Köşe Yazısı

Güven Hissiyatı.

Kime sorsanız. Bu zamanda kimseye güvenilmez. ‘Kendime bile güvenemiyorum’, der durur. Daimî şekilde bu sözleri hem dillerde hem Kalplerde dolandırır durur insanlar. Bilemeyiz. Belki de haklılar değil mi?, diye düşünebilirsiniz. Anlıyorum. Fakat düşününce Allah’tan başka güvence ve garantimiz yoktur. O halde neden insanlara bağlıyoruz her olayı, her olanı. Bizim göremediğimiz onca hakikatı Allah var eder iken. Biz her zaman kendimiz yapıyor, kendimiz vesile oluyor ve ‘kendim’ yaptım diyebiliyoruz. Peki şunu neden unutuyorsunuz? Allah istemese bir adım dahi atamayız. O vakit aklımızda bulundurmalı, biz’e ancak Allah’ın istediği isabet eder. Ne ekseriyeti ne ekalli. Şöyle düşünün; istediğiniz bir şeyi elde etmek için onca çaba sarfedersiniz bir önceki yazımı okudu iseniz anlamışsınızdır. İnsan her istediğini elde edemez. Bu inkar edilemeyen bir Ayet-i Kerimedir. Öyleyse biz neden bizi her şeyimizi en ince teferruatına kadar yaratarak mahlukatın en şereflisi olarak adlandıran Allah’a bağlayamıyoruz kendimizi. Gönül bağımızı Allah’a teslim edemiyoruz. Demek ki bizi bu dünyadan alıkoyan unsurlar engeller var değil mi? Evet dünya da yaşıyoruz. Dünya var ama bu bir geçici rüyadan ibaret unutuyoruz. Burası geçici fani alemin hatalarını, bedelini baki olan Ahiret’e saklıyoruz öyle mi? Ne delilik, der Şair bunu idrak ettiği zaman. Sizde idrak edebilirsiniz. Sadece Gözümüzü (Kalbimizi) açmamız gerek. Kendinize yardımcı olabilecek sadece sizsiniz. Siz idrak etmeden size anlatılsa dahi duymazsınız. ‘Mühürlü Kalp diyor Ayet-i Kerimede demek ki Kalbin Anahtarı var mecazî anlamda. Ve bu yerde anladım ki; insan Allah isterse ancak görebilir. Bir Halifelerin en adaletlisi olan Ömer bin Hattab’ı düşünelim. Yol’u bir Peygamber’i öldüreceği hevasıyla dolup taşmış bir insanla geri döndüğünde kendini Gül bahçesinin ortasında buldu. Yani gittiğimiz yolların sonunu ancak Allah bilebilir. İnsan’a mahsus değil bu. Bu husûsiyet yalnız Allah’ındır. Biz’e düşen pay Allah’ın halk ettiklerine razı olmak. Ancak böyle Allah bizden razı olur. Razı olacağı an bizim onun bize nasip ettiklerine razı olduğumuz an ve onun için yaptığımız her ameldir. Fakat bu bizim haksızlığa kötülüğe boyun eğmemiz gerektirdiği anlamını taşımaz. Aksine insanlar’a yardımda bulunup elinden geldiği kadarınca ihlaslı amel işlemeli anlamına gelir. Nitekim hayrı da şerri de yaratan Allah’tır. Biz sinelerimizi sebepleri halk eden’e bağlamayı bilmeliyiz. Bilmez isek insanların ellerinde harabe olur, sonumuz ziyan olur. 

ALGILAR VE YARGILAR

Bir insanı kendini sorgulayacak duruma getirmek ne kadar kötü.Şu açıdan insanın bazı hususlarda kendi iç muhasebesini yapması,özeleştirisini yapması son derece doğaldır aynı zamanda kişi için yararlıdır.Ama iş kişinin kötü,çirkin vb. gibi olumsuz sorgulamalarına varırsa durum vahimdir.Toplumun algı ve yargılar sistemi çoğu birey için zorlayıcı olabiliyor.Kimin için iyi kimin için kötü veya kimin için güzel kimin için çirkin? Yıkılmayan düşüncelerin ağırlığı altında zamanla herkes ezilmeye başlıyor. Kişinin bireyselliğe kayma serüveni de burda başlıyor belki de. Koskoca toplum bir kişiyi içine sığdıramıyor ve kopuş orda başlıyor. Herkesin herkes hakkında fikrinin olduğu bir toplumda yargılanmış ve hükmü çoktan verilmiş bireyler özgür olabilmek ve tüm bunlardan kaçabilmek adına kendi iç dünyasına dönüyor ve oraya sığınıyor. Toplumun el birliğiyle yaptığı bu düzende bazı şeyler değişmedikçe kimsenin söz hakkı doğmuyor. Bazı algı ve düşünce sisteminin ve bundan kaynaklanan yargılar düzeninin değişmesi gerekiyor. Yoksa toplum daha çok insan kaybeder..

Bizler Sanatken

Günler akıp geçerken benliğimizi unuttuk sanki.
Ne akan suyun ne doğan güneşin bir anlamı kaldı.
Oysa bizler eğlenceyi keyfi yaratırız ve insani çıkarlarımız uğruna hepsini bir çırpıda yoka sayarız.
Sanki artık vicdanımızın sesi kısıldı ve taştan bir silüet edasıyla monoton günlerimizin tadını çıkarıyoruz.
Günümüz güzel geçmediyse bir yığın küfür ve güzel geçtiyse de şanstan sanıyoruz.
Her şeyin bir anlamı olduğunu unutuyoruz yaratılışımızdan bir sanat eseri olduğumuzu unutuyoruz.
Kendilerimize ve çevremize dayattığımız kurallar,beklentiler ve sosyal farklılıklar ile ruhlarımıza ızdırap çektiriyoruz.
Oysa her sabah doğan güneşe şükredip, ellerimizi göğsümüzde birleştirip önce kendimizi iyiliklere inandırsak başka sabahlarda da buhranlık çeker miydik, başka yarınlarımızda üstüne sisler ve kara bulutlar çökmekte olan dünyamızı umutsuzluk içerisinde bırakır mıydık, sanmam Umut var oldukça bu dünya bir tuval ve bizler üstündeki fırça darbeleriyiz ve bütünümüz bir sanat.

Kırık Dökük

Nasılsın, ben Öylesine Biri olarak sanırım iyiyim ya da öyle olduğumu düşünüyorum. 
Bugün bu platformu keşfettim. Benim için yazmak her zaman farklı dünyalara ait olan bir kapıyı açmıştır. Ya da okumak, hobi değil bir ihtiyaç. İnsanlar nasıl hayatta kalabilmek için yemek yeme ihtiyacı duyarlarsa benim içinde kitap okumak aynı yola çıkıyor. Nefes alıyorum. Oku ,telefonunu bırak sadece oku. Vazgeçtim belki de online olarak okumayı seviyorsundur o zaman telefonunu bırakma. Nasıl okursan oku yeter ki oku .Kendini yalnız mı hissettin kitap oku. Sorunların mı var kendini kitaplara bırak onlar seni bir çıkışa ulaştırır. Kimseye ihtiyacın yok sadece sana belki de bir yoldaş gerekli o da çok uzakta değil. Burada denemiş biri olarak söylüyorum günlerim kitap okumak dışında sadece temel ihtiyaçları gerçekleştirerek geçiyor. Bu durumdan hiç bir zaman şikayetçi olmadım. Sadece seviyorum.
Kahveni, kulaklıklarını ve kitabını alıp pencerenin önüne geç ve mümkünse camını aç. Bu güzel kar soğuğu seni üşütürken kahven, müziğin ve kitabın senin içini ısıtsın yeter ki ona izin ver. Bu yazıyı paylaştıktan sonra kitabıma kaldığım yerden devam edicem. Sende bana eşlik et belki bir daha ki sefer beraber aynı kitaba başlarız kim bilir. 🙂
Hayat
13.1.21
Öylesine Biri

SEKÜLER ZİHNİYET ve MEDENİYETSİZLEŞME SORUNU

Bağlı olduğumuz toplumun ahlaki yozlaşma ve medeniyet düzeyi olarak çökmesi iki yüzyıldır kendimizi kaybedişimizden kaynaklıdır. Toplumun girdap olarak içine düştüğü bu buhranlı süreç, esasen 3Z kuralını kaybedişimizdendir.
-Müslüman ZİHNİnin çökmesi.
-Müslümanca ZEMİNin çökmesi.
-Müslüman ZAMANın çökmesi.

3Z unsurunu kaybedişimiz bize medeniyetsizlik olarak yansıdı. Seküler kafaların ve toplumun zamansız, zeminsiz ve zihinsiz bir dünya arzu etmesi İslam dünyasını köksüz hale getirdi.

İslamın hayat bulması, hayatın sürmesi ve hayat sunması beklenenden çok ama çok kısa sürede gerçekleşti. İslam hakikatinin hayat bulma evresi Mekke Sürecinde ; hayat sürme evresi Medine Sürecinde; hayat sunması ise ( ilim-irfan-ahlak-düzen-kanun-ticaret hayatı-siyaset..) medeniyet sahnesinde karşımıza çıktı. Tıpta, siyasette, toplumsal düzende yani medeniyetin inşasında İslam hakikati unutmayacağımız 3Z kuramında yaşadı.

3Z kuramının çökmesi, medeniyet hızımızın yavaşlaması, seküler zihniyetin toplumda son yüzyılda iyice tavan yapması 2 ana meseleyi önümüze koydu..
– Temsiliyet Sorunu..
– Teslimiyet Sorunu..

Temsiliyet Sorununda karşımıza İslam Medeniyeti’nin  müslümanca kurulan kurumlardan mahrum bırakması karşımıza çıkıyor. Bir medeniyet var ama bir yada bir kaç kurumla temsil edilmiyor. Yani temsiliyette bir boşluk var. İşte bu boşluğu seküler kurum ve şahıslar dolduruyor.

Teslimiyet sorununda karşımıza kurumlardan çok insanın kendisine sorduğu tek soru çıkıyor: İslam’a mı teslim olduk yoksa dünyaya mı?

Bu soruya verdiğimiz cevap aslında temsiliyet sorununu;
temsiliyet sorunu ise yaklaşık iki yüz yıldır kendimizi kaybedişimizi ; kendimizi kaybedişimiz ise zaman-zemin ve zihin olarak çöküşümüzü sağladı ve sağlamaya devam ediyor.
Bu durumun tespitini  yaparken sormamız gereken soru şu:
Bir insandan, bir medeniyet inşaa olabiliyor ise insan bunun ne kadar farkındadır?

Selam, dua ve muhabbetle..

OSMANLI DEVLETİ’NDE SAAT KÜLTÜRÜ

Daha evvel ki yazılarımızın bir kaçında Osmanlı Kültürünün kadim bir kültür olduğuna dikkat çekmiş ve çarpıcı örneklere yer vermiştik. Medeniyet teferruatta gizlidir sözü her manasıyla Osmanlı Medeniyetine sirayet etmiş vaziyette.. Maalesef günümüzde birçok medeniyet göstergesi olan değerleri yitirmiş olsakta  merhum Halil İnalcık hocanın dediği gibi ‘bu hazineden habersiz kör topal yaşıyoruz onun üzerinde..’
Osmanlı kadim bir medeniyet eşsiz bir kültür.. Yazının asıl konusu olan ‘saatler’ mevzusuna geçmeden evvel duyup hayretler içerisinde kaldığım bir bilgiyi paylaşayım..
Osmanlı’da bine yakın vakıf varmış.. Düşünün bir medeniyeti besleyen en mühim unsurlardan biri olan vakıf müessesine ataların verdiği önemi..
Bu bir değerli bilgi olarak yazının burasında kalsın..
Biz dönelim konumuza..
Bu kadim medeniyetin en vazgeçilmez unsurlarından birisi de saatler imiş..
Nasıl?
Bir kısa bahsedelim..
Osmanlı medeniyetinin genel özelliklerinden biri de kadim olanı ile moderni,dini değerler ile dünyevi olanı güzel bir şekilde harmanlamasıydı.
Saat unsuru özelinde bu ifadeyi düşünürsek;döngüsel zaman ile çizgisel zamanı,alafranga saat ile alaturka saati bağdaştırıyordu. Bu harmanın son demlerine şahit olan Ahmet Hamdi Tanpınar en mühim eserlerinden biri olan ‘Saatleri Ayarlama Enstitüsünde’ kadim hayatımızın saat üzerine kurulu olduğunu söylüyordu.
Saat, dünyevi başarı ve zamanın göstergesinin yanında uhrevi bir öneme de sahipti.. ‘Günde beş vakit namaz,iftar,sahur ve her türlü ibadet saatle idi..
Saat dünyevi dakikaları sayma aracı değildi yanlızca Allah’ı bulmanın en sağlam çaresiydi ve bu sıfatla eskilerin hayatını bu nokta da idare ederdi.
Hatta saat kavramı Osmanlı medeniyetinde müesseseleşmiş.. Bazı kentlerin camilerinin avlularında muvakkıthaneler yaygındı..
Muvakkıthane kelime anlamı olarak ‘vaktin belirlendiği hane’dir.
Namaz vakitlerinin belirlendiği,takip edildiği hatta ufak çapta astronomi çalışmalarının yapıldığı yerlerdi.. Yapı olarak çok büyük olmayan 2 odalı mekanlardı.
Ayarlı-ayarsız saatler üzerine de düşünülmüş hatta belli oranda anlamlar yüklenmişti.. Saatin hem dünyevi hem de uhrevi bir mahiyeti vardı ayarlı yada ayarsız oluşu da derin anlamlar içermişti..
Hatta muvakkıt Nuri Efendi ‘Ayar saniyenin peşinden koşmaktır..’ diyor bozuk saatleri hasta insanlara benzetiyordu. Hasta,tabiatı gereği mazurdu.
Ancak ayarsız saatler başka..
O apacık bir suçtu ve ağır bir cürümdü..Hatta Nuri Efendi ayarsız saatlerin insanlara vakitlerini israf ettiriyor şeytanın en büyük oyunlarından biri olduğunu söylüyordu.
Ayarlı saatler hem dünyevi hemde uhrevi saadetin kapısını açardı.Ancak devletimizin çöküşü ile saatlerimizin ayarsızlığı paraleldi sanki.. Refik Halid Yenicami saatlerinin işlememesi karşısında büyük bir hüzne kapılıyordu..
Adeta alafranga saat ve alaturka saat edebiyat temsilcilerimizi de ikiye bölmüş vaziyette idi.. Saatlerin ‘eski zaman’ ölçenleri Ahmet Haşim’in;’yeni zaman’ ölçenleri ise Ahmet Mithat ile Ahmet Hamdi Tanpınar’ın gözdesiydi.
Kadim şahsiyetlerde  saat kavramı o kadar mühim ve müstesna bir yere sahipti ki  ‘sahibi saati değil saat sahibini ölçer.’ derlerdi.
Saat kavramı bu kadar müstesna bir yerde iken hatta muvakkıthane formunda müessese haline gelmişken Avrıpa’da meydana gelen saat kulesi akımından Osmanlı Devleti’de etkilenmiştir. İkinci Abdülhamit dönemine denk gelen bu akım da Sultan Hazretleri emriyle 9 adet Saat kulesi yapılmıştır..
-Yıldız Saat Kulesi
-Dolmabahçe Saat Kulesi
-İzmir Saat Kulesi
-Bursa Saat Kulesi
-Çanakkale Saat Kulesi
-Kayseri Saat Kulesi
-Bilecik Saat Kulesi
-İzmit Saat Kulesi
-Kastamonu Saat Kulesi (Sürgün Saat)

9 güzide şehre yapılan bu muhteşem eserler kentlerin simgesi haline gelmiştir.
Kayseri’de yapılmış olan saat kulesi Selçuklu mimarisine göre şekillendirilmiş;muvakkıthanesi olan tek saat kulesidir.
İzmit Saat kulesi ise 4 katlı olması hasebiyle en uzun saat kulesi olup,4 katında da farklı mimari yapıları barındıran saat kulesi olmuştur.
İçlerinde ki en garip hikayeye sahip olan saat kulesi ise Kastamonu Saat Kulesidir.
İstanbul Saray Burnu’nda bulunan saat zamansız çalan çanından dolayı Padişahın cariyelerinden birinin çocuğunu düşürmesine sebep olur ve İstanbul’dan Kastamonu’ya sürgün edilir. Bir diğer adı ise Sürgün Saat olarak anılır.
Saat kavramı medeniyetimizde mühim bir olgudur. Kaybettiğimiz bir değer ve ne yazık ki sadece kolumuza taktığımız yada evimizin duvarında olan dakika ve saniyeyi gösteren  bir aygıt konumuna geldi. Kadim medeniyette vazgeçilmez bir yere sahipti ancak günümüzde ne yazık ki o eski ihtişamına sahip olmadı…

Selam dua ve derin muhabbet ile..

 

 

 

 

 

Hüzne müptela gönüllere Ab-ı hayat

Batan bir diken bile olsa, müslümanın başına gelen her bir musibeti, Allah onun günahlarına kefaret kılar.                                 |Buhari, Merda, 1|

Musibet, acı, hüzün aslında mutluluk dinamiğini oluşturur. Herşey zıttıyla bilinir mutluluğu yaşamak için hüznü hissetmek yaşamak gerek. Bizi canlı tutan bu duyguların yaşanılmasını istememek bir nevi yaşamamayı istemektir. bu durumda yaşayan bir ölüden farksız kalırız. Vuku bulan her hadise muhakkak ki hikmeti vardır, hikmetsiz hiç bir durum hasıl olmaz çünkü Allah |c.c| boş ve gereksiz iş yaratmaz.

[لا تَحْزَنْ إِنَّ اللَّهَ مَعَنَا]
“Üzülme, Allah bizimledir”|tevbe,40|
yaşam sürdüğümüz bu darı dünyada sıkıntılarla cebeleşmek elbette kaçılmaz bir durum, bu durumda sebat gösterip sıkıntıya değil de sıkıntı ardından gelecek olan sadeti zihinlerimizde tasavvur etmek ruhumuza bir nebze de olsa şifa verecektir.
Hayatın buhranına karşı savaşlar verip galip gelmeye çalışmak oldukça enerji tüketir. Bu durumun üstesinden gelememek ayrı bir boşluğa sevk ediyor tabi bu kaçınılmaz bir şekilde kısır döngüye haps ediyor. Kanaatimce benliğimizde hasıl olan bu duyguyu nasıl ki mutluluğumuzu yaşarken sevinç duyuyorsak aynı zamanda üzüntümüzü, hüznümüzü yaşarkende sevinç duymalıyız şairin dediği gibi “insan bastırdığı duygunun esiri olur” dolayısıyla kendimizi kasmadan mutluluğumuzu yaşar gibi üzüntümüzüde yaşayıp vaktinde misafiri uğurlamak en mantıklı davranış olucaktır.
Neticede betonlaşmış şehirde hissizleşmiş âdem ile  doğallığını  yitirmiş  bir hayatın serüveninde miskin olmamak elde değil. peygamberin s.a.v sünneti olan, insanın ruhuna, kalbine hitap eden sadelikten kendimizi yoksun bırakıp, aldatıcı bir sevgiliden farksız olan, göz kamaştıran dünyanın kabartma tozuna bulanmak insanın ayarında mevcut olmayan yeni bir iletişim eklemek gibi fıtratımıza aykırı, ters orantılı olan bu durumu yaşamaya çalışmak ayrı bir bunalıma sebep olur. Kulaklarımıza aşina olsada hatırlatmakta muhakak ki fayda vardır şöyle ki;  “Resulullah s.a.v efendimiz sevinince toprağa üzülünce gök yüzüne bakardı, toprakta tevazu gök yüzünde ferahlık vardır”.  bu durumlarda helak edici yeise, hasta edicek üzüntüye  kapılmak yerine resul-i kibriya efendimizin tavsiyelerine kulak verip yanlış kalıplaşmış düşünce yığınını bırakıp tembihlere göre şekil almamız daha makule geçecektir.

(Sıkıntılı iken “Hasbünallah ve ni’mel-vekil” deyiniz!) [İ. Merdeveyhi]
Kur-an’ı kerim okumak dinlemek, sadaka vermek, güzel kokular ve temiz giyinmek, başkasının sıkıntısını gidermek, doğayla buluşmak, su, kuş sesleri dinlemek, yakın bir arkadaşla hasbihal etmek, dünya ve ehiretimize fayda sağlicak meşgaleler edinmek, ruhumuzu kalbimizi sukûnete eriştirir. tevekküle sarılıp filizlenmeyi beklemek en doğru adım olucaktır.

“Dünya uğrunda mahzun olmaya değmez” Şeyh Muhammed Muta Haznevi |k.s|

BİR FETİH’DEN FAZLASI OLABİLMEK..

Ne güzel demiş o alemlere rahmet olan rahmeten lil alemin;

” لَتُـفْتَحَنَّ  الْقُسْطَنْطِينِيَّةُ فَـلَنِعْمَ  الْأَمِيرُ  أَمِيرُهَا،  وَ لَنِعْمَ الْجَيْشُ  ذَلِكَ  الْجَيْشُ”
“Letüftehanne’l Kostantıniyyete, ve le ni’mel emrü zâlike’l emr, ve le ni’mel ceyşü zâlike’l ceyş”
“İstanbul mutlaka fethedilecektir. Onu fetheden komutan ne güzel komutan, o ordu ne güzel ordudur.”
Konuya tam da buradan girmek aslında en doğru olan..
Girizgahı uzatmadan gelişme kısmını çokça tutarak.. Çünkü cümle sözlerin en güzelini Hadis-i Kutsi’de Efendimiz buyurmuşlar..
Bir müjde..
Bu müjdenin ardına nice ordular,nice komutanlar nice sultanlar düştü..
Ama sadece birisi muzaffer oldu..
‘Ya ben İstanbul’u alırım,ya da İstanbul  beni alır..’ diyerek kartal bakışlarını dikmişti o karaya..
Kendi hesaplamalarıyla döktürmüştü Şahin Toplarını..
İstanbul bir nazlı gelin gibi bekliyordu ve Padişah’da bunu çok iyi biliyordu..
Kimine göre cenk meydanıydı burası ama Sultan için bir düğün yeriydi..
Öyle ki bu düğün murada ermeliydi..
Hatta Haliç bile zincirlerinden kurtulmalıydı bugün..
Öyle de oldu..
72 gemi karadan yürüdü o gün..
Bir yanda Şahin Topları döverken surları bir yandan cengaverler tırmanıyordu surları..
Ama bir gecenin şafağı söktüğünde 72 parça donanmanın tamamı Haliç’i özgürlüğüne;İstanbul’u o kutlu sahibine teslim etmek için karadan yürümüştü..
Görenler buna inanamadı..
Bu gün bu düğün yerinin her yanında başka başka destanlar yazıldı..
Bir yanda eşi benzeri görülmemiş Şahin Topları..
Diğer yanda Haliç’e karadan yürüyen 72 parça donanma..
Ama diğer yanda bir başka destan var ki..
Vücudunda sayısız ok saplanmış;yine de üç hilal sancağı surlara dikmeyi başarmış ve yine bırakmamış Ulubatlı Hasan..
Bir düğün..
Bir cenk meydanı..
Tarih değişti..Dünyanın gidişatı bir anda değişti..
Çağ açıldı çağ kapandı bu cenk meydanı ile..
1000 yıllık bir imparatorluk çöküp yiterken yepyeni bir serüven başladı diğer yanda..
Bir müjde hakikat oldu..
Sultan surların önünde bir cenk meydanına baktı..
Etrafında Devlet-i Ala’nın kurmayları..
Yanında hocası..Akşemsettin Hocaefendi..
Şehre yavaşça yakınlaşırken Konstantin’in nazlı bir yar gibi onu beklediğini biliyordu..
Surlardan içeri girdiğinde dudaklarında Besmele vardı..Gönlünde ise bin şükür dua..
Bizans’ın zülm görmüş halkı yeni hükümdarlarını karşılamak için iki yandan çiçek atıyorlardı bu heyete..
Sultan Mehmet daha 21 yaşında idi..
Akşemsettin ise heybet-i vakar.. Sultanı Akşemsettin Hoca sanarak çiçekler ona yöneldi..
Mübarek mahcup olarak işaret edip:
-Sultanımız.. diyerek Sultan Mehmet’i işaret etti..
21 yaşında cihanı değiştiren, bir Peygamber müjdesine nail olan,çağ açıp çağ kapatan Sultan ise atını durdurdu.. Ve buyurdu:
-Hünkar biziz amma çiçekler ona layıktır..
Bu mübarek gecenin üzerinden 564 yıl geçti..
İstanbul tüm İslam alemi için hala aynı göz bebeği..
Türkiye’miz için ata yadigarindan ziyade bir müjdenin gerçekleştiği yer..
Fethin yıl dönümü kutlu olsun ey okur..

Çok kitap okumak mı ? Verimli okumak mı ?



1984’den bir alıntı yaparak başlamak istiyorum; “En iyi kitaplar insana zaten bildiklerini söyleyen kitaplardır.” Bu sözü açıklamak istiyorum. Okuma alışkanlığını erkenden kazanmanın gerçekten çok önemli olduğunu hepimiz biliyoruz. Çocuk yaşta okuduğumuz eserler ufkumuzu açar ve hayal dünyamızı genişletir. Ben çok okumaktan değil de verimli okumadan yanayım. Bir eseri okurken yazarın bunu neden yazdığını düşünürüm, betimlemeleri dikkatle okurum, yazarın hayal gücünden azda olsa bir şeyler almaya çalışırım. Düzenli ve ölçülü kitap okumak bence eserlerin değerini anlamamızı sağlar. Bir yazar eserini ortaya çıkarırken onu uzun zaman yaşatır ve onunla bir bütün olur. Bizimde okurken karakterle yaşamamız ve o dünyaya gerçekten dahil olmamız gerekir. Her kitap okuduğunuz döneme göre farklı etkiler gösterebilir. Bizler öncelikle düşünmeyi öğrenmeliyiz ve kendi düşüncelerimizi ortaya çıkarmalıyız. Çünkü George Orwell’ın dediği gibi en iyi kitaplar bize bildiklerimizi anlatıyorsa bunlar bir hikâye bir eserle gerçekleşiyor. En önemlisi insan kendini yetiştirmeyi ve öğrenmeyi öğrenmelidir. Düşüncelere ancak birden çok kapı açmalıdır kitaplar. Bir alıntıyla yazdıklarımı desteklemek ve bitirmek istiyorum. “Bazı kitaplar tadılmak, bazıları yutulmak, bazıları ise sindirilmek içindir.”

Teknoloji ile yaşam

  • Elimizde ki faaliyetler nimet mi? nikmet mi?

Günümüzde modern bilim dünyasında ön planda yerini alan teknoloji, internet gibi faliyetlerin elbette inkar edilemeyecek düzeyde. İnsanın yaşam hayatında pek fazla yararı, faydası mevcut konumdadır.
Yaşam kalitemizi aynı zamanda konfor alanımızı genişletmektedir. Faydalarını sayfalara,satırlara başlık adı altında sığdırmak elbette güç olur. Kısaca özetlicek olursak; evlerde, iş yerlerinde, kurumlarda, tıp alanında dahi pek çok yerde rastladığımız bu faliyetler bizler için birer zaman, enerji, iletişim ve ulaşım adına büyük bir nimet teşkil etmektedir.
Lakin bu araç ve gereçler yalnız faydalarıyla değil, pek çok zararlarıyla da karşımıza çıkabilmektedir. İnsan hayatında bu araç ve gereçleri (tv,internet, telefon,tablet) kontrolsüz kullanıldığı takdirde sosyal, ruhsal, fiziksel ve psikolojik çöküşler yaşar.
Bu buluşlar etkileşim ve iletişimde öncülük sağlarken bir diğer taraftan da Asosyal bireylerin,fertlerin oluşumuna sebebiyet vermektedir.
••
kontröl dışı kullanma hasebiyle insan üzerinde ki olumsuz etkenleri irdeliyelim.
bağımlı kimselerde; agresifliğin artması, gerginlik,kaygı ve stresin çoğalması, ikili ve sosyal ilişkilerinde problemler yaşaması, iştah problemleri, zihinsel ve bilişsel geri kalması, öz benliğine dair sorunlar yaşaması, görme bozuklukları, sırt ve boyun ağrıları, uyku düzensizliği, duygu bozukluğu gibi pek fazla sorunların meydana çıkmasını sağlamaktadır. Allah’ın bizlere bahşettiği olağan üstü nimetlerinden olan “Aklı” bu buluşlarla gereğinden fazla haşırneşir ederek dünya ve ahiret saadetimizi sağlıyacak ilimlerden,bilgilerden kendimizi yoksun bırakarak tembellik,üşengeçlik, hevaperestliğe yönlendirmek hem Allah’a hemde benliğimize yapacağımız büyük bir nankörlük olur. İnsan eğitiminde olumsuz etki yaratan bu faliyetler beyinleri ve bedenleri işgal altına alıp dar düşünceli, üretmeden tüketen ve hayatlarını, duygularını bu illete bina etmiş bir neslin türemesi insanlık adına büyük bir tehlike uyandırıyor,barındırıyor.

Bağımlılık mevcut ise şayet kendimizi bu esaretten kurtarmak adına programlar belirleyerek aktiviteler hazırlamaktır. Misal, Allah’a karşı kulluğumuzu en güzel şekilde yerine getirmek için günlük adaplar belirleyerek (Namaz,kur-an,evrad ezkar) bunları hayatımızın ilk alternatifi haline getirerek tedric etmek, bunlar dışında geleceğe dair hedefler belirleyerek o istikamet üzere çalışmalar yapmak, fiziksel, ruhsal, bilişsel eksiklerimiz var ise bunları gidermek adına çalışmalar yapmak, kitap okumak, makale yazmak, hobiler edinmek sevdiklerinizle vakit geçirmek.. vs. örnekleri çoğaltarak kendinize ait plartform dizayn ederek hem bendinize ve insanlığa, ümmete faydalı, yararlı, üretken birer fert haline gelmek için çalışmalar yapıp aynı zamanda seciyemizi en güzel alışkanlıklarla bezeyerek üzerimize bunları borç bilerek uygulamalıyız. Unutulmamalıdır ki elimizde ki nimeti hadsiz, hududsuz, kullanırsak nimet bildigimiz bu buluşlar birer nikmet halini alır.

Birbirimizden Sorumluyuz

   Kenetlenelim bize

Nûman bin Beşir |r.a|’tan rivayet edildiğinde göre Resulullah |s.a.v| şöyle buyurmuştur;

“Mü’minler; birbirlerini sevmede, birbirlerini merhamet ve şefkat göstermede, tıpkı bir organı rahatsızlandığında diğer organları da uykusuzluk ve yüksek ateşle bu acıyı paylaşan bir bedene benzer.” ▪müslim, Birr,66▪
Hadisi serifte verilen mesaj ; Ey Müslüman, kardeşinin derdiyle dertlen!

İbret nazarıyla şöyle bir islami coğrafyalara bakındığımızda; zulmün altında inleyen kardeşlerimiz, yetim kalmış yavrularımız ve Anne babalarımızın kollarındaki cansız bedenleriyle ahiret hayatına intikal etmiş yavrularımızı görüyor, şahit oluyoruz…
Gözü yaşlı, feryat figan eden gönüllere ab-ı hayat timsali bir nebzede olsa su serpip yüreklerindeki ateşi, acıyı dindiremediğimiz ne yazıkki çok aşikar.

Evinden barkından, işinden gücünden tüm hayatı zindana uğramış mü’min kardeşlerimiz, merhametten yoksun cani pençeler arasında ölüm-kalım savaşı veriyor. Sefalet kol geziyor, çaresizlik son raddeye gelmiş. nerde.. nerede mü’min kardeşlerimiz diye Arş-ı âlyı titretiyor. Lakin bizler gafletin bataklığında, batının modernizm hayatını yaşamak için, gösterişe kul köle olmaktan kalpleri ürpeten o haykırışları, arş-ı titreten seslere dahi sağır olmuş vaziyette duyamıyoruz.
Zira bütün varını yoğunu savaşta kaybetmiş bir kardeşimizin feryadı kulaklarımda… kendisi müslüman kardeşlerimize şöyle haykırı veriyor; “Ey müslümanlar neredesiniz!? beni duyun, bize sahip çıkın! çünkü Allah azze ve celle’nin huzurunda muhakkaki görüşeceğiz.” ve düşünün bunun binlercesini, onbinlercesini..

Kardeşlerimizin bu vaziyette yaşam sürmeye çaba sarf ederken bizlerin; “yarın ne yapsam, ne giysem, ne yesem, hangi aktiviteleri yapsamda mutlu olayım, huzuru elde edeyim, saadete erişeyim diye, egoya kapılmış benliğimizle muhakeme yaparken acaba “kardeşlerimize nasıl yardımda bulunabilirim, neler yapmalıyım, neler yapabilirim, ümmete, vatana nasıl faydalı olabilirim, Allaha hakkıyla ihlas ile nasıl kulluk yapabilirim de rızasına erişirim” düşüncelerinden bir hayli uzak ve hissiz yaşıyoruz! böyle bir vaziyette bulunmaktan dolayı ahirette hesabının çok çetin olacağının kanaatine varmalıyız.

Unutulmamalıdır ki ; asıl mü’min dert sahibi olanlardır. Nitekim “müminin mütebessimi yüzünde, hüznü gönlündedir.” |Hadis-i şerif| mü’minin sıfatını açık ve net bir şekilde izah etmiştir. Dolayısıyla ayette de zikredildiği üzere ; “Mü’minler, birbirlerine dosttur.” ve yine hadiste belirtildiği gibi “kardeş olun” (müslim,selem,5) çağrısına kulak vererek dostluğumuza, kardeşliğimize kol kanat germek icap eder. mü’min mü’mini Allah için sever, kardeşine asla zulmetmez aksine yardım eder, derdine ortak olur, yükünü hafifletir.

Rabbim, müslümanlara karşı gönüllerimizde kardeşlik duygusunu hâlk eylesin!.. Âmin

VAKT-İ SÜKUT

Bir nazlı yar gibi geldi..
Misafirliği bitmek üzre..
Bizler ona meftun,ona layık olabilmenin derdindeyken geçip gidiyor aramızdan..
Bir güzel gönülden duymuştum ki çok güzel bir cümle idi..
‘Sen Ramazanı hevesle beklersin ama sen Ramazan’ın hevesle beklediği kullardan mısın?’
Bir akıl kaybedilesi soru..
Cevabı bende yok..Umarım sizde vardır..
Başı rahmet ortası mağfiret sonu cehennemden kurtuluş olan Ramazan-ı Şerif  salına salına geçip gidiyor..
Teheccüt teheccüt soluduğumuz, sahur sahur andığımız oruç oruç doyduğumuz saadet vakitleri tükeniyor..
Sanki diğer 11 mübarek ay sırf Ramazan-ı Şerif ayı gelsin diye birbirlerinin sırasını savıyor ve bizleri Ramazan-ı Şerif’e ulaştırmanın gayretine düşüyorlar..
Ve o da tüm arz-ı endam ile gelir ve bir Sultan edasıyla oturur gönlümüzün baş köşesine..
Ruhumuzu dinlendirir,kendimize getirir bizi. Gönlümüze dolar dua dua.. Tüm o 11 ayın telaşesini siler süpürür bizden..
Bizi insan yapmaya gelir sanki..
Ama gittiğinde de bizi öksüz bırakır..
Vakt-i Sükut’a sürükler bizi..
Bir daha nasip olur mu Ramazan-ı Şerif ayı bilemem..
Ya da o geldiğinde biz burada olur muyuz bilemem..
Nasip..
Ramazan-ı Şerif’in bizi özlediği kullardan olabilmek lazım..
Bunun için de sanıyorum ölmeden önce ölmek lazım..

Dua ve muhabbetle..