Yorganı ürperen bedenime çekerken uyandım. Oda karanlıktı. Gün henüz ışımamış, günün ilk ışıkları köyüme ulaşmamıştı.
Canım saate bakmak istemedi. Birden ani bir elektrik akımı vücudumdan geçip gitmiş gibi dinç hissettim kendimi. Yorganı üzerimde tutarak doğruldum. Üşüyordum. Sıcak yatağım davetkardı ancak bedenimdeki dinçliği görmezden gelemezdim.
Bacaklarımı yataktan sarkıttım. Kulaklarımı dikkat kesilen bir köpek gibi diktim. Ya da bana öyle geldi bilmiyorum. Sessizliğin içinde bir çıtırtı duydum. Yan odadan geldiğine emindim sesin. Kalbime pompalanan kanın sesi kulaklarımda atmaya başladı. Gecenin koynunda beklenmedik bir misafirim vardı büyük ihtimalle.
Karanlıkta el yordamıyla baş ucumda bulundurduğum çakımı elime aldım. Sessiz olmaya gayret ederek. Dağ başında, bir kulübede tek başınıza yaşıyorsanız, daima tetikte olmak zorundasınız. Aslında hayat bana kalabalıklarda da tetikte olmayı defalarca çeşitli yollarla öğretmişti ancak yalnızlık güzel olduğu kadar korunma ihtiyacını da arttıran bir şeydi.
Ayağa kalktım. Yatağa girmeden fırlatıp attığım bot çiftinden birine takıldım. İçimden kendime hakikatli bir küfür savurup, karanlığa alışan gözlerimle kapıya doğru, bu sefer daha dikkatli ilerledim.
Kapıyı araladığımda hiç gıcırtı çıkmayacağını biliyordum. Çünkü kendi yatak odamın kapısını düzenli olarak yağlardım. Evin diğer odalarının kapılarına ise asla yağ sürmezdim. Medeni hayatın alarm sistemini kendi yöntemlerimle köy evime taşımıştım ben de.
Yan odanın kapısı kapalıydı. Demek misafirim odaya pencereden teşrif etmişti. Korku değildi hissettiğim. Daha ziyade bir tiksinti hissi eşlik etmeye başlamıştı beynime. Ben insanlardan kaçıyordum, onlar ise teklifsizce hayatıma dalıyordu. Tiksindiğim tam anlamıyla buydu. Yoksa karşıma çıkan her kim olursa olsun bir iki yumruk darbesinde yere serebileceğimi biliyordum. Ama ya o tiksinti. Çalışma odamdaki eşyalara dokunan eller, odanın zemininde gezen- büyük ihtimalle çamurlu- ayaklar ve odamın mahremine bakan gözler. Tahammül edilemez bir zulüm…
Avımı gafil avlamak için kapıyı aniden ve bağırarak açtım. Anahtara dokundum . Oda aydınlandı.
Boşluk…
Pencere kapalıydı. Odada kimse yoktu.
Nedense buna da canım sıkıldı. Kendimi büyük bir eyleme hazırlamıştım oysa.
Anlamıştım. Her ne kadar insanlardan uzak kalmayla ilgili arzum beni dağ başında bir köy evine getirmiş olsa da; içimde bir yerlerde insanlarla bir arada olmaya can atan bir parça hala canlıydı, diriydi ve öyle ki bu parça bana oyun oynamaya başlamıştı.
Güvenimi kıran, türlü oyunlarla canımı yakan, kendi kazançları uğruna benim kaybımı hazırlayan insanlar yüzünden vardığım genel karar ve kaçışım, bir noktada yetersizdi. Çünkü bu küçücük olay bana insanlara olan hasretimi anlatıyordu. Bir anda anlamıştım. Bir saliseden daha kısa bir anda…
Gün doğarken yatağıma uzanmış, haçkıra hıçkıra ağlıyordum. Biriktirdiklerimi içimden atmak ister gibi, kırgınlıklarımı bedenimden, ruhumdan, zihnimden, kalbimden kazımak istercesine ağlıyordum. Bu sefer gerçekten korkuyordum. O dünyaya dönmekten korkan kırk üç yaşında kocaman bir adamdım ve en son beş yaşındayken bu kadar korkmuştum.









