Udî’deki Tarihsel Veriler

0

İlk kadın romancılarımızdan kabul edilen Fatma Aliye, Udî romanını -her ne kadar bugün sadeleşmiş versiyonunu okuyor olsak da- 1899’da yayınlayarak edebiyat sahasındaki varlığını kesinleştirir. Verimlilik bakımından Ahmet Mithat’ın ardından geldiğine inanılan Fatma Aliye, aynı zamanda Ahmet Cevdet Paşa’nın da kızıdır.

Aslında Fatma Aliye’nin bulunduğu aile ve çevre ile beraber dönemin sosyal algısı birlikte mercek altına alındığında, metinlerinin önemi açığa çıkar. Nitekim Udî romanında kadının toplumda “birey” oluşuna tanık olurken, uyumlu Osmanlı kadınından, “uyum” algısını tartışan bir kadın olarak Bedia’ya geçişi gözlemleriz. Gündelik hayatla alakalı olarak İstanbul’un önemli bir müzik matbaacılığı merkezi olması, ud enstrümanının tarihi, dönemdeki cariyelik algısı gibi bilgileri de aynı şekilde satır aralarından öğreniriz. Bu metinde de buluştuğumuz ve öne çıkan tarihi verilere değinilecektir.

İlk olarak bir mirasyedi ve musiki meraklısı Nazmi Bey’in, ud enstrümanının tarihi hususunda kızı Bedia’yı bilgilendirmesi göze çarpar. Udun geçmişten bugüne geliş hikayesiyle beraber, biçim ve işlev olarak farklı olabileceğine de değinerek kızının merakını gidermeye çalışır Nazmi Bey. “Udu, Lamik bin Kaîn bin Adem aleyhisselâmın icad eylediğini söylerler. Bu rivâyet biraz ifrattır. Çünkü udun icadından evvel ‘kiriş’in icad edilmiş olması lazım gelir. Bir de Lamik’in icad ettiği ‘musikâr’ namında bir saz olduğu rivayeti vardır ki, bu rivayet evvelki kadar ihtimal dışı görülemez. Zira nefes ile çalınan sazların kiriş ve tel ile olan sazlardan evvel icad edilmiş oldukları tabii bir seyir olarak kabul edilmiştir. Fakat udu Hazret-i Davud aleyhisselâm’ın icad ettiğini söylerler ki, bu da göz ardı edilecek bir iddia değildir. Herhalde ud en eski sazlardan birisidir. Hattâ hazreti Davud’un vefatından sonra ud nice müddet Beyt’ül Mukaddesteki nurlar parıldayan hücresinin duvarında asılı durmuş. Buhtunnasır’ın ortalığı altüst ettiği zamanlarda o ud oradan gitmiş, zayi olmuş.  Sonra İskender-i Zülkarneyn zamanında musıki revac bulunca ud yine meydana çıkmış. Bir rivayette de udun mucidinin Batlamyus adındaki hâkim olduğu söylenir. Bir de evvelce Araplarda uda ‘Keran’ denirmiş.” (s. 18-19)

Kitapta ud enstrümanın tarihi kadar geniş anlatılmayan, fakat dönemin sosyo-politik algısını anlamamıza yardımcı olan veriler de mevcuttur. Bunlardan biri ‘evlilik yaşı’ meselesidir. Bu roman aracılığıyla Şam’daki kızların, İstanbul’dakilere oranla daha küçük yaşta evlendiğine işaret edilir. Bunu anlatıcı, kardeşiyle udun üzerinde yazanlar üzerine konuşmasının ardından söyler. “Böyle güzel sohbetler ve sevgi atmosferi içinde vakit geçen ailede Bedia da artık gelinlik çağına gelmiş, hatta Şam taraflarının âdetince biraz da çağı geçmişti. Bu aile İstanbullu olduğundan yerliler gibi on bir on iki yaşında kızlarını gelin etmezlerse de, on dokuz yaşını bulmuş olan Bedia, İstanbul âdetince de biraz geçe kalmış sayılabilirdi.” (s. 39)

Bedia’nın gözünden sınıfsal bir değerlendirmeyle sunulan ‘cariyelik’ meselesi de göze çarpar. Bedia, üzüntülüyken cariyelerin onun üzüntüsünü paylaşmamalarına, satılmak istemelerine bozulur. Fakat anlatıcı bu durumu ‘sınıfsal körlük’ olarak yorumlamaktadır. Bu yorumla beraber, dönemin sosyal yaşantısı ve ‘cariyelik’ algısına da ışık tutulmaktadır. “O cariyelerinin bu hâlini akıl dışı buluyordu. Eğer onlar aksi harekette bulunsalardı, onunla beraber sıkıntı ve keder yoldaşı olsalardı asıl o zaman fevkalade bir harekette bulunmuş olacaklarını bilmiyordu.” (s. 51)

Tüm bunlarla beraber, boşanma hakkının o dönemde erkeklere ait olduğu görülmektedir. “Kadınlık gururunu” ayaklar altına almayı istemeyen, mutsuz bir evliliğin figüranı olan Bedia, kocasının evliliğin devamı hususundaki kararının, inkar edilemeyecek bir gerçeklik olduğunun farkındadır. Bedia’nın “Beni sevmeyen, beni istemeyen bir adamla oturup kendimi ona yamamak, onun başına musallat olmak istemem. Kadınlık gururumu ayaklar altına alamam. İşte bu kadar!” demesine karşılık kocası yanıt olarak, “Ooo! O benim bileceğim şeydir” der.(s. 72) Yani Bedia her ne kadar “kadınlık gururundan” bahsetse de ortada kaçınılmaz bir sosyal bir norm mevcuttur.

O dönemde devletin merkezileşmesine de Şem-î’den alınan haberle tanık olmaktayız. Mektubunda atamaların artık merkezden yapılacağını, Bedia eğer İstanbul’da kalacaksa bu imkanı değerlendirmesi gerektiğini belirtmektedir: “Kaymakamların atama ve tayinlerinin artık Dersaadet’te yapılabileceğinden dolayı bir mahaldenn kalkıp diğerine memuriyet alınması için Dersaadet’e gelmesi gerektiğinden, Bedia Şam’a geri dönmek istemezse İstanbul’da kalmasına müsaade ediyordu”(s. 105-106). Yaptırdıkları evi sigorta ettirmeleri de bir başka tarihi veri olarak okunabilir. (s. 116)

Romanın satır aralarında, Arap şehirlerindeki gayri Müslim kadınların da çarşaf giymesi ve Batı etkisiyle bu çarşafı atmaları gibi birtakım tarihi –  toplumsal verileri de görebiliyoruz. Fatma Aliye bu romanında bir kadın için aşkın uygunluğu meselesini toplumsal paradigma üzerinden kaleme alırken, dönemsel siyasi-politik ve kültürel pek çok konuya da değinmeyi biliyor.

Kaynaklar

Aliye, Fatma. Udî. İstanbulSelis Kitaplar, 2009.

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.