Köşe Yazısı

KALP RİTMİ..

Yavuz Sultan Selim Han Hazretleri çok celalli bir padişahmış..Öyle ki vakti zamanın  anneleri haylaz evlatlarına “Allah seni Yavuz’a vezir etsin..!!” diye beddua ederlermiş.Ama elbette Yavuz’un yavuzluğununda tükendiği karşılarında dost muhabbetlerinin olduğu bir iki dostu var…
Birincisi İbn-i Kemal hocası.. Ki İbn-i Kemal’i bilmeden Yavuz Sultan Selim Han’ı tam da bilemeyiz..Neyse o başka bir yazısının mevzusu oluversin..
Bir diğeri Şair Vehbi.. 8 yıl padişahlık zamanında sarayda tek iltifat ettiği şair Şair Vehbi oluvermiş hatta ne kadar celallense de onu yanı başından hiç ayırmamıştır.
Son isim ise Hasan Can.. En yakını..Vezir-i Azam’ı..Sırdaşı..
Günlerden biri..
Yavuz Sultan gördüğü bir rüya üzre sefere hazırlanır..
Ordu Üsküdar’da kurulur..
Yazus Sultan’ın yanında Hasan Can.. Topkapı’dan çıkıp kayıkla karşıya geçecek ve orduya katılacaklar.
Ve 2 yıl 8 ay sürecek olan bir seferdir bu.. Kayıkta karşıdan karşıya giderken muhabbet ediyor iki dost..
Biri Yavuz Sultan Selim..
Bir diğeri Hasan Can..
Sohbet sırasında konu nereden icap etti bilinmez.. Konu nereden nereye geldi onu da bilemem…
Yavuz Sultan Selim Hasan Can’a dönüp birden soruvermiş:
-Yumurta sever misin Hasan Can.?
Cevap:
-Severim Sultanım…
Karşıya geçilir..
Memlük seferi başlar..
Mercidabık..Ridaniye..
Mısır Fetholunur..
Kutsal emanetler devralınır..
Mekke-Medine anahtarları teslim alınır..
Neticede 2 yıl 8 ay biter.. Geri dönülür..
İstanbul’a yaklaşınca Yavuz Sultan Selim’e;İstanbul halkının bir vaveyla bir coşku ile kendilerini beklediği haberi gelince yanındakilere:
“-Biz bunca şeyi sadece Allah rızası için yaptık.. Şehre gece vakti girelim..” emrini vermiş..
Gece olmuş..
Ordu ile birlikte Üsküdar sırtlarına kadar gelinmiş..
Ve tekrar Yavuz ile Hasan Can kayığa binmişler..
Tam 2 yıl 8 ay sonra yine iki dost..
Yavuz Sultan Hasan Can’a dönüp şu soruyu sormuş:
-Nasıl?
Cevap:
– Haşlanmış sultanım..!!
Bu ne demektir?
Bu şu demektir..
Yavuz Sultan Selim ile Hasan Can’ın yaşadığı kuru bir kader arkadaşlığı değildi..
Bu iki güzel insanın o 2 yıl 8 aylık dönemde asla kalben dahi olsa birbirlerinden ayrılmamış olması demek..
Hatta belkide ömürleri boyunca..
Bu şu demek..
Yavuz Sultan ile Hasan Can arasında ki kalp ritminin hiçbir zaman birbirinden şaşmamış olması demek..
Şimdi kıssayı anlattık..
Sonucunu da yazdık..
Şimdi gelelim kendimize soracağımız soruya?
Bizim kalp ritmini yakaladığımız,hemhal olduğumuz,konuşmadan da anlaştığımız,gönlümüzde her daim yerini tutan,bir zat var mı?
Var ise yükünüzü baya hafiflettiniz demek..
Yok ise vah ki vah..
Kalp ritmini tutturduğunuz bir zat edinmeniz dileği ile..
Selam ve dua ile..

BİR ŞÜKÜR SEBEBİ..

Hz. Mevlana der ki ‘Şükür bahsinden uzak kalan bir gönül; tüm kapılarını açmış sayılmaz..’
En son neye şükrettiniz?*
En son ne sizi şükür kıblesine çevirdi?*

Bu kilit soruları şöyle bir kalbinize dönerek cevaplamanız gerektiğini düşünüyorum.
Öyle ki..
İnsanın bir şükür sebebi yoksa dünya tüm garabetiyle aciz bir kulun omuzlarına düşüveriyor..
Şükür sebebiniz yoksa insan içini ferahlatacak birşey bulamaz hale gelebiliyor..
Ne müthiş bir soyutlanma..
Ne müthiş bir ızdırap…
Ruhu derinlerde bir yerde olanların şükür sebebi var mı bilemem..Ama ruhu bir yerde olanların şüphesiz var..
Şükrediniz efendi!!
Şükretmeye bir bahane bulunuz!!
Yoksa kalbinizin pencereleri tam anlamıyla açılıvermez;gün yüzü belki gözlerinize vurur ama gönlünüzden içeriye giremez..!!
Şükür;Rabbin kuluna buyurmuş olduğu ne güzel bir hazine..
Az evvelde dedim..
Şükrediniz..
Şükretmeye bir bahaneniz olsun..
Mesela;
Sağlığınız yerinde ise şükrediniz..
Ruhunuz bir hazine ise hala şükrediniz..
Kalbinizi hala bazı şeylere delil gösterebiliyorsanız şükrediniz..
Kapısında durduğunuz bir kalp var ise Şükrediniz..!!
Sizi bir cevherle karşılaştıran bir ‘tevafuk’ var ise şükrediniz..
Bir tebessüme bin cihanı gizleyenler var ise şükrediniz!
Bir bardak çayı içebiliyorsanız şükrediniz..
Yani bu gelen ve geçen dünyanın her anına ne olursa olsun şükrediniz..
Zira ancak bu şekilde bu hayatın rahatlatıcı bir yanı olacak..
Selam ve Dua ile..

Hangi kitabı okumalıyım? Neden?

Değerli Arkadaşlar Merhaba,

Uzun bir aradan sonra tekrar sizlerle birlikteyim.

Daha önce yayınladığım Kitap yazmak istiyorum, nereden başlamalıyım?  adlı makaleye gösterdiğiniz ilgi için çok teşekkür ederim.

 

Eskimeyen bir soru: Hangi kitabı okumalıyım? 

Birçok kişi kitap olarak ne okumalıyım, diye düşünüyor. Ne okuyacağını düşünen kişilere tavsiyem; okumayı düşündüğü kitap için öncelikli olarak dijital ortamda ön araştırma yapmasıdır. Unutmayın artık dijital bir çağda yaşıyoruz ve bir tık ötesinde her şey mevcut. Gereksiz bir kitabı alıp okumanızı istemem; çünkü vakit denilen kavram çok değerli ve vaktinizi boş yere harcamamalısınız.

Siz burada, gereksiz kitap mı olur diye bana tepki gösterebilirsiniz. Ayrıca, bazı kitapları kendi arasında ayrıştırdığımı da düşünüyor olabilirsiniz. Aslında buna ayrıştırma; yahut bazı kitapları değersiz görme olarak algılamayın. Her insanın okuması gereken kitabın farklı olduğunu ve kendisine değer katmayacak bir kitabı okumasının beynini çöplük olarak kullanacağını düşünüyorum. Her insanda ortak bir paydaya sahip olan kitapları bu açıklamamın dışında tutuyorum.

Eğer okuduğunuz çoğu yazı size bir değer katmıyorsa kafanızın içi çöplük gibi olur. O yüzden ne okuduğunuza dikkat etmelisiniz. Berrak düşünmeniz için kafanızı da sağlıklı beslemelisiniz.

Bu konuyu açmak gerekirse vakit harcanıyor ve bunu satın alamazsınız. O yüzden bir kitabı okumaya karar vermeden önce, kitapla ilgili daha önce yazılan yazıları mutlaka okuyunuz.

 

Şimdi bu sayfanın altında bir bilgi dağı oluşturacağız. Nasıl?

Okuduğunuz bir kitabı ve o kitabın neden okunulması gerektiğini altta yorum olarak paylaşırsanız belki birçok kişiye bu konuda yardımcı olmuş olursunuz.

 

Örnek Çalışma

YazarKitabın AdıNeden okumalıyım? 

Paulo Coelho – Simyacı :  Eğer bulunduğunuz durumdan memnun değilseniz ve mutsuz giden bir hayatınız varsa bu kitabı okuyun.

Hermann Hesse – Siddhartha : Şuan hangi konumdaysanız; aslında o konumun bir önemi yok. Kitap size bu durumu açıklayacak ve ister istemez kitaptaki yolculuğa eşlik edeceksiniz.

 

Bu yazıdaki amaç: Sosyal ve faydacı olarak geleceğe bir değer taşımak..

İyi ki varsınız..

bir dost.

SELAM OLSUN..

Selam etmek  veya selam almak sünnet-i senniyedir. Selamlaşmanın adabını bilmek ise incelik..Zarafet ise selam verip aldığına hayran olmaktır..
Yolda gördüğümüz,tanıdık/tanımadık kimselere selam veririz.Veya bir makama,bir odaya girdiğimizde karşımızdakine de selamı ekseriyette es geçmeyiz çoğu zaman..
Kimimiz sahiden sünnet olduğu için selam verir,kimimiz muhabbeti bereketlendirdiğine inanır bazımız ise muhabbete başlama vesilesi olarak addeder ve selamlaşır..
Benimde içimde ‘selam olsun’ diye haykırıp selamlaşmak istediğim birkaç şey var bugün onları dillendirmek istedim..
‘Birkaç şey’ dediğimin ‘bir kaç kimse’ demediğimin farkındayım.. Selam sadece bir kimseye verilmez zannediyorum.. Ama biz onu sadece bir insanla sınırlı tuttuk..Neyse biz ‘selam olsun’ demeye başlayalım o zaman..
-Karanlık vicdanı besleyip merhameti unutana SELAM OLSUN..!!
-Bir gösteriş uğruna evladı silene SELAM OLSUN..!!
– Gönül sarayında bir zalimi besleyene SELAM OLSUN..!!
-Duaları paraya ve varlığa değişene SELAM OLSUN..!!
-Her ne olursa olsun Aşkı gönlüne mühürleyene SELAM OLSUN..!!
-Hayatın geçiciliğine inanıp tüm hesabı ahirete bırakana SELAM OLSUN..!!
-Yaşadığı en olumsuz durumda dahi kalp kırmayana SELAM OLSUN!!
-Derdi,kederi,gamı çekeceğini bile bile doğrularından vazgeçmeyene SELAM OLSUN..!!
-Bir gönlü cevher bilip,onun kapısının önünde edeb ile bekleyene SELAM OLSUN..!!

Selam dua ve muhabbetle…

PERTEV..

Bir mum ışığı..
Neye hikmettir… Ve ne kadar mühimdir..?
Burada büyük bir soru işareti..
Kimi bakar geçer mum ışığına kimi ise bir hüzmeden daha fazlaca şeyler görür..
Şüphe yok ki insandan insana kuldan kula değişir bu hal..
Hatta durumu biraz daha karmaşık  hale getirip yukarıda ki ifadeye bir fade daha ekleyeyim..
Kimi mumun ucunda görür alevi,kimi ise güzide bir  bakışta..
Her halde görünen sadece bir pertevdir..Ve o her şeyin başlangıcıdır..
Mesnevi’den tevatür ile anlatılan bir bahis anlatalım..Anlatalım ki ruhumuz daha da incelsin;daha da biz olalım..:
“Aşk denen şeyin ne olduğunu öğrenmek için pervaneler bir meclis kurmuşlar uzun uzadıya tartışmaya başlamışlar. Derken birisi çıkıp demiş:
-Sanıyorum Aşk denen şey şu pertevin ucunda..!! Gidip ben bir öğreneyim.. demiş..
Ve havalanmış.. Pertevin etrafında bir tur atıp dönmüş.. Meclisi bilgilendirmeye başlamış..
-Aşk denen şey herhalde aydınlıktır..Çünkü ben karanlığı yok eden bir şey daha bilmiyorum..
Bu yanıt meclisi pek tatmin etmemiş.. Birisini daha yollamışlar ve o da gitmiş..
Bir tur atmış etrafında pertevin ve dönmüş.. Başlamış bilgilendirmeye meclisi:
-Aşk denen şey herhalde sıcaklıktır..Çünkü ondan uzaklaştıkça üşüyorum..
Bu yanıtta meclisi pek tatmin etmemiş..Tekrar bir ayyuka bir kargaşa..
İçlerinden birisi ‘Ben gidiyorum’ bile demeden uzaklaşmış perteve doğru..
Mecliste her bir pervane gideni izlemiş..Ve bekleyiş başlamış..
Pervane dönecek ve meclisi bilgilendirecek..
Bekleyiş..bekleyiş..
Giden ve gelen yok..
O zaman anlamışlar ki Aşk denen şey pertevdeyok olmak… Mum ışığına yani kaynağa kendini adamak..”
Yani Aşk denilince aşkın birşeyden bahsetmenin kendisi..
Yıllar sonra Esrar Dede Efendi çıkacak ve bu meseleyi şöyle özetleyecekti..
“Davasını terk etsin bülbül onda feda yoktur..
Aşkın nükteciği pervanede kalmıştır..”
Yani mesele o pertev de yanandan daha çok şeyi görebilmek..
Bazen Aşkın kendisini..
Bazen gözlerin ardında ki pertevi.
Bazen ise bir gönül güzelliğini..

Selam ve Dua ile…

KUYRUĞU DİK FARE… BİR KISSA..

İnsan beşerdir..
Kusurludur ve mutlak acizdir..
Günün telaşına düşebilir,dünyaya dalar kulluğunu unutur bazen..
Bazende tutar böbürlenir kibir elbisesini kuşanır tüm debdebesiyle..
Ama belki bir musibet ile belki bir hal ile Cenabı Hak onun aslında sadece bir “kul” olduğunu bu mutlak acize hatırlatır..
Yine adresimiz Mesnevi… Ve bir kıssa..
Bir ormanda haylaz mı haylaz bir fare varmış..Cümle yaratılan hayvancağızlara baya bir çektirip duruyormuş..Ama fare ne yaparsa yapsın kuyruğu dik gezermiş.
Artık hayvanlar illallah edip ormanlar kralı Aslan’dan meclisi toplamasını istemiş..
Meclis toplanmış Aslan kral:
-Artık içimizden biri bu dik kuyruklu fareye haddini bildirmeli..deyince kedi söze karışmış:
-Efendim ben bununla eski düşmanım ben bu dik kuyruklu farenin hakkından gelirim.. demiş..
Ve meclis ortak karar ile kediye bu görevi vermiş..
Kedi bu görevi alınca ormanın her yanında bu dik kuyruklu fareyi aramaya koyuluvermiş. Aramış taramış sonunda otların arasında bir bakmış ki bir dik kuyruk… Başlamış onu kovalamaya..
O otların arası bu ağaç kovuğu derken canıraç kaçan farenin nefesi tükenmiş ve dümdüz bir yere gelmiş. Bir bakmış ki kaçacak ne bir kaya arası var ne başka bir şey..
Tam köşeye sıkıştım derken bir de ne görsün ki karşı da bir inek var..
Ondan aman dileyip:
-Kardeş yapma etme bak ardımda kedi var beni boğacak ne olur bir yardım et sakla beni…
İnek pek oralı olmamış.. Çünkü zamanında ona da az çektirmiş değil.. Ama bakmış ısrar kıyamet… Bu kez inek:
-Peki..Geç bakalım şöyle arkama.. demiş..
Fare arkasına geçince inek şeyini farenin üzerine bırakıvermiş.. (Dostlar bu kelimeyi ifade etmeyi kendime zül satarım lakin Mesnevi de bu şekilde geçmektedir.)
Kedi ineğin etrafını gezinirken bir de bakmış ki şeyin üzerinde dik bir kuyruk…
Fare olduğunu anlayıp onu oracıkta öldürüvermiş..
Mesnevi de bu kıssa anlatıldığına 3 tane hisse buradan süzülüverir..
1)SANA HER  “ŞEY” ATAN SENİN KÖTÜLÜĞÜNÜ İSTEMEZ..
2) SENİ HER “ŞEY”DEN KURTARAN SENİN İYİLİĞİN İÇİN SENİ KURTARMAZ..
3) BU KADAR “ŞEYİN” İÇİNDE KUYRUĞU DİK GEZDİRMENİN ALEMİ YOKTUR..
Dostlar..
3 hisseyi iyi anlamakta fayda olduğunu düşünüyorum..
Yazının başında da belirtmiştim..
İnsan bazen unutur..
Bazen kuyruk dik kalabilir..
Muhakkak incelmekte fayda var.. Nerede olduğumuzu unutmamakta da..
Selam ve Dua ile..

GÜLCE..BİRCE..

İnsan hayatında bir kere mi sevmeli?Bir kere mi tütmeli bilmiyorum..
Ruh denilen şey bir kere mi titremeli onu da bilmiyorum.. Koskoca bir ‘bilmiyorum’un hemen arkasına sığınıp yazıyorum bu satırları..
Bir yanım sadakat denilen şeyin sadece ‘bir kere olan şey’ olarak tanımlıyor bir yanım ise ‘sevmek’ dediğimizin şeyin bir kişi yada tek bir şey için harcanmayacak derecede zengin olduğunu haykırıyor..
Bilmiyorum..
Bir büyüğüm ‘bilmemek ne güzel şey’ derdi.. Hani bunca bilen(!) arasında bir bilmeyen ben olsam hiç de fena olmaz diyorum..
Doğru mu dediğim..! Bilmiyorum..!!
Mesnevi de geçen onlarca misalin bir tanesine takıldı aklım..
İnsan bilmediği şeyin sırrıdır aslında bir onu bildim..
Hikaye aynen şöyle:
Bir yerde..
Yüksekçe bir duvar varmış,insanlar o duvarın ardında ne var bilmiyorlar ama pekte meraklanıyorlarmış.En sonunda birini el birliği edip yukarı çıkarmışlar.Adam yukarı çıkmış,aşağıdakiler tabi merakta..
Adam karşıya duvarın diğer ucuna bakmış uzun uzun..Bir neşe bir heyecan..Yüzünde bir tebessüm…Hooppp!!Atlamış gitmiş…
İkinci bir tanesini aynı şekilde yukarı çıkarmışlar duvarın arkasında ki ‘bilinmeyeni’ bilebilmek adına..Sonuç yine aynı..
En sonunda bir üçüncüyü çıkarıp ayağına bir ip bağlamışlar..Adam tam karşıyı görmüş;tam atacak kendini.. İpi çekmişler adamı kendi taraflarına düşürüp sormuşlar:
-Ne gördün hadi anlat ne var duvarın arkasında? Adam bir tebessüm bir neşe oracıkta can vermiş..
Yani cancağazım insan bilmediği şeyin sırrına esirdir..
Tam bu hengamede kendimi yokluyordum ki muktedir bir kitaptan tek bir cümleye tevafuk ettim:
İNSAN GÜL BAHÇESİNDE OLSA DA BİR GÜLCESİ OLMALI..
O DA BİR’CE OLMALI..
Selam ve Dua ile..

Paralı Poşet Doğayı Korur mu?

Ülkemizde bugünlerde yürürlüğe giren paralı poşet uygulaması, doğayı koruyacağı iddiası ile gündemimize oturdu. Sosyal medyada insanların tepkisine baktığımız zaman birçok kişinin bu uygulamadan memnun olmadığını görebiliyorsunuz.

Hangi poşetin paralı, hangi poşetin kaç para olduğu belli değil. Belirtilen fiyatın taban fiyatı mı, tavan fiyatı mı? Birçok sorunun cevabı olmadığı için hepsi bir muamma. Alışveriş yapıp uygulamayı yaşayan insanlar poşetin büyüklüğüne göre para alındığını söylüyorlar. Yani anlayacağınız bu işi doğayı korumak için değil AVM ve benzeri yerlerin poşetten para kazanma hevesine döndüğü açıktır.

Hangi poşet paralı? Bir kg leblebi ya da toz şeker istedik. Bunu koydukları poşet paralı mı? Eğer bu paralıysa biz poşet istemiyoruz. Peki, esnaf bunu bize poşete koymadan verebiliyor mu? Ambalajında olan bir ürünü getirdiğimiz çantaya, torbaya veya heybeye doldurup götürebiliriz. Elbise almaya gittik, aldığımız elbiseyi paketliyorlarsa poşet istemiyoruz.

Ülkemizde benim bildiğim depozitolu tek ürün bira şişeleridir. Bira içen insanlar biriktirip geri verir parasını alır. Bazıları, şişe toplayan insanlar toplayıp hem üç beş kuruş para alır hem doğayı kirlilikten korur. Eskiden doğada bira şişesi bulunmazdı. Şimdilerde parasını ödediği geri götürürse parayı geri alabileceği şişeyi doğada bırakıyorlar. Artık şişeleri toplayanda yok.

Şimdi işin tam can alıcı yerine geldik. Geri götürdüğünde parasını alabilecek olduğu şişeyi doğaya atıyorsa, satın aldığı ve geri verebileceği bir yer olmayan poşeti ne yapar? Elbette onu doğaya atmaktan çekinmeyecek. Piknik sezonu gelsin size ben doğaya atılmış bol poşetli bir haber yapacağım.

Hepinizin çözüm ne dediğinizi duyar gibiyim. Gerçekten doğayı korumak ise amacımız çok basit. Alışveriş merkezleri ve poşetle bir şey satan herkes kendi reklamının olduğu her poşete barkot bastıracak. Gerekirse poşetin birçok yerine serpiştirilmiş olacak. Kasadan biz poşeti alırken o poşet bizim kimlik numaramızla bize zimmet edilecek. Poşeti geri götürünce zimmetten düşülür.

Doğaya atılırsa, o zaman doğaya atan yandı. Doğada poşeti bulan emniyet birimlerine doğayı korumakla görevli yetkililere ihbar ve ya poşeti teslim etmek yeterlidir. İhbar ve teslim edilen gizli tutulmak kaydıyla poşetin zimmetli olduğu kişi hakkında soruşturma başlatılır. Bir daha  poşeti doğaya atmayacak bir ceza verilir.

 

KAYBEDİYORSAK SEBEBİ VAR..

Bu dünya tam anlamıyla insanoğlunun hayat mücadelesiyle geçer..
Kaybediş…Kazanış..
İnsan varoluş serüvenine başladığı ilk andan itibaren bu kıyasın içinde bulur kendini..
Kendine göre bu sonucu neticelendirir ve bu dünya defterini kapatmış olur.
Mesele bir insanın maksimum 50-60 yıl yaşamı değildir aslında. Resmi daha büyük görebilmektir. Bu yolculuğu ‘olması gerektiği’ gibi bitirebilenler eli öpülesi Dostlar oluyorlar ki Allah onların eksikliğini hissettirmesin.. Bu yolculukta eksenini ‘kendinden hareketle’ çizenler aslında kaybedenlerin ta kendisi..
Şu zamanın en büyük celladı,tüketimi merkezimize koyan ve bu olguyu ‘çılgınlık’ boyutuna taşıyan ‘seküler zihniyet’ aslında bu yolculuğu ‘ben merkezci ‘ şekilde yürüterek kaybetmemizi istiyor..
Nasıl mı?
Bireyi önce genelden özele iterek onu bir parçanın bütünü olmaktan çıkarmayı hedefliyor ki bu mühim bir başlangıç oluyor.Çünkü toplumun dışında kalan gelenekten uzaklaşıyor,hemhal olmanın yanından bile geçemiyor. ‘Dert ile dertlenme’ güzelliğinden bihaber yaşıyor..Selam vermenin hazzının yerine yapay şeylerin sahte gülücüklerine şahit olup bunlarla övünüyor..
Bu başarıldıktan sonra ‘seküler zihniyet’ bireyi benmerkezci kılıyor ve sanki her şey onun merkezinde oluyormuş gibi yapıyor..
Mış gibi yapıyor diyorum.
Çünkü insan aslında mutlak bir aciz olduğunu işte o an unutarak her şeye karşı böbürlenme ve kibirlenme tuzağına düşüveriyor hemde yuvarlanırcasına..
Çünkü  kibir secdenin tam tersi..
İşte o vakit insanın secdeden kaçan ayrıcalıklıdan bir farkı kalmıyor..
İnsan bu hayat serüveninde bir emaneti üstlendi..
Dağlara teklif edilseydi dayanamaz ortadan ikiye ayrılırlardı..
İşte insan -ki müslüman ise buna 10 kat fazla dikkat etmeli.- o emanetin açısından bakmalı kaybetme ve kazanma meselesine..
Zira demiştik ki müslümanlık ince insanlıktır..
O yüzden insan kaybetmeye ve kazanmaya müslümanca bakmaya mecburdur.
Ve insan kaybediyorsa -Allah muhafaza- o emaneti kaybettiğindendir..
Kazanıyorsa o emanete canı-kanı pahasına sahip çıktığı içindir.
Selam ve Dua ile..

 

Çocukların Oyuncağı Olan Anne Babalar.

Çocuklar bir ailenin geleceği ve servetidir. Her aile bir çocuğu olsun ister. Bir anne babanın çocuğunun olması sevgilerini birleştirip harcayacak fırsatlarının olmasıdır.

 

Hal böyle olunca zamanımızın ebeveynleri çocuklarına yeterince sevgi yerine aşırısına kaçıyorlar. Peki, aşırısına kaçınca ne olur dediğinizi duyar gibiyim. Her şeyin aşırısının zararlı olduğu gibi sevginin de aşırısı zararlı. Sevgiyi o kadar abarttık ki koskocaman yedi –  sekiz ya da daha büyük çocuklara yemeği ebeveynleri kendileri yediriyorlar. Bu hareketleri çocukları tembelliğe ve görev bilincinin yok olmasına doğru itekleme adımlarından biri oluyor.

 

Çocuklarını koruduklarını kolladıklarını zanneden ebeveynler çocuklarına kötülük yapıyorlar.  Düşünün önce sizler hangi şartlarda büyüdünüz ve nerelere geldiniz. Elbette çocuklarınızın önünü açacak fırsatları önlerine sermelisiniz ama onları hayattan soyutlayarak değil. Onlara küçük yaşlardan itibaren görev ve sorumluluk bilincini yüklemelisiniz.

 

Bazı ailelerde çocuklarına hayır demeyi bir türlü beceremiyorlar. Çocuklarınızın ihtiyaçları konusunda elbette cömert davranmalısınız fakat bazen de hayır demesini bilmelisiniz. Çocuğunuz sizden bir şey almanızı istedi istek mi, ihtiyaç mı? Sorusunu kendisine yöneltmelisiniz. Siyah bir spor ayakkabısı varken birde kırmızı istiyorsa bu bir istektir. Kibarca onun ihtiyaç olmadığını fakat kendisinin ihtiyacı olan başka bir şey istediği takdirde alabileceğinizi belirtmelisiniz.

 

Küçük yaşlarda bu bahsettiğim konulardan yoksun kalan çocuklar büyüdükçe ailelerini artık parmaklarında oynatır duruma geliyorlar. Görev bilinci olmadığı için odanı topla desen yaptıramıyorsunuz. Bir istekleri olduğunda hayır deseniz kıyamet kopuyor.

 

Atalarımız ne demiş? “Ağaç yaş iken eğilir”. O zaman çocuklarımıza görev bilinci ve vicdanlı olmayı öğretip, isteklerinde fren mekanizmasını etkinleştirmeliyiz.

‘OLMAK’ İÇİN OLMASI GEREKENLER…

Selam öncelikle herkese..
Uzun bir vakit ayrı kaldık ama çok şükür ki bugün buluştuk..
Dostlar uzun vakit önce aldığım bir kitabın güzel gönüllü yazarı kitabın belli bir bölümünü ” ‘Olmak’ için olması gerekenler” bölümüne ayırarak kendi perspektifinden ‘olmak’ meselesinin izahatını 22 madde de açıklamış..
Çok hoşuma gitti.. Ve izahatı gayet olumlu buldum.. İnsan eğer bu 22 maddenin en azından hepsini yapamasa da bir kısmını yapabilse yada yapmaya uğraşsa kendisinin yüklerini hafifleteceğine inanıyorum..
Hadi isterseniz o 22 maddeye geçelim..

1)Fuzuli’den bir gazel ezberle..Baki ile ünsiyeti arttır; Taşlıcalı ile yakın ol..Şeyh Galibi ihmal etme..Divan Edebiyatını önemse;orada muhabbetimiz ile zarafetimiz ile biz varız..
2)İmkan buldukça sabah namazlarını cemaatle kıl.Farklı camilere giderek farklı seherleri teneffüs et. Süleymaniye ile öyle bir tanış öyle bir muhabbet kur ki Selimiye kıskansın..!!
3)Çok çalış boş vaktin olmasın.Az uyu. Az uyumak çok yaşamaktır.
4)Dürüst ol..Allah’a insanlara ve en çokta kendine.Kendine dürüst olan başkasını aldatmaz,aldatamaz..
5)Twitterdan uzak dur..İnstagrama az uğra..Unutma kimse sosyal medyasızlıktan ölmedi..
6)Yaptığın işi kaliteli yap..Başımıza ne geldiyse bundan geldi. Gafletten kurtulmak kalitedir.Unutma müslümanlık kaliteye mecbur olmaktır.
7)Gökyüzüne bak ve denize,dağlara..Yavaşla biraz.Bulutları dinle;yağmur yağarken bir şiir oku ıslanırken..
8)Her ikindi sonrası bir cüz Kur’an-ı Kerim oku.Tefsiriyle okursan ne ala..
9)Tarih okumaları yap..Halil İnalcık hocanın tüm kitaplarını oku..Hazır üstadı hatırlamışken birde ona Fatiha oku..Cahil kalmayacak derecede İlber hocayı da takip et.Ecdadını seviyorsun kabul,sevdiğini tanı biraz..İnan daha çok seveceksin.
10)Hazır okumaya başlamışken Suç ve Cezayı da oku.
11)Sadıklarla birlikte ol..Beraberlik senin ona varman değil,onsuz adım atamamandır. Böyle bil..Herkes yarin köyüne varır ama bazılarının bastığı yer yarin köyü olur..Herkesi boş ver bazılarından ol..
12)İnsanlık için küçük kendin için büyük bir adım at..Daha iyi bir insan ol. Her ne isen en iyisi ol..Seni sevmek isteyenlere yardımcı ol.
13)Her işte niyete dikkat et.. Onsuz olmaz..
14)Evlatlarını yarınlara hazırla.Dünü bilirlerse işin kolaylaşır.Mesleklerinin ne olacağını boş ver. Uyurlarken başlarının yanına git ve Allah’a kul Peygambere ümmet olmayı başarmış bir evlat olmaları için dua et.
15)İyi bir müslüman ol.Kardeşlerini sev.Suizandan kaçın.Dedikodu yapılan yerden uzaklaş.Ayıp görürsen ört,kusur görürsen düzelt. Düzeltemez isen dua et.
16)Komşularınla iyi geçin..Akrabalarını ziyaret et,hastaları ihmal etme..
17)Kapitalizme karşı kaliteli bir duruşun olsun..Nuri Pakdil’e bakacak bir yüzün olsun..
18)Yerine birini yetiştir.Yerine bir adam yetiştirmeden göçer isen bu dünyadan davaya ihanet etmiş olursun..!! Hain olma..!!
19)Yeryüzünde ki tüm insanlığı ateşten kurtar..Zor mu?Hiç olmazsa birini kurtar..Madem herkesi düzletmek zor o zaman işe kendinden başla.. Kendini düzelt ki dünya bir eğriden kurtulmuş olsun..
20)Ölmeden evvel öl..!!
21)Kalbine Allah dedirttir. Göklerden nur sağ gönlüne..Hür olana dek kul ol,kul olmakta hür ol..Huzur başka türlü ele geçmez..
22)Dua et..Olmayacak bir işin umutsuzluğu ile ellerini açan bir adam gibi değil;ellerini açmazsa hiçbir şey olmayacak bir adamın umuduyla,dua et..
Selam ve muhabbet ile..

TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NİN EN İYİ TAZE FASULYESİ

Semt pazarlarını hep sevmişimdir. İnsana insan olduğunu ve toplumsal bir varlık olduğunu hatırlatan yerlerdir. Aynı zamanda bir pazar yeri, muhteşem bir gözlem alanıdır. Haftada bir kez pazara gitmek ise benim için bir terapi gibidir. Üstelik bakmayı, görmeyi ve düşünmeyi bildiğim zamanlarda pazara gitmek ufuk açıcı bir aktiviteye dönüşebilmektedir.

Ve yine bir pazar yeri… Allah’ın nimetlerinin sonsuzluğuna işaret eden çeşitli sebze ve meyveler tezgâhları renklendiriyor. İhtiyacım olan iki şey, domates ve salatalık. Ama yine de adettendir deyip pazarı boydan boya gezmeye başlıyorum. Tam o sırada bir aydınlanma yaşamama sebep olacak şu cümleyi duyuyorum:

-Türkiye Cumhuriyeti’nin en iyi taze fasulyesi bunlar!

O da ne? Nasıl bir cümle ve nasıl bir iddia bu? Tabi ki bu iddialı cümlenin sahibini arıyorum ve hemen sesin geldiği tarafa bakıyorum. Bir tezgâh dolusu taze fasulye… Genç tezgâhtar kendinden ve sattığı üründen gayet emin. Taze fasulye böyle iddialı bir cümleyle satılmaz diye bir düşüncesi yok ve kendini bu şekilde sınırlamıyor. Sattığım sadece taze fasulye deyip kendini ve yaptığını küçümsemiyor da… Alın teriyle para kazanıyor ve ne sattığını biliyor.  İşte bu diyorum. Tam olarak ihtiyacım(ız) olan şey bu! Boş bir özgüven değil elinde olanı bilmenin özgüveni! Ne yaptığını ve ne söylediğini bilmek, kendinden emin olmak!

O halde önce ne yaptığımı, ne söylediğimi ve ne yazdığımı bilmeliyim. Eğer bunları biliyorsam ortaya çıkan ürünü ve neye sahip olduğumu da biliyor olmalıyım. Bu bildiklerimin iyi olduğunu düşünüyorsam kendime güvenmeliyim. Başkalarının ne dediğinden ziyade kendi sürecimi ve sonucumu görerek karar vermeliyim.