Köşe Yazısı

Hüzün Bulutu

Birkaç gündür işe gelmiyordu. Sıkıntılı günler yaşıyoruz. Hastalık ve salgın konusunda ne kadar güçlü olduğunu bilsem de kendinden ufak bir şüphesi varsa bile etrafındaki insanları düşünüp pimpirikli davranırdı, o yüzden gelmedi diye düşünüyordum.

Sabah erkenden iş yerinin kapısında arabasını görünce sevindim. Yine geliyor deli diye düşündüm içimden, gelip “günaydınlar”, “merhabalar” demesini beklemeden ben atıldım bugün “günaydın” diye.

Hafif bir tebessümle karşılık verdi

-günaydın

Duymayı beklediğim cevap buydu fakat ses tonu, bakışları çok yabancı gelmişti. Hüzün vardı yüzünde fark etmemek mümkün değildi.

Tanıdığım ilk andan itibaren çelimsiz gibi görünen vücudunun aksine ne kadar güçlü bir insan olduğunu görmüştüm.

Hem fiziksel olarak hem de duygusal olarak.

En sert, katı geçinen arkadaşlarımın bile hassaslaştığı, duygusallaştığı dönemleri görmüştüm.

En neşeli görünenlerin bile bütün günü somurtarak geçirdiğine şahit olmuştum.

Kötü, mutsuz gün kavramına tepki olarak doğmuştu sanki. Etraftanızda böyle bir insanın olması sizi sadece mutlu ediyor. Hayata dair umutlarınıza güneş gibi doğuyor.

İşte bu güzel tebessümün sahibi olacak dünya tatlısı kadın her zamankinden çok farklıydı bugün.

Her zaman içi gülen mavi gözler şimdi kan çanağına dönmüştü, kıpkırmızıydı.

Hüzün sarmıştı her yanını, hissetmemek mümkün değildi.

İyi değilim derken dudaklarının titremesi, sesinin çatallaşmasına alışık olmadığını o da fark etmişti muhtemelen.

Anlamadım neler olduğunu.

Kendisi de anlatamamıştı zaten.

Bu yazıyı okuyorsanız başlıktan anlamışsınızdır siz hikayenin sonunu ama hayatı bir başlık altında yaşamıyoruz.

Ya da bir konu belirleyip bunu yaşayım bugün de diye bir seçenek yok.

Olsa daha kolay olurdu galiba. En azından birazdan üzüleceğim, duygusallaşacağım diyerek hazırlık yapardık.

Soramadım daha fazla, üstelemek istemedim.

Sadece ufak da olsa bir tebessüm ettirmek için ufacık bir çikolata uzattım.

Başını kaldırıp teşekkür etti ve hafifçe bir tebessüm etmeye çalıştı.

O tebessüm çabasının çırpınıp düşen bir kuş gibi başarısız oluşu canımı yakmıştı, yapamadı.

Çok acıtmıştı, acıdığını ben bakarken bile hissetmiştim.

İşe döndük, biraz daha çalıştıktan sonra dayamadı muhtemelen izin alıp erken ayrıldı işten.

En yakın arkadaşı gelip

-Babasını kaybetti.

Dedi.

Kanser hastasıymış. Normalde fırsat buldukça ziyaretine gidermiş ama araya salgın girince uzun zamandır görememiş.

Cumartesi günü de kansere yenik düşmüş.

Uluslararası seyahat yasak olduğu için cenazesine de gidememiş.

Son vazifesini yapamamanın üzüntüsü de eklenmiş bütün acısına.

Bütün taşlar yerine oturmuştu kafamda.

Daha önce yaşamadığım bir depremin sarsıntısını tanıyamamışım doğal olarak, tahayyül bile edemediğim acının, hüznün yansıması buymuş demek ki.

Bir tebessümün, dudağınızın kenarına düşme fikrinde bile canınızı yakmasıdır babanın ölmesi.

Artık hiçbir şey eskisi gibi değildir.

Siz isteseniz bile olmayacaktır.

BİR KAPI

Bir Padişah ki çağ açıp çağ kapatan bir mahiyeti var. Her şeyden önemlisi bir Hadis-i Şerif’e nail olmuştur.
Nice ilminden,kabiliyetinden ve özelliğinden bahsedecek olsak değil bu sayfa ciltlere sığmaz yazacaklarımız..
Biz onun ölüm yıl dönümünde bir örnek ile tevazusundan bahsedeceğiz.. Ve bu güzel zamanlar da siz okurlardan bir Fatiha isteyeceğiz..
Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan yıkılışına dek bir özelliği var ki edeb ile adabın tam bir örneği..
Osmanlı Devleti’nde iki padişah vardır.Biri tahtta oturur cihana hükmeder sonra gelir hocasının önünde diz çöker.. Asıl sultanlığı da burada bulur..
Gönül padişahları..
Fatih Sultan Mehmet Han Hazretleri dönemin en iyi hocası olan (Kendisinin de hocası) yanına alır ve bugün ki İstanbul ‘da vefa semtinde türbesi olan Ebu’l Vefa Hazretlerini ziyarete gider..
Kapı eşiğinde bir talebe onları karşılar.. Sultan ve Hocası atlarının üzerinde talebeye Allah’ın selamını verdikten sonra seslenir:
-Ebu’l Vefa Hazretlerini ziyarete gelmiş idik.. Bir el öpmek isteriz..
Talebe heyecan ile Hazretin yanına gider kapıda duran padişahı söyler.. Hazret buyurur:
-Padişaha söyleniz..Müsait değiliz.. Dönsünler!!
Talebe verilen cevaba şaşırır.. Kapıya gider ama ayakları gitmek istemez. Kapı da duran padişaha durumu ve Hazret’in cevabını söyler.. Fatih Sultan Mehmet Han Hazretlerinin gözleri dolar,hocasına döner ve şu tarihe geçen sözleri söyler:
-Biz ki İstanbul’un ve cümle aşılmaz kalelerin kapılarından girdik Lala.. Ama gördün ya bir gönül kapısından içeri rıza olmadan giremedik..
Gözleri dolmuş şekilde oradan uzaklaşır.. Talebe içeri girdiğinde Ebu’l Vefa Hazretlerinin de ağladığını görünce dayanamaz ve cevabın sebebini edeb ile sorar..
Ebu’l Vefa Hazretleri ağlayan gözleri ile cevaplar..
-Evladım.. Hünkar Hazretleri bedendir biz ise ruh.. Kendisi ilim sahibidir.. Olur ya sohbetimize ram olur,lezzeti alır ve bırakmaz..!! Devlet işlerinden feragat eder.. Bu da ümmeti İslam’ı tehlikeye sokar..Biz Hünkarımız ile ayrılık olmayan yerde buluşacağız..

Bu denli o kapıya hürmet besleyen bir Hünkar; razı olmadan o kapıdan içeri giremeyecek kadar edeb sahibi..
Batı,Fatih Sultan Mehmet Han Hazretlerine ‘Kartal Bakışlı Padişah’ demişti..
Ama ilim kapısına o kartal bakışları ardında ayrı bir hürmet,ayrı bir edeb vardı..
Hadis-i Şerif’e ram olan Hünkarımıza vefat yıl dönümünde bir Fatiha buyurunuz..
Selam ve Dua ile..

ALLAH’TAN AFFI İSTEMEK

Bir Derviş gönül olan Cahit Zarifoğlu Mevla’dan affı güzel bir üslup ile istemiş..
Tam bir müslüman duruşu diyebiliriz.. Diyor ki:
Hayat bir boş rüyaymış..
Geçen ibadetler özürlü,
Eski günahlar dipdiri..!
Seçkin bir kimse değilim..
İsmimin baş harflerinde kimliğim;
Bağışlanmamı dilerim..
Bu kadar naif,bu denli kendini bilen, haddini bilmek ne demektir bize gösteren bir şiir daha bilmiyorum.. Daha doğrusu böyle kusursuz bir duruş bilmiyorum..
Üslup her daim önemlidir..
Sevdiğim bir söz var..Denmişti ki : ‘Üslup kuldan isterken önemlidir,Allah’tan isterken mühimdir..’ Şiirde ki duruş nerede kardeşim? der iseniz tam da şu iki dize de duruyor..
‘Geçen ibadetler özürlü..
Eski günahlar dipdiri..’
Cahit abi işi çözmüş..Samimi bir şekilde haddini biliyor ve müslümanca bir duruş ile kendinin farkında..
Hani Ömer Tuğrul İnançer hocanın bir güzel sözü vardı:’Müslümanlık ince insanlık,dervişlik ince müslümanlıktır.’  diye tamda böyle bir duruş..
İstemek güzeldir.. Allah’tan üslup bilerek istemek daha da güzeldir..
Mesela;
Bir Allah dostu elini açmış diyorki:
‘- Ya Rabbi günah işlemek bana yakışmıyor ama affetmek sana çok yakışıyor..’  Samimi bir duruş..Hafif bir mahcup ama nazlı bir isteyiş.. Tam üslup örneği..
Bir diğer Allah dostu da şöyle demiş:
“-Allahım senin benden başka affedecek kulların çok ama benim senden başka gidecek hiçbir yerim yok.!!”
Hasan Basri Hazretleri ise bu nokta da güzel bir örnek vermiş:
-‘Ya Rabbi.. Cehennemi hak ettiğimi bende biliyorum ama gidersem şeytan sevinecek..’
Allah’dan üslubunca istemek mühim.. İsteyince mutlu olan,eli cömertlerin en cömerti bir Rabbimiz var..
Hele ki başı rahmet ortası mağfiret sonu cehennemden kurtuluş olan şu Ramazan-ı Şerif günlerinde..
İsteyiniz..
Gönlüzünüzce.. Dua dua..
Nur topu gibi oruçlarınız, muazzam sahur ve iftarlarınız,benzersiz ibadetleriniz ile..
Dua ve muhabbet ile..

ÜÇ PAŞALAR İKTİDARI-2 (1913-1918)

Dün ki yazımızda Cemal Paşa’yı incelemiş Talat Paşa’yı da yazacağımızı dile getirmiştik.
Talat Paşa; Osmanlı Devletinin son döneme damgasını vurmasının yanında teşkilatçılık anlayışıyla da mühim bir öneme sahip olmuştur.
Asıl adı Mehmet Talat’idi..
1874,Edirne doğumludur.
Çeşitli mason localarına üyeliğiyle birlikte Bektaşi loncasına da üyeliği iddialar arasındadır. Tam somut bir mason belgesi yoktur. Ama onu yükselten ve Osmanlı Devlet siyasetinin belirleyicisi olmasına sebep olan olay Bab-ı Ali Baskınıdır.
Talat Bey’in hayatı 31 Mart vakasının gerçekleşmesiyle de bir kırılma noktası yaşamıştır. Öyle ki 31 Mart Vakası’ndan evvel sade bir diplomat olabilmiş o durumda azledilmeler ve hapis cezalarıyla kesintilere uğramıştır.
Jön Türkler yapılanmasıyla gençlik zamanında tanıştı ancak tam bir yetkili olmadı.1907 yılında OSMANLI İTTİHAT VE TERAKKİ CEMİYETİ’nin tüm Avrupa-Balkan ve Osmanlı’da teşkilatlanmasını sağlayan iki kişiden biriydi.
Bir diğer isim ise Bahaddin Şakir Bey’dir.
31 Mart Vaka’sı gerçekleştiğinde ve 2.Abdülhamit Han Hazretleri tahtan indirildiğinde;Reşat Efendi’ye tahta çıktığını bildiren heyetin başkanlığını üstlenmişti.
Daha sonra 8 Ağustos 1909-4 Şubat 1911 arası Dahiliye Nazırlığı yaptı. Umumiyeyi memnun edemediği sebebiyle görevinden istifa etti..
Türk siyaset tarihinin ve Osmanlı Devleti tarihinin en önemli siyasi olaylarından biri olan Bab-ı Ali Baskın’ını planlayan ve örgütleyen isim Talat Paşa idi. Said Halim Paşa kabinesinde 12 Haziran 1913’te yeniden Dahiliye nâzırlığına getirildi. Bu tarihten itibaren Talat Bey devletin siyasetinin en önemli belirleyicilerinden biri oldu.
Kendisinin de Dahiliye Nazırlığı le birlikte bahsimizde geçen ÜÇ PAŞA İKTİDARI başlamış oldu.
Mehmet Talat Paşa, 1.Dünya Savaşı sırasında İttihat ve Terakki Cemiyetinin en belirleyici isimlerindendi. Savaşa girme konusunda İttihat ve Terakkî Cemiyeti içinde beliren fikir ayrılığında savaşa katılma taraftarı gruba dolaylı destek vererek Osmanlı Devleti’nin böyle bir karar almasında etkili oldu.
Talat Paşa şüphesiz ki siyasi hayatı boyunca sayısız mühim konularda kararlar almıştır. Ancak en önemli kararı ve kendisinin bizzat kanunlaştırdığı Ermeni Tehciriydi. Tarihler ise 27 Mayıs 1915’i gösteriyordu.
Talat Bey’in hayatında ki bir diğer önemli detay ise sadrazam oluşuydu. Öyle ki tarih açısından önemi ise Osmanlı Devleti’nde bir mebusun ve bir Nazırın ilk kez sadrazam oluşuydu.
Sultan Reşad’ın vefatından sonra Vahdettin Efendi tahta geçince sadaret makamına istifasını sundu ancak Vahdettin ‘devlette devam esastır.’ anlayışıyla göreve devam etmesini söyledi ve istifasını kabul etmedi.
Ruslarla yapılan Brest-Litowsk Anlaşmasının metnini hazırlayan yetkililer arasında Talat Paşa vardı.Ruslardan Kars-Ardahan gibi  vilayetler tekrar alınmasında bugünkü sınırların çizilmesinde Talat Paşa’nın büyük bir mücadelesi mevcuttur.
1. Dünya Harbinin yıkıcı sonucu tüm devlet ve milletin üzerinden silindir gibi geçmiş ancak İttihatçiları ayrıca darmadağın etmişti.. Talat Paşa’da bu harbin mekus sonucunun bedelini fazlasıyla ödeyerek önce istifasını verdi sonra da ülkeyi terk etmek durumunda kaldı..
Damat Ferit Paşa hükümeti tüm İttihatçılar gıyabında bir mahkeme kurdu ve hepsinin gıyabında yargılanmasını hükümet isteği olarak vurguladı..
İlginç olan şudur ki  Damat Ferit Paşa hükümeti sadece üç paşanın idamını istedi,rütbelerini söktü ve paşalık ünvanlarını aldı..
Onlar ise Enver-Cemal ve Talat’tan başkaları değildi..
Talat Paşa yurt dışında teşkilatlanmaya,bağlantılarını kullanıp tekrar Avrupa ve Balkanlarda İttihat ve Terakki’yi canlı tutma hayalinden vazgeçmedi.. Ve kısmen bunu başardı..
Almanya’da Şark Kulübü kurarak Anadolu Direnişine ve kuzey yaylalarında ki kardeşi Enver’e maddi yardımlar sağlamayı başardı.
Bunun yanında Halide Edip-Galip Kemali gibi direnişin mühim isimleriyle mektuplaştı ve Avrupa’da ki ahvali Anadolu’ya aktardı..
Mustafa Kemal ile haberleşip telgraflaştığı da söylenmektedir.
Her şey Talat Paşa’nın lehine dönerken ve bir düzene oturmuşken beklenmeyen bir gelişme oldu..
Taşnak Cemiyeti Avrupa’da teşkilatlandı ve bir ölüm listesi hazırladı.
Maksat ise İstanbul’dan Avrupa’ya kaçan İttihat ve Terakki yetkililerini öldürmekti..
Bu noktada liste başı elbette ki Talat Paşa idi..
Bir gün  Berlin’nin Charlottenburg semtindeki Hardenbergstrasse’deki evinin önünde yakın mesafeden başına ateş etmek suretiyle öldürüldü.
Suikastci ise Almanya’ya gazeteci olarak girmiş olan ve bir Taşnak militanı ve Ermeni olan Soğomon Tehriyan’dı..
Tarihler ise 15 Mart 1921’di..Yakalanan Tehliryan cinayeti işlediğini itiraf etti.
İki günlük yargılamadan sonra, Türk tarafının gösterdiği savunma tanıkları dahi dinlenmeden hakkında beraat kararı verildi. Karara gerekçe olarak Tehliryan’ın tehcirden dolayı travma ve cinnet geçirmesi gösterildi. Ve bugünden sonra Avrupa’nın ‘sözde Ermeni soykırımı(!) safsatası başlamıştır.Talat Paşa’nın Berlin’deki Türk mezarlığında bulunan naaşı, 1943 yılında alınan Bakanlar Kurulu  kararı ile Türkiye’ye taşındı. Gömüldüğü yerden çıkarılan, bayrağa sarılan ve çiçekler içinde, özel bir vagonla İstanbul’a getirilen naaş, 25 Şubat 1944 günü Sirkeci Gar’ında kalabalık bir topluluk tarafından karşılandı..’İttihatçılar ölür ittihatçılık ölmez..!!’ sloganları eşliğinde top arabasıyla ve törenle Abide-i Hürriyet şehitliğine taşındı ve burada defnedildi.
Ruhu şad olsun.. Dua ile..

ÜÇ PAŞALAR İKTİDARI-1 (1913-1918)

Devletin bazı dönemleri vardır şahsiyetler o döneme isim verir.. 630 yıl 7 kıtaya hükmetmiş bir devletin de böyle zamanları olmuştur. Bunlara en güzel örnek Sokullu Mehmet Paşa olarak bildiğimiz dönemdir. 3 padişah dönemine bir vezir-i azamın isminin verilmesi tesadüfi değildir,o döneme damgasını vurmuş kıymetli bir devlet adamı hüviyetini kazanmıştır.
Osmanlı Devleti’nin bir dönemi vardır ki 5 yıl sürmüş ama devletin en fırtınalı 5 yılı bu dönem olmuştur. ‘Üç Paşalar İktidarı’  ismi ise bu dönem Osmanlı Devleti’nin kudretli 3 devlet adamının o döneme damgasını vurduğundan ileri gelmiştir.
-Talat Paşa..
-Enver Paşa..
-Cemal Paşa..
Bu paşaların hayatlarını yazabilmek adına mecmualar lazım gelir.
Hayatlarına devlet kademesinin hemen hemen her safhasını sığdırmış, neredeyse devlet adına hayati tüm kararları alabilmiş devlet adamları..
Bir kaç yazı öncesinde ‘Bir Garip Hikaye-Enver Paşa’adıyla yazdığımız yazı da Enver Paşa hakkında detaylı bilgi vermiştik..
Bu yazımızda Cemal Paşayı detaylı inceleyeceğiz.. Ve neden üç paşalar iktidarı denildiğinin üzerinde duracağız..
Telaş edilmesin.. Talat Paşa ile ilgili detaylı bir yazı hazırlığı içerisindeyim..
Az biraz zaman..
Öncelikle şuradan başlayalım:
3 paşanın ortak özelliği hepsinin de İttihat ve Terakki kökenli oluşudur..
Talat Paşa Dahiliye Nazırı,Enver Paşa Harbiye Nazırı,Cemal Paşa ise Bahriye Nazırlığını aynı anda yapmış,aynı kabinede yer alarak devlet adına mühim kararlara imza atmışlardır.
Bir diğer ortak özelliklerden biri de Dünya savaşının kaybedilişinden sonra aynı Alman denizaltı ile ülkeyi terk etmek zorunda kalmaları oldu..
İşte bu noktadan sonra 3 paşanın yolları pek nadir kesişti..
CEMAL PAŞA..1872-1922
Cemal Paşa 1898 yılında 3.Ordu kurmay başkanı oldu ve Selanik’te bulunduğu sırada İttihat ve Terakki’ye katıldı. İttihat ve Terakki’nin tüm Rumeli’de ki teşkilatlanmasını sağladı..
1907’de 3.Orduya atanarak burada Kol ağası Mustafa Kemal ile tanıştı ve teşkilatlanma noktasında birlikte çalışmalarda bulundular..
1909 yılında Çukurova’da Ermeni isyanını şiddetle bastırdı ve Adana valisi oldu..
1911’de Arap aşiretlerinin çıkarmış olduğu isyanlarının tamamını bastırdı ve burada Bağdat Valiliği yaptı..İttihat ve Terakki’nin baskılarından sonra istifa eden M.Said Paşa hükümeti istifa edince İstanbul’a geri döndü..
1913 yılında Tuğgeneral oldu,11 Mart 1914 yılında Talat Paşa hükümetinde Bahriye Nazırı oldu;Fransız yanlısı olmasıyla bilinen Cemal Paşa Talat ve Enver Paşa’nın telkinleriyle Almanya-Osmanlı müttefikliğine onay verdi.
Osmanlı Devleti’nin 1.Dünya Harbi kabusundan sonra bu kabusa sebep olan İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin önde gelen isimleri (ki bu 3 paşa da içlerinde) ülkeyi terk etmek zorunda kaldı.
Cemal Paşa ise 1919 yılında İngilizler ile mücadele içinde bulunan Afgan ordusunun modernizasyonunda büyük rol oynadı.
Bolşevik İhtilali patlak verince Enver Paşa’nın yanına Tiflis’e geçti. Ağırlaşan Bolşevik zulmü sebebiyle orada yaşayan Türklerin teşkilatlanması ve Turancılık faaliyetleri organize etti.
Bu sırada Anadolu Milli Mücadele Reis’i Mustafa Kemal ile iletişime geçerek Anadolu’ya gelmek istediğini söyledi;Mustafa Kemal bu duruma onay verdi.
Hazırlıkların son aşamasında Ankara Hükümeti Tiflis Büyükelçisi Ahmet Muhtar Bey ile bir akşam yemeği yedikten sonra  son bir toplantı yaptı.
21 Temmuz 1922’de, Türkiye’ye dönme hazırlıkları içindeyken Tiflis’te Karakin Lalayan ve Sergo Vartanyan adlı iki Ermeni komitacı tarafından öldürüldü.Bu suikastın, Stalin’in emriyle, o sırada Gürcistan Çeka’sının başında olan Beria tarafından tertiplendiğine dair iddialar vardır. Cenazesi Doğu Cephesi Komutanı Kazım KARABEKİR tarafından Erzurum’a getirilerek Karskapı Şehitliği’ne defnedildi.

BİR DÖNÜM NOKTASI – 27 Nisan 1909

Tarihler 27 Nisan 1909’u gösterdiğinde Osmanlı İmparatorluğu ve hakim olunan tüm coğrafya bir dönüm noktası yaşıyordu.
Ve 33 yıllık bir dönem bitmek üzereydi.Çalışma odasında sükunetle oturan bir padişah vardı ve mahzundu. Onca mücadeleler aklından çıkmıyor yaşadığı her zalimliği aklından geçiriyordu. Yine de bıkmamış usanmamış mücadelesini son raddeye kadar vermişti.
Padişah olarak tebaasının aziz hakkını sonuna dek savunmuş; halife olarak ise tüm İslam aleminin sonuna kadar arkasında durma dirayetini göstermişti. Yapmış olduğu mücadelelerinin neticesinin bu odada öğrenmiş, zalimlerin planlarını bu odada çürütmüş hain planlarını bu odada boşa çıkarmıştı.
Devlet gelenek ve göreneklerini bu odada sonuna kadar yaşamış ve yaşatmıştı. Kendi deyimiyle; bu odada  bu aziz milletin herhangi bir kararına abdestsiz imza atmamıştı.
33 yıl boyunca devletini ayakta tutan, dini İslam’a bir halife olarak hizmet eden padişah mahzun bir şekilde sadece oturuyordu.. İçinden ‘yaptığım tüm hizmetlerin üzerine bir kara çarşaf serdiler.. Ama hamdolsun Allah gördü..’
Öyle ki ona karşı kılıç kuşanmış şairler (ki başlarında Mehmet Akif Ersoy gelir..) o gittikten sonra kıymetini anlamış olacaklardı. Ama her şey için çok ama çok geç olacaktı.
Olayların 27 Nisan 1909’a dayanmasına sebep olarak 31 Mart olayı gösterildi. Bizim 31 Mart Olayı olarak bildiğimiz bu talihsiz olay Miladi takvim ile 13 Nisan’a denk gelmiştir. 31 Mart Olayı’nda çıkan tüm olumsuzluklar tek bir yere fatura edildi.. O da 33 yıl boyunca bu tebaa için ve bu ümmet için kendinden vazgeçmiş olan 2.Abdülhamit Han Hazretleriydi.. Halbuki 31 Mart Olayı’nı avcı taburları başlatmış-körüklemişti, avcı taburları da 3.Orduya bağlı birliklerdi.
Tüm bu zinciri mahzun padişah kurabiliyordu ancak görmek istemeyenler için tek sebep kendisiydi..
Tüm bu düşünceler içindeyken kapı çaldı.. Karşısında ‘tahttan indirildiğinin’ beyanını iletecek olan ekip belirdi.. Padişah hazretleri yüzlerine bakmadı, bakmaya lüzum yoktu tanıyordu..
Emanuel Karasu-Selanikli bir yetkili-Yahudi bir cemaat lideri-İttihat Terakkili bir paşa ve Esat Toptani..
2. Abdülhamit Han hazretleri hepsini tanıyordu ama Esat Toptani’yi başka tanıyordu. O Arnavutlu bir ırkçıydı Balkan Savaşında Osmanlı ordusunu arkadan vurmuş bir haindi.. Teşkilatı Mahsusa raporlarında ismi bizzat padişahın önüne gelmiş bir isimdi..
Padişah Hazretleri önünde sergilenmiş tiyatroyu vakur bir şekilde izledi.. Boyun bükmedi.. Her şeyin asıl sebebi Filistin topraklarını Yahudilere peşkeş çekip satmamış olmasıydı biliyordu..
Tarih ironilerle doludur.. Padişah Hazretleri ev hapsinde tutulduğu bu köşkte o günü dün gibi hatırlıyordu..
Selanik’teki bu köşk Alatin Köşk’ydü ve bir Yahudi’ye aitti.. Cuntanın Padişah Hazretlerine mesajı çok netti..
Sultan 2.Abdülhamit Han masasının başında Suriye’de bulunan Şeyhi Mahmut Ebu Şamat’a gönderdiği şu mektupta her şeyi anlatmıştı: (Mektup elimize ulaşmış yazılı belgedir.)
“Ancak ve ancak ‘Jön Türk’ ismiyle maruf ve meşhur olan İttihat Cemiyeti’nin rüesasının tazyik ve tehdidiyle Hilâfet-i İslâmiyeyi terke mecbur edildim. Bu ittihatçılar, Arazi-i Mukaddese ve Filistin’de Yahudiler için bir vatan-ı kavmî kabul ve tasdik etmediğim için ısrarlarında devam ettiler. Bu ısrarlarına ve tehditlerine rağmen ben de katiyen bu teklifi kabul etmedim. Bilâhare yüz elli milyon altun İngiliz lirası vereceklerini vaat ettiler. Bu teklifi dahi katiyen reddettim ve kendilerine şu sözle mukabelede bulundum: ‘Değil yüz elli milyon İngiliz lirası, dünya dolusu altın verseniz bu tekliflerinizi katiyen kabul etmem! Ben otuz seneden fazla bir müddetle Millet-i İslâmiye’ye ve Ümmet-i Muhammediye’ye hizmet ettim. Bütün Müslümanların ve salatin ve Hulefa-i İslâmiyeden aba ve ecdadımın sahifelerini karartmam ve binaenaleyh bu tekliflerinizi mutlaka kabul etmem’ diye kat”î cevap verdikten sonra hal’imde ittifak ettiler. Ve beni Selanik’e göndereceklerini bildirdiler. Bu son tekliflerini kabul ettim ve Allah Teâla’ya hamd ettim ki ve ederim ki; Devlet-i Osmaniyye ve Alem-i İslâm’a ebedî bir leke olacak olan tekliflerini, yani Arazi-i Mukaddese ve Filistin’de Yahudi devleti kurulmasını kabul etmedim. İşte bundan sonra olan oldu. Ve bundan dolayı da Mevlâ-yı Müteal Hazretlerine hamd ederim.”

Sultan 2.Abdülhamit Han Hazretlerinin ve mukaddes davada mahzun bir şekilde ya da şanlı vakur bir şekilde vefat etmiş tüm devlet büyüklerimizi şükran, hasret ve rahmetle anıyor, aziz emanetleri olan bu vatan ve devletimizi payidar edeceğimizin sözünü vermek istiyorum..

Ah Ne Güzel Sendelemek

Öğrenciler tahtada yazılanları defterlerine geçiriyordu. Faruk öğretmen de sınıf defterini dolduruyordu. İşi bitince ayağa kalktı, ellerini göğsünde kenetledi ve sıraların arasında dolaşmaya başladı. Ayağı, sıranın dışına doğru çıkmış olan bir öğrencinin ayağına takıldı, sendeledi. Düşmemek için öğrencinin masasından tutundu. Özür dilerim öğretmenim dedi öğrencisi. Faruk cevap vermedi, çünkü sendeleyip kendisine gelmesine sebep olan o küçük ayağa takılmıştı gözü. Ayaktaki çoraba, çorabın üzerine giyilmiş olan terliğe takılmıştı. Ayakkabının yokluğuna takılmıştı yüreği, o buz gibi soğuk günde o yoklukla atılan adımlarda kalmıştı gözleri. Ah ne de güzel sendelemişti Faruk..

Sendeleyip kendine gelen niceleri vardı,

Bahçesinin önüne bir kap su bırakmıştı Zeynep, sokak arkadaşları için.

Ali tüm yorgunluğuna rağmen eve gelir gelmez küçük kızı ile bahçeye inmişti.

Türkan kurabiye yapmış, komşularına dağıtmaya çıkmıştı.

Mert ile babası kuşların üşümemesi için ağaca küçük bir ev yapmıştı.

Melek bir toplulukla birlikte su kuyusu yaptırmış,

İbrahim mahallesindeki yaşlı teyzenin mutfak ihtiyaçlarını almıştı.

Daha nice isimler sendelemişti kim bilir. Sendelemiş ve kendine gelmişti. Titreyen yüreği ile bir yarayı sarmaya koşmuştu niceleri. Göğsünde kenetlediği kollarını tam yere düşmek üzere iken ve yere düşmemek için açmıştı insan,

Açtığı kolları sayesinde insanlığını hatırlamıştı..

DÜNYA SİYASETİNDE SAĞLIK SAHNESİ: GALİP TÜRKİYE

Çin’in Vuhan kentinden tüm dünyaya kısa zamanda yayılan COVİD-19 virüsü Avrupa kentlerini adeta sağlık sistemleriyle vurdu. Dünya da ilk vaka görülmesinin ardından 3 ay sonra Avrupa karasında merkez İtalya oldu. Amerika karasında ise merkez ABD. Covid-19 vakalarından sonra dünya genelinde hem ülkelerin vatandaşlarının hem de uzmanların aklına tek soru geldi: Ülkelerin sağlık sistemleri ve sağlık kapasiteleri herhangi bir salgın karşısında ne kadar yeterli?
Avrupa karasında yer alan Fransa-İspanya-İtalya ve Türkiye sağlık sistemlerinin yanı sıra dünyanın süper gücü Amerika’nın sağlık sistemleri nasıl ve Covid-19 salgının karşısında durumları nasıl diye bir göz atalım istedik.

FRANSA‘DA SAĞLIK SİSTEMİ

Fransa hükümetleri genel olarak sağlık revizyonlarında ortalama bir tutum sergilemişler. Ancak son revizyonda en radikal değişiklik olarak sağlık harcamalarının devlet desteği bölümünü arttırmışlardır.
Bu oran tüm sağlık harcamalarının %77’sine kadar ulaşmış vaziyettedir.
Hastane yapılarında ise durum diğer ülkelerden biraz daha farklı.. Hastane yapıları 3’e bölünmüş vaziyette. Devlet hastaneleri, kar amacı gütmeyen hastaneler ve son olarak yüksek kar amacında olan sağlık kurumları.
Macron hükümetinin iktidar vaatlerinden biri olan sosyal güvenlik sisteminde ise tam anlamıyla karmaşık vaziyette. Macron hükümeti dilediği veya vadettiği herhangi bir radikal değişiklik yapamadı.
Fransa’da bu durum covid-19 dan öncede bir kriz halindeydi ancak salgından sonra bu tamamen gün yüzüne çıkmış oldu. Sosyal güvenlik sisteminin en zayıf halkası ve krize gebe olan en olumsuz tarafı prim ödemelerinin yüksek oranlı bir şekilde her çalışanın maaşından kesilmesi. Ve prim kesilmesine rağmen kar amacı yüksek sağlık kuruluşlarından ücretli bir şekilde hizmet görülmesi. Bir diğer problem ise bu prim ödemelerinin dışında tüm nüfus sağlık sigortası ödemek zorundadır. Bu sigortayı ödemeyenler ise kamu hastanelerinden dahil sağlık hizmeti alamazlar.
Ülkede ki yatak kapasitesinin %62 si yüksek kar amaçlı sağlık kuruluşlarınındır. Kamu sağlık harcamalarının %77’sini kapsasa da bu oran düşmemektedir.
Diğer yatak kapasiteleri ise şu şekilde sıralanıyor:
-Özel Kar amacı gütmeyen kuruluşlar: %14
-Kamu hastaneleri: %24
Fransa’da genel olarak muayene ücretleri de 23€-93€ arasında değişmektedir. Genel olarak Fransa vatandaşları tarafından da bu fiyatlandırma fazla görünmektedir.2017 tarihinde yürürlüğe giren ANAES programı ile Fransa hükümeti sağlık sisteminin kalite-kontrol analizleri yapılsa da devlet bu verileri DSÖ ile paylaşmamaktadır.
Fransa’da bir sağlık personeline düşen hasta sayısı ise yaklaşık 49’dur.Bu oran DSÖ göre ise bir personele düşen hasta sayısı aralığı 16-23 olmalıdır. Fransa’da bu durum çok yüksek görülmektedir.

İTALYA‘DA SAĞLIK SİSTEMİ      

İtalya sağlık sistemi açısından dünyada 2.sırada. Ancak sistemde ki bazı pürüzler sistemin tam olarak çalışmasını engelliyor. İtalya’da kuruluş bakımından sağlık sistemi 2’ye ayrılmış vaziyette. Fransa’nın aksine sadece devlet kurumları ve özel yüksek kar amacı güden kuruluşlar bulunmaktadır. Sistem olarak Avrupa’da lider dünya sıralamasında 2.sırada olan İtalya’nın en büyük çıkmazı ise tıbbi malzeme üretimi ve alımı konusunda devlet destekli olmaması. Kamu kurumları tıbbi malzeme alanını tamamen özel sektör ve özel teşebbüse ayırmıştır. Dünya Sağlık Örgütünün güncel verilerine göre İtalya’nın bu durumundan dolayı GSYH’de sağlık harcamalarında ayırdığı oran %9 olarak belirlendi.. Covid-19 gibi salgınların karşısında dünya da 2.sırada olan bir sağlık sisteminin etkisiz kalmasının en büyük sebeplerinden biri de uzmanlara göre tıbbi malzeme yetersizliği gelmektedir.
İtalya sağlık sisteminde yüz bin kişiye düşen yatak sayısı 12,5 olarak belirlenmiştir. Dünya Sağlık Örgütü’nün belirlediği orana yaklaşmıştır. Her 1000 kişiye de düşen doktor sayısı 4’tür. Bu oran ise Avrupa karasında 3.sırada olması dikkat çekmektedir.

Bu oranlarda Avrupa karasının lideri ise 2,9 ile Türkiye’dir.
İtalya da sağlık kuruluşları açısından kamu ve özel sektör kuruluşları hemen hemen eşittir. Kamu üniversite kurumlarını da kamu kurumu olarak nitelendirmiştir.

İSPANYA’DA SAĞLIK SİSTEMİ

İspanya’da devlet yönetiminden kaynaklanan farklılıklardan dolayı sağlık sistemi de Fransa ve İtalya’ya göre farklılıklar göstermiştir. 17 federal şekilde bölünmüş olan ülkede sağlık sistem de bu farklılığa göre şekillenmiştir.
İspanya sağlık sistemi hakkında  uyguladığı her hangi bir devlet planlama ve koordinasyonu söz konusu değildir. Bu yönüyle Amerika’ya benzerlik göstermiştir. Herhangi bir strateji veya planlama olmadığından GSYH oranı her yıl farklılık göstermektedir. Son verilere göre bu oran %9,3 olmuştur.
Kurum ve kuruluş bakımından 17 farklı federal yönetimin kendi kurumları mevcuttur. Yatırım için özel teşebbüs her federe yapıya farklı şartlarda başvuru yapabilmektedir.
Tüm bu farklılıklar ve karmaşaya rağmen dünya sıralamasında İspanya sağlık sistemi 7.sıradadır.
Her yüz bin hastaya düşen yatak sayısı 9,7 dir. Ve bu oran hemen hemen  DSÖ’nün belirlediği orana yakındır. Avrupa ortalamasına göre de iyi durumda olduğunu söyleyebiliriz.
Her yüz bin kişiye düşen doktor sayısı da 9 dur. Bu oran da genel Avrupa ortalaması civarındadır.

ABD’DE SAĞLIK SİSTEMİ

Sağlık sistemi konusunda rüyalar ülkesi imajından çok uzak olan Abd bu konuda tamamen kontrolsüz durumda.
Ve sağlık sistemi her başkan adayının düzeltmeyi vadettiği ama asla düzeltemediği bir sorun haline almış durumda. Herhangi bir evrensel sistemi olmayan Amerika’da tamamen özel sektörün elinde sistem. Kamu herhangi bir kesinti yada prim ücreti almıyor. Ama hastane-eczane vb sağlık hizmetinde tamamen hasta yada vatandaş kendisi karşılıyor.
Kamu (Devlet) sadece tıp personelini karşılamada ve sağlık kurumu yapımında teşebbüse kolaylık sağlamaktadır.
Tedavi gören kişi tüm harcamaları kendisi karşılamaktadır. Buna göre de ortalama 4 kişilik bir ailenin sağlık maliyeti toplamda 13 bin doları bulmaktadır.
Amerika’da toplam 30 milyon kişi genel olarak sigortasız yaşamaktadır. Bu da her geçen gün artmaktadır.
Yüz Bin kişiye düşen doktor sayısı genel olarak 2,9’u bulmaktadır. Bu her ne kadar dünya ve Avrupa karasının ortalamasını yakaladıysa da Amerika’nın dünya sıralamasında yeri 77’dir.

TÜRKİYE’DE SAĞLIK SİSTEMİ


Türkiye’de ki sağlık sistemi ile ilgili güncel veriler ise şu şekilde sıralanmaktadır:
Türkiye’de sağlık kurum ve kuruluşları 140 bin 651 adet devlet (kamu kuruluşu)..
42 bin 066 adet üniversite araştırma hastanesi olarak;50 bin 160 ise kar amacı güden özel kuruluş olarak yer almaktadır. Kurum ve kuruluş bakımından toplam sayı olarak 232 bin 877 adet hastane bulunmaktadır. Devlet destekli kurumların oranı ise %60 oranını bulmaktadır.
Bunun haricinde toplam 18 adet şehir hastaneleri yapılaması gündeme gelmiştir. Bu tarihe kadar toplam 10 tanesi hizmete girmiş 8 tanesi de 2021 tarihinde hizmete girmesi planlanmaktadır. Hizmete girip hasta kabule başlayan şehir hastanelerinin toplam hasta kapasitesi 13 bin 424’tür.
Türkiye’de yoğun bakım kapasitesi toplam 30 bin 500’dür.Bu sayı ise Avrupa karasında (bu yazı da incelenen ülkeler arasında) 2.sırada yer almaktadır. Hizmete giren şehir hastanelerinin tüm kapasitesi yoğun bakımı olarak kullanılabilmektedir. Onunla birlikte yoğun bakım sayısı toplam 43 bin 924’ü bulmaktadır.
Türkiye’de toplam hekim sayısı 165 bin kişidir. Bunun yanı sıra hemşire sayısı 200 bini bulmuştur.
Toplam sağlık çalışanı 365 bin civarındadır. Genel olarak ise bunun %61’ı kamu kurumlarında,%20’si üniversitelerde,%18,2’si de özel sektörde çalışmaktadır.
Her 1000 kişiye düşen düşen doktor sayısı 2,9’dur. Bu oran DSÖ’nün kriter olarak belirlediği oran ile uyuşmaktadır. Yani Türkiye bu açıdan DSÖ’nün standartlarını yakalamıştır.
Türkiye’de ki toplam yatak sayısı ve 1000 kişiye düşen oran ile de bir çok Avrupa ülkesini geride bırakmıştır. Bu oran ise 2,83 tür.
Türkiye’de sağlık kurumlarının durumu bu iken prim kesintileri de belli bir standartta değildir. Toplumun ekonomik açıdan getirmiş olduğu çeşitlilik prim sistemine yansıtılmıştır. Hastaların ilaç temininde de devlet olarak masrafların belli bir kısmını karşılamaktadır.
Devlet hastaneleri noktasında her türlü tedavi ve ilaç masrafların kesilen primler üzerinden karşılanmakta hasta ek bir masraf ödememektedir. 5 yılda bir düzenlenip açıklanan devlet bütçesinden sağlık harcamalarına ayrılan devlet desteği her bütçe de artış göstermiş bu da devlet yatırımları noktasında bir devlet stratejisi haline gelmiştir.
Türkiye’de kişisel sigorta zorunluluğu yoktur bu tamamıyla isteğe bağlıdır.

                                            COVİD-19 VAKA SAYILARI VE ÜLKELER

ÜLKE ADI VAKA SAYISI ÖLÜ SAYISI İYİLEŞEN SAYISI
İTALYA 152,271 19,468 32,534
İSPANYA 163,027 16,606 59,109
ABD 529,357 20,467 29,442
FRANSA 129,654 13,832 26,391
TÜRKİYE 52,167 1,101 2,965

 

Ülkelerin İlk Vaka Tarihleri Ve Alınan Önlemlerin Tarihleri

FRANSA

-İlk vaka tarihi:25 Ocak
-Seyahati yarıya indirme önlemi: 16 Mart
-Evde kalma zorunluluğu (Sosyal izolasyona teşvik) : 17 Mart
-Toplu Gösteri ve etkinlik yasağı: 17 Mart
-Seyahatlerin ve evden çıkışların belgeye bağlanması: 18 Mart
-KOBİ ve yatırımcıya destek paketi: 20 Mart

İSPANYA

-İlk vaka tarihi: 31 Ocak
Sokağa çıkma yasağı: 14 Mart
-Eğitime ara verilmesi:12 Mart
-İtalya’ya tüm uçuşların durdurulması: 25 Mart
-KOBİ ve yatırımcıya destek paketi: 16-17 Mart

İTALYA

-İlk vaka tarihi: 21 Ocak
-Sokağa çıkma yasağı: 9 Mart
-Eğitime ara verilmesi:10 Mart
-Restoran –kafe ve toplu mekanların kapatılması:7 Mart
-Toplu taşımanın yarıya indirilmesi:7 Mart

 

TÜRKİYE

-İlk vaka tarihi: 8 Mart
-Bilim Kurulu oluşturulup ilk toplantının yapılması:10 Ocak
-Tüm havaalanlarına termal kameraların kurulması: 10 Ocak
-Okullar ve eğitime ara verilmesi: 9 Mart
-Toplu mekanların kapatılması: 9 Mart
-Toplu gösteri ve etkinliklerinin yasaklanması:9 Mart
-KOBİ destek paketi açıklanması: 12 Mart

 

DEĞERLENDİRME

Elbette ki yukarı da yazılan tedbirler genişletici bir şekilde devam etmektedir. Yukarıda belirtilmek istenen covid-19 salgınına devlet olarak verilen ilk tepkileri belirtmektir. Yukarı da belirtilen ülkeler de (Türkiye’de dahil) vaka sayıları her gecen gün artmaktadır. Ancak alınan tedbirler doğrultusunda ülkeler içerisinde en çabuk tepki veren ve en kapsayıcı tedbirleri hızlı bir şekilde alan ülke kesinlikle Türkiye’dir.
Görüldüğü üzere belirtilen ülkeler ilk vaka olayından 1,5 ay sonradan tedbirleri almaya başlamışsalar da ülkemiz covid-19 tedbirlerini alırken çıkış noktası olarak Çin’in vaka gelişmelerini izlemiş;daha ülkemizde vaka sayısı yokken Bilim kurulu toplanması kararı alınmış ve havaalanları kontrol altına alınmıştır.
Amerika’da ise belirleyici ve kapsayıcı tedbirler hala bulunmazken devlet sadece sağlık sistemini ayakta tutmaya çalışmakta vatandaşlarına da tedavi açısından kolaylık sağlamaya çalışmaktadır. Ancak yukarı da belirttiğimiz hususlardan dolayı bu da pek mümkün olamamaktadır. Dolayısıyla da covid-19 un yeni üssü Amerika Birleşik Devletleri olmuştur.
Belirtilen devletler maske,tıbbi malzeme gibi araç gereç hususunda sıkıntı yaşarken Türkiye Cumhuriyeti Devleti;Avrupa karası başta olmak üzere birçok ülkeye tıbbi malzeme yardımında bulundu ve bunların tamamını hibe ettiğini açıkladı.
İspanya-İngiltere-Kosova-Bosna-Hersek-Amerika-Fransa ve İran başta olmak üzere birçok ülkeye havalanan yardım kargolarının üzerinde Cumhurbaşkanlığı forsu ve Hz. Mevlana’nın şu sözü yer alıyordu: ‘Ümitsizliğin sonunda nice ümitler vardır, karanlığın ardında nice güneşler var..’
Son olarak devlet vatandaşlarına evde kalması çağrısında bulunup virüsü izole etmeyi tavsiye ederken İran’a kalkan son yardım uçağında veriler şu yöndeydi:
-1000 tanı kiti
-4715 tulum
– 20000 önlük
-2004 gözlük
-4000 maske
-78000 üç katlı tıbbi maske..
Tüm bu veriler ışığında dünya siyasetinde tek sahne sağlık sahnesi; kapasite,sağlık sistemi,almış olduğu tedbirler ışığında ve sosyal devlet anlayışıyla galip Türkiye olduğu kesin anlaşılmaktadır.

İnsanoğlunda Karakter Yapısı

İnsanoğlu çocukluk döneminden itibaren, Annesini ve Babasını gerek huy olarak gerek davranış olarak, iyi / kötü her yönde her kapsamda kendisine örnek ediniyor. Alışıla gelmiş bir durum olduğundan mütevellit ; Aileden yana  edinmek istemediği özellikleri dahi benimsemiş oluyor..

Zamanla bunun farkına varıyor tabi.
Gelişim çağından tutun yetişkin bir birey olana dek , aileden sonra çevresini iyi / kötü her yönde kendine örnek ediniyor. Yavaş yavaş girdiği ortamları, karşılaştığı insanları, kısaca toplumu ve genel yapıyı tanıyor. Toplumun çoğunda gördüğü her özelliği, düşünceyi, davranışı vs.
Kafasına yatan, uygun gördüğü olumlu veya olumsuz  her özelliği örnek alıyor.
Çağımızda bu durum daha çok özentilikten oluşuyor maalesef.. Kendisinde olmayanı oldurmaya çalışan bir algı var nesilde. Zamanla insan, Ailesinde ve  Çevresinde gördüğü algıyı benimser hale geliyor.
Bu yüzden de düşünceler çoğunlukla aynı yapıda cereyan ediyor.
– Söylenecek çok şey var lâkin özetleyecek olursam ; Aslında herkes herşeyin farkında.
Ve buna rağmen ; kendisini geliştirmek, törpülemek yerine, Kolay olana alışmış, ölümden sonrasını hesaba katmamış, her an ölüme daha çok yaklaştığını unutmak isteyen (unutan), hakikatin farkına varmamak için direnen,
“Bir daha mı gelicez dünyaya” cümlesini benimsemiş bir algı var toplumda maalesef..
Hâlbuki ;
كُلُّ نَفْسٍ ذَٓائِقَةُ الْمَوْتِ ثُمَّ اِلَيْنَا تُرْجَعُونَ
Her nefis ölümü tadacaktır.
Sonunda bize döndürüleceksiniz.
Ankebut Sûresi | 57. âyet

Paramparçayız manevi yönden

“Paramparçayız.”

Mânevi açıdan,
en çok duygusal yanımızdan..
Edindiğimiz tecrübeler ; bir tokat gibi çarpıyor yüzümüze, olgunlaşıyoruz.
Ne giden zamanı geri getirebiliyoruz ; ne geleceğe adım atabiliyoruz…
Lâkin zaman su misali, daima akıyor.
Mânen, geçmişe takılıp kaldığımızdan olsa gerek, gözümüzün hakikate kör oluşu.
Anı olarak biriktirdiğimiz onca acı, tatlı, hüzün ve sevinçler yer edinmiş geçmişimize.
Bazen bir rüzgar gibi esiyor tüm hatıralar..
Geçmişte kalan onca anı, dostluk, sevda, pişmanlık ve dahi kırgınlıklar, eski ‘miş ama aklımızın bir köşesine de yer edinmiş aynı zamanda.
Unutulmuyor, çünkü her biri bir tecrübe katmış zaman zaman.
Yıpranıyoruz, kırılıyoruz ama öğreniyoruz geleceğe sağlam adımlarla ilerlemek için.
Az biraz değişiyoruz.
Düşüncelerimizle, hislerimizle, duygularımızla, karakterimizle belkide.
Bir su damlası misali ; toprağa mı ? Çamura mı ? Boşluğa mı düşeceğini bilmeden savrulup gidiyoruz nasibimize düşenle.

Gündem diyelim mi?

Sevgili okur,

İnsanın temel içgüdüsü olan bağlanmayı ilk olarak anne karnında yaşarız. Duygusal bağımızı ilk olarak orada tadarız. Kurduğumuz bu bağ gün geçtikçe filizlenir, büyür. Hayata gözlerimizi açtığımızda ne olduğundan bir haber; kimisinin sevinci, kimisinin üzüntüsü, kimisinin pişmanlığı belki de kimisinin aldığı en doğru karar oluruz. Dünyaya gelir gelmez aslında bir şeylere yön vermeye başlarız istemeden.. Hayat koşturması diye adlandırılan bu yaşantıda oradan oraya savrulur, gideriz. Önce belirli bir yaşa gelmeye ve ya getirilmeye çalışırız sonra okul için heyecan yaşarız. Her başlangıçta bir hevesle heyecanlanır sonra bir çırpıda sıkılırız. Yeni bir şeyler isteriz yine, yeniden. Okul aslında gittiğimiz o taş bina değil hayatın ta kendisidir çok sonra anlarız. Zaten hep böyle değil midir  hep geç farkına varmaz mıyız çoğu şeyin..Büyüdükçe hayat bize o kadar fazla şey gösterir ki doğruyu yanlışı ayırt etmeyi, insanların davranışlarına göre davranmayı en baştada kendimizi tanımayı öğretir. Asıl mesele de o değil midir? Ne yaptığının farkında olmak; neyi ne için, kim için yaptığını bilmek. Her zaman etrafımızdaki insanların, çevredeki olayların büyük etkisi altında kalırız. Bazen doğru yaptığımızı savunarak en büyük yanlışı yaparız bazense yaptığımız güzelliğin farkına bile varmayız.

Gün geçtikçe daha fazla kendimizi geliştirmemiz gerekirken, dünya genelinde son dönemde olan olayları göz önünde bulundurduğumda hem beyin olarak hem karakter olarak kendimizi geliştirmek, iyileştirmek yerine daha çok azaldığımızı, insanlığımızı kaybettiğimizi görüyorum. Yaşanılan olayları şöyle film şeridi gibi gözünüzün önünden geçirmek isteyerek birkaç konuya değinmek isterim. İnsanı insan olduğu için sevmeyi kaybedeli uzun yıllar oldu da, ön yargılarımızı da kıramadık ve birileri bize göre yanlış olan bir davranışta bulunduğu için birbirimizi keser, öldürür, zarar verir hale geldik. Çünkü ancak o şekilde rahatlanacağını düşünerek(!) , düşünce yapısı bozuk toplum haline geldik. Avustralya’da yaşanan yangına değinmeden geçemeyeceğim. Hayvanları kurtarmak için seferber olundu ve o hayvanlar yardımı hissederek sarıldı insanoğluna. Sonra ne mi oldu yine insanoğlu kurtardıkları hayvanları kereste ihtiyacından, dozerle ağaçları yıkarak onlarca koalayı katletmiş oldu. Yangın söndürülmeye çalışılırken aynı zamanda develer fazla su tüketiyor diye binlerce deve katletti ve ertesi gün evet ertesi gün sel oldu. İnsan olmak, iyi bir birey olmak bu kadar zor hale geldi.

Birey olarak yaptıklarımızın farkında olmaktır, insan olmak. Ne kadar farkındasın?Bugüne kadar kendine ne kattın, bugün ne öğrendin mesela.. Kime ne faydan dokundu karşılık beklemeden.. Büyüdüğümüz ortamın nasıl bir birey olduğumuzdaki etkisini azımsayamayız fakat hiçbir şey öğrenemeyeceğimiz her şeyden geri kalacağımız bir devirde de değiliz. Teknoloji çağındayız ve bunu ne kadar iyi yönde kullandığımız tartışılır tabi ama ulaşmak, araştırmak istediğimiz bilgiye sadece bir tık uzaktayız. Kulaktan dolma bilgilerle birbirimizin ufkunu daraltmak da, her şeyi araştırıp doğrusunu paylaşarak genişletmek de bizim elimizde.

İnsan olmak en başta kendinden başlamaktır yargılamaya, tartışmaya, çeki düzen vermeye. Bencil oluyoruz ya çoğu zaman, işte bu anlarda bencil olup önce kendimizi düzeltmemiz lazım. Böyle böyle düzeltmeye başlamak en azından katkı sağlamak lazım. Her alanda kendi geliştirmiş insan;  dürüst, saygılı, bilgili bir toplumun parçasıdır. Hatasız kul olmaz diyerek yaptığımız hataları göz ardı etmek değil de yine aynı sözü dikkate alarak bir daha hata yapmamayı hedeflemek asıl olan.

Hayatın hızını yakalayamazsın çoğu zaman bir şeyler olup bitiverir gerisinde kalırsın ya da geride kalır. Koşturmaya o kadar alışırsın ki bazen aslında yaptığın şeylerin ne kadar güzel olduğunu fark etmezsin. Bugünden örnek verelim mesela korona virüsünden dolayı evlerimizde kaldık bir sürü öğrenci ailesinin yanına döndü, bir sürü çalışan işine rahatça gidemez oldu, bir sürü insan kaybettik. Ve belki de bir şeye katkısı oldu hayatımızda. Daha doğrusu bize hayatın ne kadar kıymetini bilmediğimizi gösterdi. Yaşadığımız hayata o kadar alışıyoruz ki hiçbir şeyin kıymetini bilmez oluyoruz. En son dışarıdayken, rahatken asla düşünmedik bu durumda olabileceğimizi. Şimdi bir farkındalık oluşturdu hepimizde hem aslında temizliğimize ne kadar önem vermemiz gerektiğini görüyoruz hem de insan ilişkilerimizde aslında ne kadar sarılsak ne kadar sevsek birbirimizi o kadar iyi olduğunu gördük. Sarılmayı özledik. Doyasıya gülebilmeyi özledik ama hep birlikte. Kendini ölçtün mü bu süreçte bilmiyorum ama umarım faydalı şeylerle uğraşıyorsundur. Bu durumda kendini motive etmen, doyasıya vakit ayırman, öncesinde yapmaya zamanın olmayan bir sürü hayata geçiremediğin şey olmuştur ve umarım şimdi onlara vaktini harcıyorsundur. Bu olanların bilincinde olup evindesindir. Biliyorsun ki  insan etrafını yeşillendirebilir de köküne kadar kurutabilir de. İyi insan olmayı başarabilenlerden olman ve sağlıklı olarak hayatına devam edebileceğin güzel zamanlar dileyerek bu bölümü sonlandırmak istiyorum.

Atakan KAYALAR

Haftanın gündemine oturan bir çocuk Atakan KAYALAR. Evet bir tebrik hak ediyor aklı için değil okuma aşkı için hak ediyor. Bir millet sahip olamadığı bir değeri bulduğu zaman abartmayı sever. Örneğin; okumak. Bizler müsliman bir ülkenin hemen hemen müslimin vatandaşlarımız. Bizler için indirilen kitabın Kuran-ı Kerim’in ilk ayeti olan “oku” yu yerine getirmedik belliki çünkü okuyan kendini geliştiren bir çocuk hemen dikkatimizi çekti, manşetler, tebrikler, alkışlar ve röportajlar ile onu yücelttik. Eğer başından okusaydık onun farklı olmadığını da anlardır. Bu kadar kusursuz gördüğümüz bir çocuğun kusurlarını da görmezden geldik. Şimdi sizlere soruyorum varoluşun en kutsal varlığı kimdir? Ben cevaplayayım kadındır, annedir. Peki ya ilime bu kadar ilgili olan hatta kendini geleceğin Cumhurbaşkanı ilan eden bir çocuğun eksiği nerededir? Edeptedir. Birçoğumuz izledik dinledik onu peki ya fark ettiniz mi annesine olan saygısızlığını, onu aşağılayışını, sözlerini bölmesini, utanmasını gördünüz mü? Şahsen ben onun yerine utandım. Fark ettim ki ilimden önce bir çok şeyin geldiğini, okumanın akıl ile alakalı olmadığını güzel özetledi o çocuk. Kendi evlatlarımızı onun gibi başarılı, okumayı seven, bireyler olarak yetiştirebiliriz ancak unutulmamalıdır ki değişim önce kendinde başlar. Sözlerimi şöyle noktalamak istiyorum “edep ilimden önce gelir.”