161217 | 1404 | Mutsuzluğun tek nedeni, insanın odasında sessizce nasıl oturacağını bilememesidir, diyor Pascal. Uzun zamandır odamda yalnız başıma sessizce oturuyorum.

0

28 Eylül 2017. Taksim’de bir kadın gördüm meydandaki kalabalığın arasında, doğruluğunu önemsemeden gidebileceği bir yol bulmaya, yolunu bulmaya çalışan. Herhangi bir yol, herhangi bir yere çıkan ya da çıkmayan. Kadının yanında herhangi biri var. Bir fotoğraf karesine dahil olduklarını farkediyor, gidip bakmak istiyorlar. Kadın böyle şeyler yapacak kadar barışık herkesle, bunun adına mutluluk ya da umursamazlık da diyebilirsiniz fakat aslını yalnızca kadın ve ben biliriz.

 

Tamam, bu noktada tanrısal bakış açısı saçmalığını bir kenara bırakalım. O kadın benim. Eylül ayının herhangi bir günü, Beyoğlu Sahaf Festivali’nden çıkmış Taksim Meydanı’na doğru yürürken, anı yaşamak yerine şuursuzca kendi fotoğraflarını çeken -ki yıllar hatta günler sonra belki de, bu fotoğraflara baktıklarında o gün orada ne hissettiklerini asla anımsama fırsatını bulamayacaklar çünkü yaşamak yerine kaydetmeyi seçiyorlar- milyonlarca kişiden yüzlercesinin arasından sıyrılmaya ve herhangi bir yere gitmeye çalışıyorum. Neresi olduğu umrumda değil. Az önce, yılların altında kalmış bazı fotoğraflar aldım bir yerden. Zamana yenik düşen ya da nefesi tükenmek üzere olan insanlar saklı bu fotoğraflarda. Onları seviyorum.

 

Düşünüyorum da, sahi kim bilir kimlerin fotoğraflarına konuk oldum istemsizce. Bir grup fark ediyorum fotoğraf çeken, kimse bilmese bile ben biliyorum artık o fotoğrafta olduğumu. Gidip görmek istiyorum, kırmıyorlar. Bakıyorum, evet, olmuş, işte tam oradayım. Üstümde siyah bir elbise var beyaz desenleri olan. Hava çok da sıcak olmadığından ince siyah bir gömlek giymişim elbiseyle aynı uzunlukta ya da kısalıkta. Ayakkabı olarak postal tercih etmişim. Fena olmamış. Etrafımda bazı güvercinler var. Hafifçe öne doğru eğilmiş, içlerinden birine kendimi sevdirmeye çalışıyorum. Gömlek bir kısmını açık bırakacak şekilde kaymış omzumdan. Kaçmasan yeter, diyorum. Bugün dünya çok güzel, güvercin beni bırakıp kaçmıyor. Onu seviyorum; dokunarak değil, gülümseyerek. İşte bu anı kaydetmişler fotoğrafa. Bir kopyasını göndermelerini rica ediyorum fakat insanlar dünya kadar güzel değil bugün sanırım; fotoğrafın kendilerinin olduğunu öne sürerek benimle paylaşmak istemiyorlar. Ne diyebilirim ki? Halbuki daha önce hiç bu kadar doğal ve güzel bir fotoğrafım olmamıştı. Benim orada olmadığımı kim iddia edebilir ki? O fotoğrafın benim de fotoğrafım olduğu gerçeğini ne değiştirecek peki; birkaç adım önde olmaları, birbirlerine sarılmış hâlde gülümseyen gözlerle olmasa bile gülümseyen bir yüzle kameraya doğru bakmaları ya da benden önde ve dolayısıyla daha büyük çıkmış olmaları mı? İnsanlarla tartışacak değilim. Onlar farkımda değil belki ama yıllar sonra biri o fotoğrafa bakınca o fotoğrafın benim ve orada görünen diğer herkesin de fotoğrafı olduğunu anlayacak. Ya da anlamayacak. Bilmiyorum. Umut ediyorum.

 

Ben mesela, o gün yaşadığım bu olaydan sonra çektiğim bir fotoğrafı asla unutmuyorum. Ben onca arabaya ve insana rağmen karşıdaki binanın -23 numara- fotoğrafını çekmeye çalışırken hayatıma dahil olmuş bir adam. Bana bakarken yakalamışım onu ya da o yakalanmak istemiş. Orta yaşlı; saçlarında ve sakallarında biraz beyaz var, bıyıkları simsiyah. Üstünde gri bir keten pantolon, kollarında siyah şeritleri olan beyaz bir t-shirt, sol kolunda siyah bir saat ve kol çantası, sağ bileğinde yine siyah bir bileklik ve sol elinde ise su şişesi var. Yürürken bana doğru dönmüş biraz, dudaklarının arasına henüz yakmadığı bir sigara sıkıştırmış, gözlüğünü hafifçe yukarı kaldırmış ve kameraya gülümsemiş. İşte bu kadar.

 

Çektiklerim arasından iyi bir fotoğraf seçmek için çabalarken farkettim günler sonra. Gülümsedim. Hakkında hiçbir bilgim yok lâkin o binanın önünden her geçtiğimde aklıma geleceksin. Söz veriyorum. Çünkü sen ölümsüzsün artık adam, en azından benim için.

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.