VIRGINIA WOOLF/KENDİNE AİT BİR ODA ÜZERİNE

0

‘ İyi kitaplar okumak, geçmiş yüzyılların en iyi insanlarıyla sohbet etmek gibidir.’ demiş, Descartes.

Ne de güzel söylemiş.

Dün, gün boyu benden yüz yaş büyük Virginia Woolf ile KADIN VE KURMACA üzerine bol bol sohbet ettik.

Çocukluğumdan beri aktif bir okuyucuyum. Pek kitap ve yazar ayırmam. Yani eline ne geçerse okuyanlardanım. Eskiden beğenmediğim kitaba bile inatla devam eden insanlardandım. Ancak üniversite yıllarımda, Mina Urgan, Bir Dinazorun Anıları kitabından kulağıma, kelek karpuzu yemeye devam eder misin?, diye sorduğundan beridir, günümüzün deyimiyle beni sarmayan kitapları bırakma özgürlünü de tanıyorum kendime. ( Her defasında kelek karpuz benzetmesine bir kez daha gülerek yapıyorum bunu.)

Kütüphanelerde, kitapçılarda gezinirken aklıma takılan soruların yanıtını Woolf yüz yirmi iki sayfa boyunca verdi bana.

Neden kadın yazarlar az? Neden Shakespearelerden, Dostoyevskilerden, Tolstoylardan, Yaşar Kemallerden bol bol bahsederken kadın yazarlardan bahsedemiyoruz?

Kadın yazarların tanınması neden on dokuzuncu yüzyıldan sonrasına kalmış?

Oysa, tamamen benim fikrim, kadınlar yazın dünyasında, özellikle kurmaca alanında daha başarılı olmalı. Hayal dünyası ile gerçekleri çarpıştırıp daha etkin eserler ortaya koyabilmeliler.

Woolf’la gün boyunca bunu irdeledik ve kafamdaki soruların cevabını edindim.

Yüzyıllar boyunca kadına biçilen rollerin, edebiyat dünyasından neleri çekip aldığını gözler önüne sürüyor Woolf. Kadınların kendilerine ait bir odalarının olmaması, maddi açıdan bağımlılıkları, görevlerinin dört duvar içinde kalmak ve erkekleri olduklarından daha iri gösteren ayna olmak vazifeleri, onların yazın dünyasına geç adım atmalarının nedeni.

Buna bir de sanatın bel kemiği olan ifade özgürlüğünden ve istediğini istediği gibi ifade edememek eklenince tüm soruları yanıtı gün ışığı gibi ortaya çıkıyor.

1928 yılında kapılarını ilk kez kız öğrencilere açan Cambridge Üniversitesinde kız öğrencilere yaptığı konuşmadan doğan, Kendine Ait Bir Oda, kitabı kadınların edebiyat dünyasına adım atma çabasını çok doyurucu bir biçimde sunuyor.

Bu mesele üzerinde Doğulu bakış açısıyla biraz durup düşündüğümde bizim için de durumun farksız olduğunu görüyorum maalesef.

Elbette ilk ve doğal öğretmen olan kadının görevi ve misyonu çok özel bir yerde. Ancak engellenmeler ortadan kalkmalı ve kadınlar da özgürce anlatabilmeli. Tüm yargılamalar ortadan kalkmalı ve tek tiplilik değil, çeşitlilik desteklenmeli. Benim gibi düşünmüyorsan benim düşmanımsın, yargısı yerini acilen, çeşitlilik gelişimdir, yargısı almalı. Bu noktada kadınlar çekildikleri duvarların dışına çıkmalı.

Woolf, kadınların engellenmelerinin içinde bulundukları duvarlardan taşmaya başladığını ifade ediyor. Bu ifadenin 1928 yılında kullanıldığını görmek, neden kadınlardan bir Shakespeare çıkmamış?, sorusunun en güzel yanıtı olsa gerek.

Dünden beri Halide Edip Adıvar’ı ve daha isimleri tarihin tozlu raflarında kalmış nice kadın yazarlarımızı da saygıyla anıyorum.

Günümüze dönüp baktığımda onlardan daha şanslı olduğumuzu görüyorum. Bizim kendimize ait odalarımız var. Öyleyse vakit, duvarlardan taşmak vaktidir.

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.