RENKSİZ FOTOĞRAFLAR

0

Solgundu yüzü ve ölgündü elleri. Emanet bir ruhu taşır gibiydi. Bedeni de emanetti sanki. Boş boş bakan gözleri, istemsizce bir nefesle istemsizce kalkan göğüs kafesi harcanmış yıllarının tek nişanesiydi.

Odasına çağırdı beni. Tereddütsüz kalktım gittim. İşte o zaman çizgi halindeki dudakları hafif bir kıvrılışla gülümsemeyi anımsatan tuhaf bir kavis oldu. Gözlerinde beklenmedik küçük bir parıltı yakaladım.

Yatağının altından bir fotoğraf albümü çıkardı. Hepsi siyah beyaz fotoğraflar, fotoğraf çektirmekten asırlarca önce vazgeçtiğinin habercisiydi.

Bana, şimdi bedenleri erimiş bir sürü insanın fotoğrafını gösterdi. İtinayla, konuşmaya susamışçasına onların kim olduklarını anlattı usul usul…

Dinledim.

Ben dinledikçe o hayat buldu.

Ben dinledikçe o diriliyordu sanki.

Teni pembeleşiyor, ellerinin kırışığı geçiyor, saçının rengi koyulaşıyordu.

Yapayalnızdı.

Sevdiği, tanıdığı kim varsa yepyeni bir alemdeydi. Bu dünyaya yabancı, onun hasretle beklediği bir alemde.

Yaşlılıktan değil yalnızlıktan ölüyordu bu odada.

Hemşire odaya girip, dinlenme vakti, deyip bana çıkmam gerektiğini söyleyene dek kaldım yanında. Sustum. Anlattı. Dinledim. Yıllardır susuz kalmış çiçeği sadece varlığımla hafif de olsa canlandırdım.

Yeniden orta salona geçtim. Hemşire onu yatağına yatırdı. Aralık kapıdan görüyordum. Yatağına uzandı ve aniden derin bir uykuya daldı.

Yanına oturduğum alzhemier hastası teyzem beni görünce çok sevindi. Sonra bana sitem etti.

” Ne zamandır gelmiyorsun.” dedi. Daha az önce onun yanından kalktığımı unutmuştu. Yine yeniden gönlünü aldım.

Karşı koltukta saçları yapılı, elinde çantası, ayağında alçak ökçeli ayakkabılarıyla kurumlu kurumlu oturan emekli öğretmenin anılarını dinlemeye koyulduk.

 

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.