“Hayat geç kalmaya gelmiyor evlat. İnsanoğlu dedikleri varlık, gözünün yaşına bakmadan yerini dolduruveriyor hemen. Ünlü bir gurubun yeni çıkmış albümü bile bir zaman sonra unutuluyorken, senin zamana karşı bu kadar yenik olman beni endişeye düşürüyor. Hayatı basit bir film gibi izleyişin beni korkutuyor ve sorulamadan kabullenişin… Bir filozof der ki: ‘Sorgulanmamış bir yaşam, yaşanmaya değmez.’ Hakikaten değmez! Okumayan insan sorgulayamaz, sorgulayamayan insan idrak edemez, idrak edemeyen insan zora gitmemek için kabullenir. Kabullenilmiş bir yaşam ise, ölümün bize gelmesini değil de bizim ona gitmemizi yeğler. Bir nevi intihara teşebbüs. Bir nevi hayata küsüş ve umudu yitiriş.
“Evlat! Hayata geç kalmak ne demek bilir misin sen? Yalnızlığa yakınlaşmak, onu geleceğin bir parçasıymış gibi hissetmek… İnsanları küçümsemek ve onlara ulaşamamazlığın ezikliğini yaşamak… Bir Neşet Ertaş türküsünü gözlerin dala dala dinlemek…
“Anlamıyorsun evlat, bakışlarımdan bile anlamıyorsun. Sana umutla bakarken yüzüme sigara dumanını üfürürken dahi için acımıyor kendine. Sorgulamıyorsun hayatı, har vurup harman savuruyorsun gençliğini. Bir gün geriye dönüp baktığın vakit, ne sen eskisi gibi olacaksın ne de geçmişin umduğun gibi çıkacak karşına.”
Sigarasından bir nefes daha çekip bıraktı yüzüme. Vücuduna oranla zayıf duran yüzü son zamanlarda daha çok solmuş, göz çevresindeki morluklar onu hayatından bezmiş gösteriyordu. Sararmaya yüz tutmuş dişlerinin güzelliği, sanki hayatta tutunacak tek dalının o olduğunu hissettiriyordu insana. Acaba aynaya baktığı zaman ne düşünüyordu. Ya da aynaya bakıyor muydu? Cebinden buruşmuş bir peçete çıkarıp burnunu sildikten sonra,
“Bilmiyormuş gibi konuşma be dede. Beni anlayan bir insan var şu hayatta, o da sensin. Sen de kırılmış kalbimden habersizmişsin gibi konuşma.”
“Mesele benim seni anlamam ya da anlamamamda değil evlat, senin kendini anlamanda ve hayatına bir şekilde devam etmende. Aradan tam on yıl geçmiş evlat, tam tamına on yıldır benim yanımdasın ve benimlesin. Geçmişine çekeceğin sünger on senedir kapını çalıyor ama sen hala inat etmektesin açmamakta.”
“Hayır dede kafama oturmayan şeyler var. O gece arabamıza çarpan adamı bana göstermediler. Yıllardır bunu düşünüyorum. Çocuk olduğum için göstermemiş olabilirler ama büyüdüğümde kaç kere gittim o karakola. Dosya kapandı diye def ettiler başlarından. Bir isim bile vermediler. Kaç avukat tuttum işin gerçek yüzünü öğrenmek için ama avukatların hepsi ilk başta umutlu sözler söyleyip sonra pes ettiler. Bu benim hakkım değil mi dede, benim geçmişimi, geleceğimi, her şeyimi elimden alan adamı görmeye ve ona bir çift laf etmeye hakkım yok mu?”
“Elbette hakkın evlat, elbette. Fakat her işte bir hayır vardır. Sana bu zamana kadar o adamı göstermeyen Allah’ın vardır bir bildiği. Neden biraz da akışına bırakıp geçen yıllarını telafi etmiyorsun?”
“Olmuyor ki dede, ne zaman mutlu bir şey yaşasam aklıma hemen o gün geliyor. O kaza anını kafamdan silemiyorum. Denemedim mi sanıyorsun? Kaç kere denedim hayata tutunmak için fakat o karakoldan her kovuluşumda biraz daha küstüm insanlara. Şimdi kimse bana çekici gelmiyor dede. Kimse hayatta yaşamam için bir sebep teşkil etmiyor.”
“Ben yaşlandım artık Hüseyin, bunca sene peşinden koşan bu koca kurt yaşlandı artık. Ardımda seni bu halde bırakmak istemiyorum, benim hatırıma toparlan ve yoluna bak evlat.”
“Bir de seni kaybetmek istemiyorum dede, neler söylüyorsun sen öyle?”
Korku dolu gözlerini fal taşı gibi açmış, hiç kırpıştırmadan bakıyordu bana. Çekmeceden çıkardığım kutuyu ona uzattım. Bu sefer de şaşkın bir ifadeyle karşıladı beni. Ruh hali çok çabuk değişiyordu ve onun hızına yetişemiyorum.
“Dediklerimi duydun evlat, iyi hissetmiyorum kendimi. Eğer bana bir şey olursa bu kutuyu ben öldükten sonra aç. Ve şunu unutma, bu hayatta hiçbir şey sebepsiz değildir.”
Şaşkınlığını gizlemeyerek kutuyu alıp iç cebine koydu. Az önce hiç yaşanmamış gibi konuyu yine kaza yaptığı güne getirdi.
“Çok mutluyduk dede, ben ve kardeşim Asım arka koltukta oturuyorduk. Annem ve babam ön koltukta… Radyoda Cem Karaca’nın Islak Islak şarkısı çalmaya başlamıştı. Annem bu şarkıyı çok severdi nedense, hiç bıkmadan dinlerdi saatlerce. Annem hafif hafif mırıldanırken babam da ona eşlik etti usulca. Sonra ben ve kardeşim de… Hep beraber şarkıyı söylerken karşımızdan gelen lüks araba bize hızla çarptı dede. Annemin ‘Saçını dök sineme, derdini söyle…’ deyişi kulaklarımdan hiç gitmiyor. Hiç silemedim o sesi kulaklarımdan dede. Hiç!
“Emniyet kemerlerimiz takılı olmadığından hepimizi ayrı yerlere savurdu araba. Kendime geldiğimde kolum çok acıyordu, ağlayarak annemi, babamı ve Asım’ı aradım. Annemi buldum, ölmüştü. Nefes almıyordu dede. Aklım durmuştu resmen. Aceleyle babam ve Asım’ı aradım. Babam da ölmüştü. Az ileride Asım’ı inlediğini duydum, yanına gittim hemen. Onu kendime doğru çevirdiğimde yanağına bir demirin battığını gördüm.
“ Girdiğim şoku atlatamadım birkaç saat. Bize çarpan aşağılık, ambulans çağırmış ve bir köşeden bizi izlemiş. Düşünebiliyor musun dede? Beni o halde görüyor ama hiçbir şey yapmıyor. Ne büyük bir vicdansızlıktır bu!”
“Geçmişte yaşamayı bırak Hüseyin, geçmişin pençelerini üzerinden at artık. Ben sana çok yaşlandım diyorum, sen bana hala geçmişte yaşadıklarını anlatıyorsun. Ölüyorum oğlum, ölecek yaştayım anla artık. Ve seni bu halde bırakıp bir yere gitmek istemiyorum. Bu sene üniversite sınavlarına hazırlanacaksın ve kazanacaksın. İki sene zaten boşu boşuna gitti, silkelenip kendine geliyorsun Hüseyin. Anladın mı beni?”
Ben kesin bir tavırla bunları söylerken onun gözlerinde ilk defa korkuyu gördüm. Hem de beni kaybetme korkusunu. Önce bana anlamsızca baktı, sonra kendini toparlayıp bir şeyler mırıldandı.
“Yüksek sesle konuş Hüseyin!”
“Tamam dede, hazırlanacağım.”
“Şimdi kırtasiye git ve alacaklarını al. Ben akşam uğrayıp öderim. Oradan da eve git ve çalışmaya başla Hüseyin. Seni ancak okumak kurtarır unutma bunu.”
Arkasını dönüp kös kös giderken başardığımı hissettim. Sahi bunca sene onu nasıl ikna edemedim? Ya da şimdi beni kaybetmekten gerçekten korktu, bu yüzden hayata sarılma gereği hissetti kendinde. Her şeye razıydım artık, onun hayatını düzene sokmadan, adam gibi adam olduğunu görmeden ölmek istemiyordum.
Günler haftaları, haftalar ayları kovalarken Hüseyin’ deki değişimin farkına varıyordum gerçekten. Geçmişi unutmamıştı ama üzerine sünger çektiğine emindim artık. Üstelik avukat olmak istiyordu, neden diye sormadan senin hep arkandayım dedim. Başka ne diyebilirdim ki? Dediğini de yaptı, hukuk fakültesini kazandı ve okula her gün umutla gidiyordu. Bir gün suratı asık geldi dükkana.
“Dede, ben başaramayacağım herhalde.”
Afalladım önce, okulu bırakacağını düşünüp endişeye düştüm. Ama gözlerinde başka bir şeyin umutsuzluğu vardı, tanıyordum Hüseyin’i. Onun her mimiğine anlam yükleyebilirdim.
“Sorun nedir evlat?”
“Dede neredeyse mezun olacağım ama hayatımı benden alan insanın karşısına çıkmaya ve o davayı yeniden açmaya korkuyorum.”
İşte o zaman anladım ki Hüseyin geçmişine sünger dahi çekmemişti. Şuan karşımda duruyordu ve gözlerimin içine bakıp benden teselli cümleleri duymak istiyordu. Öyle de yaptım, elimden geldiği kadar teselli ettim onu. Başarabileceğini ve her şeyin bir zamanı olduğunu söyledim. Üniversiteden mezun olduğu zaman onun gözlerindeki hırsı görebiliyordum. O artık eski Hüseyin değildi. Benim istediğim de bir nevi buydu ama tek farkla, Hüseyin buraya hırsıyla ve intikamıyla gelmişti. Benim istediğim ise geçmişi aklından silip kendine yeni bir sayfa açmasıydı. İçimdeki o girift his daha çok arttı, sebebini bildiğim ama dile dökemediğim bir yumru oturdu boğazıma.
Zaman hızla akıyordu, Hüseyin kendini geliştirmişti, yüksek lisans yaptıktan sonra doktoraya başvurmak istiyordu. İyi ve güçlü bir avukat olmuştu artık. Ben ise dükkanı kiraya verip eve geçmiştim. Yaşlandığımı günün her dakikası hissediyordum. Hüseyin eve geldiğinde o gün neler yaptığını anlatıyordu bir bir. Bir gün eve geldi, yüzündeki mutluluğu ilk defa görüyordum. Sanki yıllarca çektiği yükten kurtulmuş ve artık ileriye doğru bakmanın sevincini yaşıyordu.
Kanepeye oturup derin bir nefes aldı. Arkasına yaslandı, bir süre gözlerini kapatıp açık balkondan gelen rüzgarın sesini dinledi. Ben de onu böyle gördüğüm için çok mutlu olmuştum, zor bir davayı kazandığını düşünerek,
“Yine hangi garibin yüzünü güldürdün?” dedim şakaya vurarak. Birkaç dakika daha rüzgarı dinledi, başını kaldırıp bana doğru baktı.
“Bu sefer yıllardır gülmeyen ruhumu güldürdüm dede. Ailemin dosyasını tekrardan açmak için mahkemeye başvurmuştum. Az önce beni arayıp dosyanın tekrardan açıldığını hatta bir celsede bitebileceğini söylediler. Dede inanabiliyor musun? Ben yıllarca bunun için çok güçlü bir avukat oldum ve kilitli kapıları açmak istedim. Bunu başardım dede, artık gizli saklı hiçbir şey kalmayacak hayatımda.”
Onu ilk defa böyle görüyordum, hep göz ardı ettiğim şeyleri şimdi karşıma geçmiş gülümseyerek ve çok mutlu bir şekilde söylüyordu. Artık yüzleşiyordum kendimle, onu ben bu hale getirmiştim ve mutlu olmalıydım. Hislerimi ustalıkla gizleyerek fısıldadım,
“Aferin evlat, gurur duyuyorum seninle!”
O gün bana ağlayarak sarıldığını hiç unutmayacaktım. Onun gözyaşları omzumu ıslatırken yüksek sesle bağıran vicdanımın sesini susturamıyordum. İşte o zaman anladım ki; anı yaşamak için göz ardı ettiğimiz gerçekler, yok saydığımız anılar bir gün daha acı bir şekilde karşımıza çıkıyormuş. Ben susturmaya çalışırken daha büyük bir şiddetle bağıran vicdanım, bu hayatta gecikmişliğin çaresinin olmadığı öğretiyordu bana.
***
Sabaha kadar gözüne uyku girmeyen Hüseyin için çok önemli bir gündü bugün. Erkenden uyanıp dedesinin yanına gitmek istedi ama ilk başta toparlanıp pencereyi açtı. Odaya temiz hava doluncaya kadar bekledi ve kapattı pencereyi. Masaya oturup savunmasını okudu defalarca, nerede eksik var diye yarım saat gözden geçirdi. Ezberlemişti adeta, yüreği pır pır atıyordu. Bugün artık tutsak ruhu özgürlüğe kavuşacaktı. Ya da öyle inandırmıştı kendini.
Duşunu alıp takım elbisesini giyindi, saçlarını güzelce taradı ve kahvaltı hazırlamak için mutfağa geçti. İçinden, dedesinin bu saate kadar uyuyamayacağını geçirdi ama heyecanına verip göz ardı etti bu düşüncesini. Kahvaltıyı hazırladı güzelce, ince belli bardaklara dumanı tüten çayları doldurdu. Heyecanlı heyecanlı seslendi dedesine.
“Dedeee! Kalk artık hadi kahvaltı yapıp adliyeye geçmemiz gerek.”
Yavaş yavaş adımlarla dedesinin odasına yöneldi, ellerini birbirine vururken ne kadar heyecanlı olduğu anlaşılıyordu. Odanın kapısını çaldı usulca, açan olmadı. Bir daha çaldı heyecanla, ne açan oldu ne de ses veren. Endişelenmeye başlamıştı Hüseyin. Kapıyı açmak istedi ama kilitliydi, daha önce hiç kapısını kilitlemediği için endişeye kapıldı.
“Dede ses ver lütfen, oradaysan ses ver dede!” odanın kapısını zorlayan Hüseyin korkuyordu artık. Bağırarak dedesine sesleniyor, arada kapıyı yokluyordu. En sonunda dayanamadı ve tüm gücüyle kapıya yüklendi. Ama Hüseyin’i cılız bedeni kapıyı kıracak kadar güçlü değildi. Vazgeçmedi Hüseyin, art arda yüklendi kapıya, sağ omzunu hissetmiyordu artık. Son bir umutla ittirdi kapıyı ve cılız bedeniyle birlikte odanın iç tarafına düştü kapı.
Gözyaşları içinde yavaşça kapının üzerinden kalkarken, odanın ortasında asılı duran dedesini fark etmesi çok vaktini almadı Hüseyin’in. Dedesi kendini kalın bir urganla asmıştı, yüzü mosmor kesilmişti adeta. Yaşlı pörsümüş elleri ve ayakları havada sallanıyordu. Hüseyin’in bacakları daha fazla dayanamadı ve yere yığıldı. Başını iki kolunun arasına alıp yukarıda asılı duran dedesine baktı uzun uzun.
Neden yapmıştı bunu dedesi? Neden onu bu cehenneme atmıştı? Hüseyin hissizleşmiş bir şekilde sokağa çıktı. Avazı çıktığı kadar bağırdı
“Nedeeen?”
“Neden dede nedeeen?”
***
Aradan yıllar geçmişti. Ne İstanbul eski İstanbul’du, ne de Hüseyin eski Hüseyin… Evlenmiş ve bir çocuğu olmuştu. Yine aynı evde oturuyorlardı, hatta dedesinin odasını çalışma odası olarak kullanıyordu Hüseyin. Eşi de kendisi gibi avukattı. Mutlu muydu bilmiyordu ama eşiyle birlikte huzurluydu. Ona hiçbir şeyi anlatmamıştı, anlatırsa kimsenin onu anlamayacağını düşünüyordu. Hatta onu suçlayanların çıkacağından bile emindi. Eski defterleri kapatmıştı o, ya da her zaman ki yaptığı gibi buna inandırmıştı kendini. Öyle ya da böyle geçiyordu hayatı. Dedesinin intiharından sonra ailesinin davasından vazgeçmiş, bir olayı daha kaldırmam diye tozlu bir rafa kaldırmıştı dosyayı.
Bir gün çalışma odasında, oğlu Asım’ın elinde kahverengi bir kutu gördü. Rahmetli kardeşine benzettiği oğlunu yanına çağırıp kutuyu nereden aldığını sordu,
“Oyuncaklarımın arasında buldum babacığım.” dedi Asım. Hüseyin gördüğü kutunun şokunu atlatamadı bir süre. Oğlunun elinden alıp onu dışarı çıkardı. Kapıyı kilitleyip çalışma masasına oturdu. Bir müddet baktı kutuya, yıllarca bu kutuyu aramıştı oysaki. Şimdi ise biricik oğlunun elinde buluyordu. Düşüncelerinden sıyrılıp kutuyu açmak istedi, fakat kutunun anahtarı vardı. Çekmecelerini karıştırıp tornavida benzeri şeylerle açmaya çalıştı. Eski bir kutuydu ve kilit paslanmıştı, açması pek de zor olmadı. İçinde yıpranmamış bir mektup, ayrı bir kartın üzerinde birkaç isim ve karşılarında numaraları yazıyordu.
Çok heyecanlanmıştı Hüseyin. Yıllar sonra dedesinden bir eşya vardı karşısında. Önce derin derin nefes aldı, gözlerini kapatıp iyi şeylerle karşılaşması için dua etti Allah’a. Usulca açtı yıllardır yıpranmayan mektubu. Dedesinin el yazısıyla karşılaşınca gözleri doldu hemen. Mektubu okumaya başladı.
“Merhaba evlat, umarım iyisindir. Çünkü eminim ki bu mektup yıllar sonra çıkacak karşına ve ben yanında olmayacağım. Nasıl öldüğümü pek de merak etmiyorum aslında, çünkü bu vicdan azabıyla çok bile yaşadım. Biliyorum ki tanrı benim için dillere destan bir ölüm hazırladı. Okuyup büyük bir insan olacağına eminim evlat. Bu satırları yazarken bile hala içimde vicdanımı susturma çabası veriyorum. Hala söylemem gerekeni söylemeye kalemim varmıyor. Ama bilmeni istiyorum evlat, en azından benim ağzımdan duymanı istiyorum. Sana söylemeye yüzüm yok, yazıyorum bu yüzden.
O gün size çarpan zengin adam bendim. Senin tabirinle ‘vicdansız zengin’ Zengin bir insandım gerçekten. 27 yaşındaydım ve ailem hapse girmemi istemiyordu, deli gibi içmiştim. Yanımda sevgilim vardı, onu az geride bıraktıktan sonra gaza bastım. Ama sizin geldiğinizi fark edemeden çarptım size. Arabanız çok eski olduğundan paramparça olmuştu. İçinden sağ çıkmayacağınıza emindim, ama vicdanım orada sizi öylece bırakmaya el vermedi evlat. Bir müddet bekledim. Senin kımıldayıp herkesi büyük bir korkuyla kontrol etmen vicdanımı daha çok sızlattı. Sana sahip çıkıp bir nebze olsun rahatlatmam gerekiyordu vicdanımı. Ama ailem izin vermedi sana sahip çıkmama. Onları hiçe sayıp bu mahallede kitapçı açtım işte. Evlat bana karşı nefret duyduğunu biliyorum, beni affet de demiyorum zaten sana. Ama bil ki ben böyle olsun istemedim. Hiç istemedim. Kutunun içine birkaç numara koydum, onlarla iletişime geç. İhtiyacın olmaz ama tüm mirasım senindir.”
Gözyaşları sel olup akmıştı Hüseyin’in. Bunca yıl yalanla avunduğunu ve yıllardır peşinde koştuğu adamın dibinde olduğunu anlayınca başından kaynar sular dökülmüştü. Bağırarak ağladı, saatlerce ağlayıp sızladı. Kendisi içeride, eşi ve çocuğu dışarıda harap oldu. Kendini toparlayıp kapıyı açtığında eşinin de kendinden farksız olduğunu gördü. Bacakları bir kez daha dayanamayıp yere yığdı Hüseyin’i. Ama bu yıkılış geçmişinin yıkılışıydı. Bayıldığı yerde güzeller güzeli eşinin çığlıklarını duyuyordu en son.
Nisa ESER










Güzel bir kurgu birinci olavak hikayeymiş aslında. Ama tahmin etmiştim dedesinin katil çıktığını.