalladım. Kısacası, eser oldukça keyifliydi. Tavsiye edebilirim. Herkese iyi okumalar diliyorum.

İki çocuktan İnsanlık Dersleri: Uçurtma Avcısı

Merhabalar,
methini bir süredir duyduğum bir kitapla çıkageldim karşınıza: Uçurtma Avcısı.
Hayatım boyunca o kadar çok kitap okudum ki sayısını unuttum bile. Ancak beni etkileyen kitap sayısı iki elin parmaklarını geçmez; bu eseri de ruhuma işleyen kitaplar arasına dahil ettim, gitti.
Kitap, insanı her anlamda çarpıyor; dilinin yalınlığı, kelime seçimlerinin ( çevirmenin gücü) yerindeliği, kurgunun titizliği, kahredici sahnelerin olabilecek en vurucu şekilde betimlenmesi, her şeyiyle kaliteli bir eser.
Yazar o kadar başarılı bir eser çıkarmış ki ortaya, size sadece yazdığı satırları okurken gözyaşı dökmek kalıyor.
Romanın içeriğine gelecek olursak, bir dünya düşünün; var olduğunu bildiğimiz ama görmek, duymak, tanık olmak istemediğimiz bir dünya…
Arkadaş olmalarının mümkün olmadığı bir dünyada arkadaştan öte olabilen iki Afganlı çocuğun birbirinin hayatlarına sarmaşık gibi dolanan öyküsüne tanık oluyorsunuz bu dünyada. Öykü, Afgan toplumunun karanlıkta kalmış kısımlarını gün ışığına çıkarıyor; Hazaraların (Moğol kökenli ırkların) vatandaştan sayılmadığı, “eşek”lerle bir tutulduğu bir toplumu resmediyor Yazar. Kitabın kurgu olduğunu unutmadan gerçekliğe bir not düşmek gerekirse; Afganistan’ın güneydoğusunda yaşayan “Peştunlar”, ırkçılığa kadar varan milliyetçiliklerine aşırı bağlılık gösteren bir ırk. Kitapta saf kan bir “Peştun” olan Emir, doğuştan “Ağa” lakabını kapıyor. Onun aynı süt anneden birlikte beslendiği, onunla aynı yaşlardaki hizmetkarın oğlu Hasan ise bir Hazara olduğu için sadece Hasan. Emir Ağa’nın kahvaltısını hazırlayan, ayakkabılarını cilalayan, Ağa’nın yarışmada kazandığı mavi uçurtmasını yakalayan Hasan…
Böylece kaderleri doğmadan çizilmiş iki saf çocuğun toplumun normlarına göre şekillenen hayatları, romanın eksenini oluşturuyor.
Sakın bu cümlelerimden sonra bu kitabın dostluk temasını işleyen biraz acıklı ama sevimli çocuk romanlarından olduğunu sanmayın. Gözyaşı garantili bir roman: içinde Taliban, tecavüz, savaş, mülteci, zorbalık kelimelerinin geçtiği psikolojik bir roman. İyi okumalar diliyorum.

“Senin bu kadar mutlu olmana, ancak senden bir şey almaya hazırlandıkları zaman izin verirler.”

“Çocuklar boyama kitabı değildir. Onları en sevdiğin renklere boyayamazsın.”

Tek bir günah vardır. Oda hırsızlıktır… Yalan söylediğin zaman, birinin gerçeğe ulaşma hakkını çalmış olursun.

ALBERT CAMUS-VEBA

1947 yılında yayınlanan Veba romanı; Cezayir’de Oran şehrinde yaşanan vebayı konu almaktadır. Veba salgını başladıktan sonra insanların yaşam ve ölüm arasındaki mücadelesini konu alıyor kitap. Öne çıkan karakterlerimiz ise; Rieux, gazeteci ve rahip.

Romanın karakterlerinden olan rahip bu vebanın insanların işlediği günahların neticesinde olduğunu düşünür ve bu görüşünü herkese belirtir. Fakat inançlı olmayan doktor bu görüşü çok saçma bulur ve vebanın bitmesi ve halkı bu illetten kurtarmak için tüm gücüyle çalışır. Sonunda her ne kadar başarılı olsa da vebanın bir gün tekrar gün yüzüne çıkacağını düşünür.

Kitabın içerdiği bazı sembolik anlamlara değinecek olursak; aslında yazar önce kitabın adını ‘Esirler’ olarak düşünmüş. Düşündüğümüzde ise aslında veba şehri esareti altına alıyor; hem maddi hem de manevi olarak. Şehrin kapılarının kapanması, şehre girenin çıkışına izin verilmemesi, insanların sevdiklerinden ayrı kalmak zorunda olmaları ve karantina altına alınmalarından dolayı tüm şehir halkı veba tarafından esir alınmış durumdadır. Vebaya yakalananların yanı sıra henüz vebaya yakalanmamış olanların da durumu içler acısıdır. Sonuç olarak; vebaya yakalananlar hastalığa esir olmuş durumdadır, henüz vebaya yakalanmamış olanlar ise özgürlükleri ellerinden alınmış bir şekilde şehre mahkum edilmişlerdir.

Şu da bir gerçek ki vebadan önce birbirlerine sevgi duymayan, samimi ilişkileri olmayan insanlar vebadan sonra bu şehirde insancıl duyguların önemini anlamıştır. Sevme ve sevilme duygusu önem kazanmıştır vebadan sonra.

Albert Camus her şeyi o kadar güzel ifade etmiş ki yine, günümüzde bile uyarlayabiliyoruz Veba’yı… Günümüzün vebası da teknoloji ve internet. Teknoloji çocukları, gençleri ve yetişkinleri esir almış durumda. Dilerim ki;  biz de çağımızın vebasına yenik düşüp onun esiri olmayalım ve aramızdaki güzel duyguları geliştirelim…

GÜNTER GRASS-YENGEÇ YÜRÜYÜŞÜ

İkinci Dünya Savaşı’nın son aylarında, 30 Ocak 1945 günü, Baltık Denizi’nde, Sovyet denizaltısı tarafından torpillenerek batırılan Wilhelm Gustloff gemisini, ölen yaklaşık 10 bin insanı konu alıyor kitap. Tarihe ışık tutan, bilinmeyenleri göstermeye çalışan bir kitap.

Günümüzde herkesin aklına batan gemi deyince Titanic geliyor ama çoğu insanın Gustloff gemisinden ve yaşanan faciadan, ölen binlerce insandan, o insanların yaşadıkları acıdan haberi yok.

Günter Grass geçmişle şimdiki zamanı harmanlayarak savaş öncesi ve savaş sonrasında yaşanan olayları anlatmış. Kitap da zaten adını yazarın konuları anlatış tarzından alıyor. Olaylar aynen bir yengecin yürüyüşü gibi çok hızlı ilerlemeden yavaş yavaş anlatılıyor, aynı yengecin yana doğru yavaşça yürüyerek ilerlemesi gibi…

Yazar o zamanlar yaşanan facianın insanları psikolojik olarak nasıl etkilediğini, sağ kurtulan insanların hala nasıl dün gibi etkisi altında olmasını derinden işleyerek anlatmış. Geçmiş ve şimdiki zaman geçişleri ve tarihi olayların detaylı anlatımı her ne kadar okumayı zorlaştırsa da sabredip elinizden bırakmamanız gereken bir kitap Yengeç Yürüyüşü. Kitabın ortalarında olaylara daha da hakim oluyorsunuz ve okumanız bir hayli kolaylaşıyor. O zaman yaşanan olaylara yakından şahit olmak, o insanların acılarını hissetmek ve daha fazla bilgi edinmek istiyorsanız okuyun derim. Çünkü gerçekten değerli bir eser.

Hayvan Çiftliği

Hayvan Çiftliği kitabında hayvanlar üzerinden tarihteki bazı olaylar ve ideolojiler eleştiriliyor. Kitaptaki Napoleon karakteri ‘‘eşitlik’’ kavramını git gide farklılaştıran diktatörleri temsil ediyor.

*İnsanlar gücün farkına varınca veya güçlerini artırdıkça herkesi hakimiyeti altına almak istiyor. Bu kitapta da insan yerine domuzlar kullanılmış.
*Hep böyle olmaz mı zaten? Bu olayları şu anda da yaşıyoruz. Bir algıyı değiştirmek istersen bir anda yapmayacaksın. Yavaş yavaş stratejik adımlar ile kavramların anlamlarını değiştireceksin. Bu konu 1984 romanında da ana konu ve kavram olarak karşımıza çıkmaktaydı.

Kitabın en son paragrafı en çarpıcı yeriydi ve beni çok etkiledi. Sizinle de paylaşmak istiyorum:

‘‘İçeride on ikisi de öfkeyle bağırıyor, on ikisi de birbirine benziyordu. Artık domuzların yüzlerine ne olduğu anlaşılmıştı. Dışarıdaki hayvanlar  bir domuzların yüzlerine, bir insanların yüzlerine bakıyordu ama onları birbirinden ayırt edemiyorlardı.’’

Ziyan Edilmiş Bir Aşkın Kefareti

Kefaret tek kelimeyle olağanüstü bir romandı. Kitaba başlarken çok iyi roman okuyacağımın farkındaydım ancak üst düzey bir dil kullanıma ve ağdalı olmasına karşın akıcı bir üslupla karışılacağımı düşünmüyordum. Öyle bir kitap düşünün ki edebi yönden her şeyi kusursuz olsun. İşte Kefaret böyle bir kitap.

1935 yılının yazında varlıklı Tallis ailesinin malikânesinde evin küçük kızı Briony Tallis, üniversite eğitimi aldığı Cambridge’den yeni dönmüş ablası Cecilia ile yine ablası gibi Cambridge’deki üniversite eğitiminden dönmüş evin hizmetçisinin oğlu ve Cecilia’nın çocukluk arkadaşı Robbie’nin arasında gerçekleşen tuhaf bir yakınlaşmaya şahit olur. Briony yaşıtlarına nazaran tuhaf bir çocuktur. Öyküler yazan, gerçekliği kendi iç dünyasında yorumlayan tam bir hayalperesttir ve gördüğü bu yakınlaşmayı anlamakta güçlük çeker ve bu durum onu bir yanlışa sürükler. O andan itibaren bu yanlış üç kişinin hayatını bir fırtınaya doğru sürüklemeye başlar. II. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla da bu fırtına giderek ivme kazanır ve önü alınmaz bir felakete dönüşür.

Ian McEwan’ın Kefaret’teki tek başarısı dil ve üslup değil. Karakterlerin iç dünyasını, çatışmalarını ve duygu değişimlerini de ilmek ilmek işlemiş cümlelerine. İnsanın eylemegeçmeden önceki karar alma aşamasında bilinçaltının karanlık dehlizlerine farkında olmaksızın yaptığı yolcuğu ve bu bilakis ahlaki açıdan kötücül bir eylemse eylemin o karanlık dehlizlerde nasıl olgunlaştığını da özellikle Briony’yi merkeze alarak ortaya koyuyor.Kitabın güzelliği bu kadarla da sınırlı değil. Ian McEwan ışığın, renklerin, mekânların betimlemeleri de çok güçlü yapıyor, adeta sözcüklerden bir tablo çiziyor. Kefaret hem yazmaya merak salanlar için ders niteliğinde hem de aşk, vicdan ve savaş hakkındaunutulmaz bir roman.

Kitabın birde 2007 yılında çekilmiş film uyarlaması (Atonement) da var. En az kitap kadar filmi de beğendiğimi söyleyebilirim. Nasıl ki bu kitap edebiyat sanatı bakımından güçlüyse film de sinema sanatı bakımından iyi işler orta koymuş. Özellikle kamera açıları ve tek planla çekilmiş Dunkirk sahili sahnesi olağanüstüydü.

https://www.youtube.com/watch?v=R-mbEPZXBsk&t=4s

Var Olma Eğilimi – E.M. Cioran

‘’Neye inanırsak inanalım, sanırım inancımızda bir kesinlik yoktur.’’

Kitabı, bu cümlemle özetleyebilirim. Kitap, size ciddi ciddi var olmanızı sorgulatıyor. Başınızı iki elinizin arasına alıyor, mutlak gerçeği sorguluyorsunuz; bir meczup aklıyla. Mesela bir isme sahip olmanız var olduğunuz anlamına gelmiyor. Hoş, biz her şeye bir isim koyar, ismini koyduğumuz varlıklarla, nesnelerle ideallerimizi yansıtırız. Tıpkı isimlerimizle anne- babalarımızın ideallerini yansıttığımız gibi. Özüne baktığımız zaman tam da dediğim noktaya dönüyoruz; ismimiz var diye ‘’Var’’  değiliz, isimlerimizle sadece birilerine sunulan etiketleriz; tanınmak, tanıtılmak adına…  Peki, bizi var eden nedir? İşte bu kitapta bu soruya ve türevlerine cevap arıyorsunuz. Kendinize karşı düşünmeyi öğreniyor, sorgu müptelası bir tavırla ‘’Giz’’i bulmaya çalışıyorsunuz.

İkide bir de mutlak var oluş nedir, Tanrı’nın ilk yarattığı şey nedir, dilenciler mi daha dürüst, onlara karşı burun direklerini asan bizler mi, özgürlük her daim güzel midir… gibi sorularla boğuşuyorsunuz. Bir kitabın çok sorgulatması onun görece kaliteli oluşundandır, diye düşünüyorum. Nihayetinde yazar, size her şeyi, armut piş ağzıma düş kıvamında değil, ey okur bu metindeki yazılanların günahı ne kadar benimse bir o kadar da senin olmalıdır diyor, yani onunla beraber yazmaya çalışıyorsunuz satırları.

Yanlı bir dünyada; kinsiz, kimliksiz, günahsız, inançsız olmak aslında söylenilenin aksine çok da kötü bir şey değildir. Neye inandığımızın, neye inanmayı tercih ettiğimizin bilincinde miyiz… Sadece bunu kendine itiraf edebilenler ve edemeyenler vardır, kanısına varabiliyorsunuz. Belki de varmıştınız ama bu kitapla farkında oldunuz.  Cioran tam da bu noktada insanı ve yaşamı iplik iplik dokuyor, var oluş eğilimleri üzerinden… Yeri geliyor sizi katman katman soyuyor, hatta arındırıyor benliğinizden. Belki biraz pesimist ama bir o kadar da aydınlık. Nihayetinde Cioran için her ne kadar karamsar dense de bilinmeli ki onun ışığı da karanlığından doğuyor, onun dipsiz boşluğuyla siz doluyorsunuz…

Alınlarımıza yazılan yalnızlıklar; bir de bununla baş ediyorsunuz. Evet evet doğru anladınız, alın yazımızla savaştırıyor, kaderine razı olmaya karşı çıkıyor yazar. Bu noktayı doğru anlayabilmek adına; kitabı mutlaka okumalı, bağlamdaki anlamını yitirmemelisiniz.

Son olarak Hasan Ali Toptaş’ın dediği gibi Cioran okumak iyidir. Çünkü onu okuduğumuzda kötü hissederiz.

‘’Kendimiz hakkında çok şey biliriz; öte yandan, hiçbir şey değiliz…’’

Zamanının Ötesinde: Azap Ortakları

İki yıl önce katıldığım hikaye yazma atölyesindeki hocamın tavsiyesiyle okumuştum bu kitabı. Tarihe ve isyanlara olan merakımdan dolayı konusu ilgimi çekmişti. 1973 yılında Erol TOY tarafından Şeyh Bedrettin Biyografisi denilebilecek bir şekilde kaleme alınır Azap Ortakları. Çok iyi yorumlarla karşılansa da gerek çıktığı dönem gerek 80 Darbesi başta olmak üzere sonraki dönemlerde sakıncalı ilan edilir, yazarı da ömrünün bir kısmını hapiste geçirir.

 

Kitap Osmanlı’nın kuruluş dönemi olan 14.yüzyılın ortalarında Rumeli’ye yapılan bir akınla başlar. Akıncılardan birisinin ele geçirdikleri kalenin kumandanının kızına aşık olması ve ardından onunla yaptığı evlilikten doğar Bedreddin. Asıl ismi Mahmud olan Bedrettin enerjik ve meraklı bir çocuktur. Öğrenmeye olan tutkusu en büyük karakteristik özelliğidir. Hayatını şekillendiren de bu olur zaten.

Eğitim çağına gelen Bedrettin Bursa’ya gider. Burada daha sonra Bursalı Kadızade Rumi adıyla anılacak olan Musa ile çok yakın arkadaş olurlar. Bursa’daki eğitiminin ardından öğrenme açlığını bastırmak adına Kahire’ye, Memlük Sultanlığı’na gider. Kahire’de eğitimleri sürerken hayatını tamamen değiştirecek olan, sultanın da saygı duyduğu mutasavvıf Hüseyin Ahlati ile tanışır. Bir yandan Hüseyin Ahlati’nin öğrencisi olan Bedrettin sultanın oğlu Ferenc’e İbni Haldunla birlikte hocalık yapmaktadır. İbni Haldun’un Mukaddime’sine de yardım eder. Bu kısım belki de yazarın romanına sürükleyicilik katmak için eklediği bir şeydir. Şeyhinin ölümünden sonra şeyhlik Bedrettin’e kalır ve öğrendikleriyle Anadolu’ya geçerek öğretilerini yaymaya başlar.

Şeyh Bedrettin’in Anadolu’ya geçtiği zaman meşhur Osmanlı – Timur Savaşı patlak vermiştir. Gittiği her yerde saygıyla karşılanan Bedrettin Timur tarafından da bir süreliğine misafir edilir. (Bu arada tarihi kurgularda çok yaygın olan çelişkiyi ben de yaşıyorum. Kitabı bir şekilde açıklamak isterken tüm olayları da anlatmak istemiyorum ancak bunlar bir şekilde yaşanmış bitmiş olaylar. Tarihi konular hakkında spoiler olmaz gibime geliyor.)

Ankara Savaşı’nın ardından Osmanlı’da otorite boşluğu oluşur. Edirne’de sultanlığını ilan eden Şehzade Musa, Şeyh Bedrettin’i kazasker olarak tayin eder. Aldığı emsal kararlar yüzünden aristokrasi diyebileceğimiz üst sınıf kendisinden rahatsız olmaktadır. İşin garibi Bedrettin akın hikayeleriyle, abdallarla, cavlaklarla birlikte daha eşitlikçi ve pagan gelenekleriyle yetişmiştir. Döneminde kendisine karşı olan beyler, bürokratlar ve üst düzey askerler de benzer geleneklerle yetişmiş ancak ulaştıkları zenginlik ve güçten dolayı geldikleri noktayı unutmuşlardır. Toplum daha sınıfsal dönüşümünü tamamlamadığı, eşitlikçi daha pagan geleneklere ait olduğu için Türk Aristokrasisi diyebileceğimiz bu sınıf işi kılıfına uydurmaya çalışmakta, Bedrettin’i küfürle, kafirlikle suçlamaktadır. ( Asırlardır değişmeyen taktik.)

Şehzade Musa’nın Çelebi Mehmet’e yenilmesinin ardından Şeyh Bedrettin hacca gitme bahanesiyle müritleri Torlak Kemal (Manisa) ve Börklüce Mustafa (Aydın) aracılığıyla isyan başlatır. İsyan sert bir şekilde bastırılır ve malum son.

İlk yıllarında üç cilt olarak basılan bu kitap 2008 yılında iki cilt olarak basılmıştır. Tarihe, sosyolojiye ve sınıf mücadelesine ilgi duyuyorsanız okumanız şiddetle tavsiye edilir.

İç Dünyamıza Bir Yolculuk: Tehlikeli Oyunlar

Kendisi başlı başına bir değer olan yazarlar ve ardında bıraktıkları eserler vardır. Gerek yaşadığı dönemde, gerekse ölümünden sonra bile değeri bilinen yazar olan Oğuz Atay bunlardan birisidir. Türk Edebiyatı’nı tek başına post-modern bir çizgiye taşıdığını düşünüyorum Oğuz Atay’ın. Gerek ele aldığı konular, gerekse üslubu onu gerçekten nevi şahsına münhasır bir yazar yapmaya yetiyor.

Oğuz Atay’ın birçok eserinde olduğu gibi burada da kahramanımız yazardan izler taşıyor. İyi bir eğitim almış, entelektüel ve farkındalığı yüksek bir insan Hikmet Benol. Bütün bu niteliklerinin yanında zaafları da olan yalnız bir insandır. Kadınlara düşkündür ve özgüveni yoktur mesela. Bu da onu daha çaresiz yapmaktadır. İçinde türlü fırtınalar kopmasına rağmen bunu fazla dışa yansıtamaz. Tüm hesaplaşmalarını düşünsel bir zeminde yapar. Kitabın içeriğini de Hikmet’in iç hesaplaşmaları oluşturur.

Yaşadığı gecekondu ve etrafında bulunan insanlar Hikmet’in dış dünyayla bağlantısını gerçekleştirir. Hüsamettin Albay, Nurhayat Hanım sayesinde Hikmet’in yaşadığına ikna olabiliyoruz. Eski karısı Sevgi ve aşık olduğu Bilge’yle olan ilişkileri ise yazarın üslubu sayesinde daha soyut bir düzlemde. Hikmet’in farkındalığı onun mutlu olması gerektiği anlarda bile mutsuz yapıyor. Amacına ulaştığında da huzursuzdur Hikmet.

Alışık olduğumuz hikayelere benzemez Tehlikeli Oyunlar. Hikaye geçişleri sisli, anlatıcılarla birlikte yazım teknikleri de değişkendir. Hikmet’in anlatımıyla başlayan bir bölüm bir anda yazarın anlatımına, düzyazı şiire ya da tiyatro oyununa evrilebilmektedir. Cümleler çok uzun ve bir o kadar da yoğun anlamlara sahiptir. Birçok sayfada adını koyamadığınız ama yaşadığınız garip duyguları bulup altını çizmek isteyeceksiniz. Kitabı olması gerekenden uzun bir sürede bitirmemin en büyük nedeni sanılanın aksine Oğuz Atay’ın noktasız uzun kurgusu değil aksine özümsenecek çok fazla cümleye sahip olmasıydı.

Yazımı fazla uzatmak istemiyorum sizleri sıkmamak için. Buraya hoşuma giden bazı alıntıları bırakarak sonlandırıyorum.

  • Eski silah arkadaşlarım da, bir akşam beni meyhanede yıllar sonra karşılarında görünce, önce sevinir gibi oldular. Masada biraz daha toparlanıp bana bir yer açtılar. Sonra hemen alıştılar varlığıma: Sanki terhis olmuşum da albayım, askere ilk gittiğim gün, filan meyhanede iki yıl sonra buluşalım diye verdiğim bir sözü tutuyorum. İşte o gözlerle baktılar bana. Aradaki zamanı sanki hiç yaşamamışım gibi davrandılar bana.
  • Yeniden tanışsaydık. Bir süre geçseydi. Gene görüşseydik. Herkesi tanıyorum oyna. (Ne kötü!) Kimse şaşırmıyor beni görünce. Tanımadıklarımı bile tanımış gibiyim.
  • Kölenin iyisi kötüsü olur mu? En iyi köle, aslında en kötü köledir.
  • Oysa bizim bütün güzelliğimiz, yaşantılarımızla düşündüklerimiz arasındaki acıklı çelişkinin yansımalarından ibaretti.

Uçurtma Avcısı – Kitap İncelemesi

Kitapla ilgili birkaç bilgi vererek yazıya başlayacak olursam;

  • Uluslararası çok satanlar listesine girmiş ve 8 milyonu aşkın kişi tarafından da okunmuştur.
  • Uçurtma Avcısı ismini alan bu kitap hem 2006 hem 2007’de Penguin/Orange Readers’s Group Ödülünü kazandı.

 

 

Yazar romana başlamadan önce bir sayfasında şu cümleyi belirtir.

‘Bu kitap, gözümün nuru Harisle Farah’a ve Afganistan Çocuklarına adandı.’

 

Bu kitap değil bir ödül daha bir sürü ödüllere layık derecede bir konusu olan bir kitap. Yaşamın tam ortasından alınmış herkesin hayatında yaşayabileceği etkileyici bir öyküsü var. Bu kitap sadece bir roman değil ihanetin sonucuna ilişkin bir roman, babalar ve oğullar yaşamından bir kesit sunan roman, zengin bir güzelliğe sahip ve zengin bir kültüre sahip bir roman. Kısacası su gibi akıp giden bir ömrün yaşamına ilişkin bir kitap.

 Emir ve Hasan birlikte aynı evde büyüyen çocuklardır. Aslında kardeştirler de diyebiliriz. Aynı evde büyüyen ve aynı sütanneyi paylaşmışlardır fakat yaşam standardı, düşünce yapısının da etkisiyle birbirlerine çok uzaktırlar. Emir varlıklı bir babanın oğlu iken Hasan o evde yaşayan bir hizmetkarın oğludur. Emir ve Hasan yaşamın içinde birbirleriyle çeşitli sorunlar yaşarlar. Daha sonra Sovyet işgali olunca emir ve babası ülkeyi terk edip California’ya giderler. Emir ülkeyi, Hasanı terk edince geçmişinden kaçtığını düşünür. Hayatta ne kadar çok sorunlardan kaçarsak kaçalım ne kadar çok geçmişimizden kaçarsak kaçalım bazen yine dönüp dolaşıp aynı noktaya geri geliyoruz ya. İşte tamda kitap aslında burada başlıyor.

Hasan elinde sonunda geçmişine, Hasan’a geri döner. Ama bu sefer başkaydı. Tamda olması gerektiği gibi. Olağan üstü bir dostluğun devamı niteliğinde. Hayat yine’ de bütün hatalara rağmen dostlukların yaşanabileceğini iyiliklerle dolu olabileceğini düşündüren bir roman.

‘Sevgi, dostluk her şeye rağmen bu dünyayı iyiliklerle dolduracak.’ Ümidiyle…

Sartre-Bulantı

Bulantı, 20.yy’ın en etkili düşünürlerinden Jean-Paul Sartre’ın ilk romanıdır. Varoluşçuluk akımını benimsemiş ve kitaplarında yer vermiştir.

Öncelikle sizlere varoluşçuluğu açıklamalıyım:

  • Varoluş özden önce gelir.
  • İnsan önce varolur ortaya çıkar sonra kendi özünü kendi belirler.  Bir bakıma insan kendi kendisini seçer. İnsan ahlak bakımından yükümlü sorumluluk sahibidir.
  • Bundan önce teolojik yaklaşımda ise Tanrı insanı yaratır ve sonra varolur. Buradaki sorumluluk tanrıya aittir.

Bulantı kitabında, romanın kahramanı Antonie Roquentin’in içinde yavaşça varoluşçuluğu oluşturan karakterinin dünya karşısındaki düşüncelerini anlatıyor. Başından ufak ufak, çok da abartılmayacak derecede olaylar geliyor. Bu olaylar karşısındaki tutumu ve düşüncelerini okuyoruz.

    Alıntılar:

  •   Anlam verilmek istenirse hayatın bir anlamı vardır. Önce hareket etmek,bir işe girişmek gerekiyor
  • Bir şey, sona ermek için başlamıştır.
  • Hiçbir şey değişmedi,ama yine de her şey başka bir biçimde var olup gidiyor.
  • Benim,varım,düşünüyorum öyleyse varım,varım çünkü düşünüyorum,peki niçin düşünüyorum?
  • Varoluş, insanın sıyrılamadığı bir doluluktur.

UMBERTO ECO-GÜLÜN ADI

İtalyan yazar Umberto Eco’nun dünya çapında büyük yankı uyandıran kitabı… kitabın ismine baktığınızda bir polisiye romanı olduğu aklınıza gelmez ama aslında bir polisiye romanı olan, içinde Ortaçağ dünyasını da barındıran muhteşem bir eser. Edebi olarak çok güçlü bir kitap asla polisiye havasında değil. Yazar cinayet aydınlanırken okuyucuyu tüm evrelere dahil ediyor ve bu şekilde okurken siz de kendinizi manastırın içinde hissediyorsunuz. Hala gözümün önünde manastır, kütüphane, mutfak… Betimlemeler o kadar güzeldi ki…

Kitabın adına gelecek olursak aslında yazar ilk başta “Suç Manastırı” adını düşünmüş ama sonrasında okuyucunun dikkatinin sadece polisiye bir öyküye odaklanabileceğini düşünerek bu isimden vazgeçmiş. Peki neden Gülün Adı? Yazar bu adı bir şiirden esinlenerek seçmiş ve şu cümlelerle neden Gül’ü seçtiğini belirtmiş:” Çünkü gül, simgesel bir şeydir ve öylesine anlamlarla yüklüdür ki, neredeyse hiçbir anlamı yoktur. Gizemlidir gül ve bir gül, güllerin yaşantılarını yaşamıştır; bir gül, bir güldür; bir gül, bir güldür…”
Kitabın en sonunda yazarın kitapla ilgili yazdığı 40 sayfalık bir deneme bulunuyor.

Yazar detaylı bir şekilde konu ve karakterlerden, kitabın adından ve yazma sürecinden bahsediyor bizlere… Herkesin kütüphanesinde kesinlikle bulunması gereken değerli bir eser.

Okumadıysanız listenize ekleyin.☺️

Sevgiler 💐