Hikaye

Kesişen Yollar

Bu şehri tamamen terk etmesi mümkün olmamıştı. Köklerinin buraya bağlı olduğunu, o gökyüzüne uzansa da bu topraklarla bir bağının olduğunu; gri saçlarıyla, yaşanmışlıkların izlerini barındıran yüzüyle, gençliği bir eski film gibi hatırlanılmaz hale gelmişken kabulleniyordu işte. Bazen bu şehre gelmek zorunda kaldığı o vakitlerde şehirde gezerken bile hep bir korkuyu taşımıştı içinde. Kendi hayallerini yaşayan başka bir kadınla karşılaşma korkusu, yıllardır boğazında yer edinen o yumruyu bir gözyaşıyla ortaya çıkarma korkusu, özleminin sahibi olan adamın kendisini tanımayarak yabancı bakmasının korkusu… Hep korkak olmuştu, en büyük cesareti yıllar önce bir genç kadınken göstermişti ve bu cesaretin pişmanlığını yıllardır sırtında taşıyordu.

Kırışmış parmaklarındaki alyansına düşürdü gözlerini, ne olmuştu da sevdiği adamdan başka biriyle evlenebilmişti? Yarım bir hikayesi olanların hayatlarına devam etmesini hem geçmişe hem geleceğe ihanet sayarken nasıl yapabilmişti bunu? İlter’in evlilik haberi geldiğinde mi vermişti bu kararı, yoksa o fotoğrafı gördüğünde mi? Yıllardır hep kendini kandırsa da evlilik kararını çocukça bir intikam duygusuyla aldığını biliyordu, artık onu umursamayan bir eski sevgiliden alınmaya çalışan bir intikam. Hayat bu konuda acımasız davranmamıştı ona, güzel bir evliliği onu seven bir eşi ve 3 çocuğu olmuştu. Ama bazen bir deniz kokusunda, bir eski şarkıda, köşebaşlarında buluşan genç sevgilileri gördüğünde, bir adama aşkla bakan bir kadının gözlerinde göğsünü zorlayan o hissin etkisiyle ve hiç geçmeyen o ağlama isteğiyle gözlerine yaşlar dolardı.

Şimdi geçmişle muhasebe yapmasına neden olan neydi? Gün batımına bakarken “Sanki o gün gibi” diye düşündü; aynı gün batımı, aynı sokaklar ve aynı şehrin nefes aldırmayan boğucu havası. Sanki İlter’i hiç arayıp da yolların kesiştiği o noktaya çağırmamış gibiydi. Sevdiği adamın gözlerine bakarak “Bitti.” dememişti sanki, “Senin beni sevmeyişine olan tahammülüm de sana olan sevgim de kusurlarını kabullenen aşkım da bitti. İlişkimizin sürmesinin bir manası yok.” dememişti. Hâlâ severken nasıl sevmiyorum demişti, yıllar sonra bile bu nasıla bir cevap bulamıyordu.

Bir zamanlar yaşadığı evden çıkıp bu sokakları tekrar yürüyerek geçmişe dalmasına sebebiyet veren şey İlter’in bir hastane odasında can çekişen bedenini görmesi miydi? Yüzüne değen gri saçlarıyla irkilip tekrar gün batımına baktı, “o günkü gibi” diye düşündü tekrar, içine düştüğü hastalıklı sayıklamadan kurtulamıyordu. Etrafındaki tek katlı evlere baktı, tüm şehir yüksek katlı binalarla dolarken bu sokaklar değişime direnmişti. Kaç yıl olmuştu, 30 mu? Adı kadar iyi biliyordu kaç yıl geçtiğini, her yıl dönümünde yataklara düşecek kadar hasta oluyordu bilmez miydi hiç? Tam 32 yıl önce arayıp sevgilisini evlerinin az ilerisindeki bu yere çağırmıştı. Günlerdir süren kavgalarını adamın eline tutuşturduğu o eşyalarla dolu kutuyla sonlandırmıştı. İlter’in gözlerinde rahatlama gördüğü an, “Keşke onu hiç tanımasaydım.” diyerek sonra hızlıca bundan acı bir pişmanlık duyduğunu hatırlıyordu. Onu, yaşattığı tüm bu acılara rağmen sevmek güzeldi kalbi kısa bir süre de olsa aşk ile dolmuştu. Tam da hissetmekten vazgeçtiği bir anda aşık olmuştu.

Gün batımına yöneltti tekrar bakışlarını: “Bu sokaklarda ben bir genç kadın gömdüm, bir daha hissedemeyeceğimi o andan beri bildiğim bir sevdayı gömdüm.” Ellerini beyazların gezindiği saçlarına götürdü. Saçlarını boyamayışı bile sevdiği adamın boya sevmeyişi yüzünden değil miydi? Onsuzken bile onun istekleri doğrultusunda yaşamıştı.

Bir tesadüf eseri tanıdığı adamın kendisini sevmesini çok istemişti, adam sevmişti de muhakkak, yoksa birlikte 3 yıl geçiremezlerdi. Ama adamın sevgisinin sınırları ona duyduğu sevgiye nazaran çok genişti. Adamın gamsızlığından, yıpratan tavırlarından ve korkuların egemen olduğu bir sevgiyi yaşatmaya çalışmaktan yorulmuştu, belki de daha fazla seven taraf olmanın yıkıcı ağırlığındandı bu yorgunluk. Adam giderse ya da başkasına aşık olursa korkusu onu uykusuz gecelerle tanıştırmıştı. Bu korkular kafasında kurduğu düşüncelere dönüşüp büyük kıskançlıklara evrilmiş üstelik bu evrim ile kalmamış büyük huzursuzlukları ve kavgaları da peşinden sürüklemişti. Hem kendini hem başkalarını zehirleyen bir duyguya ev sahipliği yapıyordu. Gençti, saftı ve bu sevginin yükünü tek başına kaldırmaktan yorulmuştu, zaten bir sevgi de insana yük olmamalıydı. Kavgalardan bunalan adamın kadının hassasiyetlerini göz ardı etmesi ise son vuruş olmuştu. Bir anlık bir cesaret ile aşk ve gururu yan yana koyup gururunu seçmişti kadın. Tam da şu an durduğu yerde. İkisi de başka hikayelerin kahramanları olmuşlar, beraber kurulan özgürlük hayallerini başkalarıyla yaşamışlardı. 2 hafta önce adamın kızı kendisini aramış, babasının hastanede olduğunu haber vermişti. “Belki son kez görmek istersiniz, annem sizi görmesin yeterli benim için.” diye eklemişti. İlter, en büyük kızına kendini bir vicdan azabı, helallik alınması gereken bir eski hikaye olarak anlatmıştı. 2 haftadır bu şehirde her gün 2-3 dakikalığına hastaneye gidip adamı bir camın ardından görüyordu. Yaşlanmıştı, kilo almıştı ve ölüyordu.

Her gün o camın ardında parçalara ayrılmış bir vedayı yaşıyordu. Ama bugün bu sokağa gelmek istemişti, 32. yıl dönümünde. Her şey o günkü gibiydi ama bu sefer terk eden taraf adamdı, üstelik tek bir cümle kurmadan. “Yine çok bencilsin İlter, yine benim ne olacağımı düşünmüyorsun” dedi kadın kendi kendine. Sonra bir deniz kokusu çarptı burnuna bu topraklı yolların ortasında, her şey işte şimdi bitmişti anladı kadın. Telefonu çaldı ağlayan genç kadın sesi “Sizin de başınız sağ olsun.” dedi.

Kesişen yolların ortasında durup eski, çok eski bir anıyı hatırladı kadın. Bir gün adam onu eve bırakırken izledikleri diziye atıfta bulunarak “Belki kesişen yollar şeytanından bir şeyler dileriz ha, ne dersin?” demişti. Kesişen yollar şeytanının gerçek olmasını şu an tüm kalbiyle dilerdi kadın, buğulanan gözlerini gökyüzüne çevirdi. Onunla geçireceği bir gün için ruhunu satmaya hazırdı ama bir efsaneydi işte. Ve bu anı bir ömür, bir eski hayat kadar uzakta kalmıştı.

Körebe İnsan

Dünya, kendi kendini yok ederken. Yeni düzene ayak uydurmak için teknoloji gemisine binmeden önce bu muhteşem sahneyi görmeden gitmek olmazdı. 7 yıl olmuştu bu banka oturup Kızkulesi’ni izlemeyeli. Kızkulesi’ni seyre dalarken bir anda saçları ağardı ve gözünden bir yaş gönül haznesine düştü. Gözyaşı çok sert düşmüş olmalıydı ki Hamza uykusundan acı içinde uyandı. Yataktan doğrulup rüyanın etkisinden sıyrılmaya çalışırken kapı aralığından sanat odalarında Elif’in yeni bir tablo üzerinde çalıştığını gördü. Hayret etti! Bu odanın kapısına uzun yıllardır ikisi de uğramamışlardı. Merak içerisinde yataktan kalkıp Elif’i sessizce izlemeye başladı. Hamza’nın merakı saniyeler geçtikçe daha çok artıyordu. Ancak gidip rahatsız edemezdi onların en önemli kuralları sanat yaparlarken birbirlerinin zihin ve gönül sahasını meşgul etmemekti. Sessiz bir şekilde aşağı mutfağa indi. Dışarıdan kahvaltı siparişi vermek için telefona yönelecekken, Elif merdivenlerden indi.
Elif: Kahvaltılar bugün benden bahçeye geç çayı ısıtıp geliyorum.
Hamza hala rüyada olduğunu düşündü. Çünkü kahvaltı hazırlamak, ailece kahvaltı yapmak demode düşüncelerdi. Artık insanlar her şeyi hazır alıyordu. Kendileri için ayrılan vakitlerin değersiz olduğunu, bunlara ayrılacak vakitlerini gelecekteki Milenyum Çağı için ayırmalıydılar. Yaklaşık olarak bu düşünce insanlara 7 yıldır dayatılmaktaydı. İlk başta insanlar bu düzenin doğru olmadığını savundular, televizyon programlarında tartıştılar, paneller düzenlediler ama olan oldu bu düzendeki ilk ayakkabıyı onlar giydi. Sonraki ayakkabılar da ister istemez giyilir oldu. Hamza ve ailesi de diğerleri gibi olmuştu ama onların diğerlerinden tek farkı vardı onların gönüllerinde saklı insan sevgisi vardı. İnsanı, insan olduğu için severdiler.
Hamza dışarı çıktığında gördüğü görüntü karşısında tebessüm etti: Elif, nerede kaldın ben oturuyorum sofraya.
Elif: Geldim geldim. Nasıl olmuş eski sofralarımıza benzemiş mi?
Hamza: Her şey çok güzel gözüküyor.
Yarım saat boyunca hiç konuşmadan kahvaltının tadını çıkardılar. Sessizliği, sabırsız olan Hamza bozdu: Elif neler oluyor; bu kahvaltı, yukarıdaki sanat odasının kapısının açılması ne anlama geliyor. Bak halimize biz eski biz miyiz? Şu masaya yakışıyor muyuz?
Elif: Endişe edeceğin bir şey yok sadece özüme dönüyorum. Bu meseleyi daha ayrıntılı şekilde kahvelerimizi yudumlarken konuşalım.
Elif yavaş yavaş anın tadını çıkara çıkara sofrayı toplamaya başladı. Bu yavaşlık anın keyfini çıkarmak bile özlediği duygular arasındaydı. Kahvaltı masasını toparlamak, kahveyi hazırlamak derken 1 saat gibi vakit geçmişti. Hamza sanki yerine çakılmış kazık gibi 1 saat boyunca Elif’i bekledi. Acaba dedi acaba benim cesaret edemeyip rüyalarımdan bile korkarak kaçtığım hayatı yaşamaya mı karar vermişti.
Elif üç kahve ile bahçeye tekrardan geldi. Hamza anlamıştı artık Elif rüyasının kahramanı olmuştu.
Hamza: Anlatmayacak mısın artık bu olan biteni ?
Elif: Bir ay önce rüya gördüm ilk tanıştığımız yerdeydim. Her şey aynıydı ben Kız Kulesine bakan beşinci bankta sende dördüncü bankta oturuyordun. Gayretli bir şekilde eserlerimizi bitirmeye çalışıyorduk. Kız Kulesini yarıya kadar resmetmiştim ama bir eksiklik vardı içime sinmeyen. Etrafa bakınırken sesli şiir okuman dikkatimi çekti. Sen Kız Kulesine kendi yangınını anlatırken tabloma can geldi ve eksikliklerim tamamlandı. Kısacası rüyamda ilk tanışma anımızı gördüm ve uyandığımda 7 yıl boyunca yaşamış olan bedenime yabancılık hissettim. Seni uyandırmamak için bahçeye çıktım. İlk bir saat ne yapmam gerektiğini düşündüm ve en önemli silahımı alıp hobi odamıza gittim ve olanlar oldu. Ayrıca bu yolda tek başına da değilim benimle aynı görüşte olan ama bizim gibi düşüncelerini rafa kaldırmış dostlarımla da görüştüm. Hatta bizim bugün toplantımız var beş dakikaya kalmaz hepsi burada olur.
Hamza: Duyduklarıma inanamıyorum…
Ve beş dakika olamadan gelmesi gereken herkes bahçedeydi; Psikolog Fatih, Doktor Sırma, Mühendis Enes, Ekonomist Şeyda, Avukat Emre, Polis Aslı, Sosyolog Ahsen, Muhabir İbrahim, Muhtar Gül. Hamza hariç herkes huzurlu ve heyecanlı bir şekilde Elif’in toplantıyı başlatmasını bekliyordu.
Elif: Arkadaşlar toplantıyı başlatmadan önce Hamza da isterse onun da toplantıya katılmasını istiyorum.
Grup üyeleri bu fikirden memnuniyet duydu. Onlarda Hamza’nın gruba dahil olmasını en başından beri istiyorlardı. Çünkü biliyorlardı ki grubun eksik yönleri Hamza’nın kalemi ile tamamlanacaktı.
Hamza: Hepiniz hoş geldiniz uzun zaman oldu sizleri görmeyeli. Açıkçası şuan ne diyeceğimi bilmiyorum ama kalbimi dinlemem gerekirse burada kalmam gerektiğini söylüyor. Merak ettiğim toplanmadaki ortak gayeniz nedir?
Sosyolog Ahsen: Barış içinde yaşayan devletlerin, huzurlu toplumların, güven içinde ki ailelerin yok olmasını engelleyebilmek.
Mühendis Enes: Doğayla insanı birbirine düşman etmeden güvenli yaşam alanları oluşturmak.
Doktor Sırma: İnsanın fıtratını bozmadan ömür mücadelesinde destek olmak.
Hamza: Tamam sizi anlamaya çalışıyorum ama şuan ki yaşamımızda tuhaf olan ne var ki de bu düşünceleri dava haline getirdiniz.
Psikolog Fatih: Hamza her şey çok normalse sen neden hayatından kalemi ve kağıdı çıkardın? Şu cebindeki ilaçları üç oyun neden içiyorsun ? Neden 7 yıl boyunca birbirimizle görüşmedik? Gökyüzüne bakmadan yazını yazamayan sen neden evin dört duvarına bakarak metal şeyler üretmeye başladın.
Muhabir İbrahim: Bak hepimizin mesleği fark ettirilmeden elimizden alındı. Hepimiz tek bir gaye için çalışan insanlar olduk. Öğretmen, öğrenci, okul kavramlarını hayatımızdan çıkardılar. Sesimizi kalbimize en uzak mezara gömdüler.
Avukat Emre: Hamza bak bunların hepsi bir anda olmadı 7 yıl boyunca insanlık bu hale gelsin diye savaştılar. Önce birbirimizle iletişimizi kestiler, yaşam alanlarımızı daralttılar ve sonra sağlığımızı kendileri şekil vererek bu hale getirildik.
Toplantı bir saat sürdü Hamza kaçtığı düşüncelerle acı şekilde de olsa yüzleşti. Elif ile arkadaşlarını yolcularken kalbindeki kambura da el salladı. Merdivenleri çıkarken rüyasını hatırladı ve hobi odasına gitmek istediğini söyledi. Elif ile beraber hobi odasına geldiler.
Hamza: Tablon ilk tanıştığımız zamandaki gibi yarım kalmış bunu tamamlamak lazım nerede benim kalemim, kâğıdım.
Elif: İşte burada, sen bunları al ve insanların makineleşmiş gönüllerini toprağa dönüştür…

Bir hostel hikayesi ve bir kitap ilk ve tek hostel kitabı

Bu bir kitabın kısa özeti kitap Gölcük depremi ile başlıyor geçmişten geleceğe bir pencere var orada gülümseyerek bakıyorsunuz.

Hikaye dolu bir zamanlar diye başlıyor ve dopdolu fotoğraflar karakterler hikayeler gerçek.

İki motorsikletli Vespa İtalyadan Vietnam Kamboçyaya gidiyor.

Sonra bir İtalyan Paolo yürüyerek Kamboçya Vietnama gidiyor dönüyor Lento y Contento adında bir konaklama tesisi açıyor fakat Covid 19 olunca 2021 senesine açılış erteleniyor.

Juan Judith onlar Venezuladan süper iyi arkadaşı yazarımızın. Sonra Rosecler Brezilyadan din değiştiriyor müslümanlığı seçiyor ve arkadaşlıkları 10 yılı geçiyor Rosecler şimdi hem anneanne hem de babaanne.

Carito ilk hostele geldiğinde bekar ama şimdi dünya tatlısı bir yavrusu var.

Bu kitapta sevgi var elinizi kalbinize koyun o zaten orada.

Araf Kuşatması 2

Tebessüm yazan kâğıt ile muhabbet yazan kâğıdı yan yana getireyim belki bunlar birbirinin devamı olabilir.
-Yok, bu kelimelerden hiçbir şey çıkmıyor.
Bu kelimeleri ben hayatımdan çıkaralı uzun süre oldu. Bu işin sonunu nereye gidiyor yine mi bir anahtar bulacağım diye düşünürken tekrardan film sahnesi baştan oynatılmaya başlandı. Bu sefer daha dikkatli izlemeye başladım. Tebessüm anahtırını bulduğum evin kısmına gelince sahne durdu. Hatırladım ki bu yerde yine ben muhabbeti bulmuştum. Girişinde beni tebessümle karşılayıp evin şu odasında da bana muhabbetin ne olduğunu anlatıvermişti. Kinin, neferetin kalbi ölümcül hastalık gibi öldürdüğünü onun yerine muhabbetle solan kalbimi yeşertmem gerektiğini anlatıvermişti. Ne iyi gelmişti bana o ev. Keşke, kelimesini hafızamdan bu ev silmişti. Ta ki parayla, rol oynayan insanlarla tanışana kadar.
-Evet, anahtarı da aldığıma göre çıkmalıyım buradan, biri çıkarsın beni. Kimse yok mu yahu?
Yok, sesimi duyan yok oysa sesim için ne kadar insanlar dikkat ederdi. Aman hastalanırsam diye halden hale girerdiler. Ben bunları düşünürken bu sefer ekran da kocaman harflerle “AŞK” yazıyordu. Anladım ki bu evde öğrendiğim kelimeler bir bir bana hatırlatılıyordu. Tekrardan video kaldığı yerden oynatılmaya başlandı. Bir iki saniye sonra video durdu çünkü aşkın ne demek olduğunu öğrendiğim odaya geliniverdi. Bu kelimeyi öğrenmek diğerlerinden daha kolay olacağını düşünmüştüm o zaman. Çünkü en azından yaşamışlığım vardı bu kelimeyi bu duyguyu. Ama hiç de sandığım gibi değildi. Bu aşk bedenden öte, ruhtan önce ikisini bir arada özdeşleştirmekti. O yüzden öğrenmesi de kolay olmamıştı halden hale girmiştim hatta 3 gün boyunca yatakta anlatılanları düşünüp tir tir titremiştim.
-Acaba anahtar bu odada neredeydi. Başımı yastığa koyduğum yatağın altında değil. Pencerenin önündeki suladığım papatyanın yanında da değil. Eski kıyafetlerimi koyup yeni kıyafetleri mi aldığım dolapta da yoktu.
-Buldum şöminenin içindeki ateşin közünün içinde. Nasıl almalıyım ki şimdi bunu ya yanarsam.
Ve garipten bir ses ‘yanmayı göze alırsan feraha en kısa zamanda kavuşursun’. Hatırladım ki bu cümle bu odada işimin bittiği sırada söylenmişti. Ben de gözlerimi kapattım ve köz halindeki ateşe ‘Ya Hu’ diye üfleyiverdim ve gönlümdeki darlıkla beraber ateşin közü de sönüverdi. Anahtarı aldım oradan. Şimdi izlemeye alıştığım kendi hayatımın ekranında, sıra kelime yazması sende yazıyordu. Artık kuşatmanın kalkmasının son anına geldim çünkü dönüşüm için son bir oda kaldı. Ekrana kocaman harflerle “YOL” yazdım. Ve tekrardan ekran kaldığı yerden oynatılmaya başlandı. O zamanlar bu odaya ilk girdiğim zaman çok şey bulacağımı umuyordum ama şuradaki gülden başka bir şey yoktu. Bu odada gül ile ne kadar süre geçirdiğim mi hatırlamıyorum ama gözyaşımla dikenlerinden gül tomurcukları çıkana kadar kaldığımı biliyorum. Geçirdiğim bu zamanları izlerken kalbim hızlı hızlı atıyordu. Dönüşümüme şahit olmak bunları tekrar hatırlamak kalbimi yerinden çıkaracaktı. Anahtarda tahmin ettiğim gibi kapının üstündeydi. Aldım anahtarı ve bir anda her şey kayboluverdi. Bir tek ben ve kafamdaki düşünceler kaldı. Yıllar öncesinde bu kelimeler sayesinde ben gerçek Adem olmuştum ne oldu da bunları unutup eskisi gibi bir hiç haline geldim. Tekrardan ben Adem olmalıydım sonuçta diğerlerinden şanslıydım hayatın formülünü biliyordum: tebessüm, muhabbet, aşk, yol.

BİR YANLIŞ YETER BÜTÜN DOĞRULARA

Hayatın bütün meselesinin patronları mutlu etmek olduğuna inandığım bir sabah daha. 6:37
Sistemin arzuladığından yedi dakika geç uyanmak demek şüpheyle yapmadığım kahvaltının kesin iptaliydi. Üç günde bir değişen tişörtün üçüncü günü. Beyaz çizgili olanı seçtim.
Fazla seçim hakkım yoktu. İşe yetişmeye çalışan zebrayı andırıyordum. Aynanın önünde bir an duraksadım, çizgiler. Lanet yüzün her tarafında çizgiler. Emek emek. Mesailer dahil. Durağa kadar ara ara koştum. ‘’Biz bir aileyiz, kendinizi evinizde hissedin!’’. Bütün patronların söylediği türden bir yalandı. Asla evinizde hissettirmez orospu çocukları. Bu klişeden sonra ortada da gözükmezler zaten. Kamyon kapıya dayanmıştı bile.
‘’Günaydın’’.
Sekiz kişilik kalabalıktan sadece birkaçı cevap verdi. Yürüyen ruhlar. Kanlarını her sabah yedi otuzda dikildikleri firmaya emdirmek için hazır bulunurlar.
Sabahın yedi buçuğu. Gülmenin en anlamsız saati olduğuna yemin edebilirim. Uykuda değilseniz.
‘’Buraya mı indireyim?’’
Bir kamyon dolusu ayakkabı kolisi. Büyük bir ayakkabı firmasında çalışmak aynı zamanda sıkı bir bele de sahip olmak demekti. Üç yıl dayanırsan ne ala.
‘’Halil Bey.’’
‘’Ne var?
Haftasonu bile karın tokluğuna çalıştırılıp bütün hafta bey olmak yalnızca buraya özgüydü sanırım. Nefret ederdim. Bütün sıfatlardan.
‘’Koliler’’
‘Nolmuş kolilere?’’
‘’El atsanız fena olmaz’’
‘’Bir yere gittikleri yok’’
‘’Gitmesi gerekiyor işte’’.
‘’Bak Sezai’’
‘’Sizi resmiyete davet ediyorum, burası kurumsal bir şirket Halil Bey.’’

Sigaradan bir nefes daha aldım. O ebleh suratına basmak istedim. Hışımla yere attım. Öfkemi gözlerimden anlamıştı. Başka bir kölenin yanına gitti.
‘’Daha hızlı olalım arkadaşlar yoksa gün uzar.’’

Arkadaşım değildi. Emrine anında itaat etmediğimi not almıştı bile. Patronun sağ kolu. Kansız şef. Nasıl şef olduğu konusundaki en büyük teori içerideki konuşmaları patrona yetiştirmesi yönünde. İnanmıştım. Göbeği küçük bir havuzu andırıyordu. Gut hastası olması an meselesi. Normal çalışanlarla asla aynı yemeği yemez. Şapsız piç.
Buranın tek güzel tarafı iş elbisesi diye bir saçmalığın olmamasıydı. İstediğin gibi giy. Büyük bir şirketi temsil ettiğini unutma. İlk koliyi aldım.
‘’İçeriye mi yoksa depoya mı?’’
‘’Onlar depoya Halil Bey.’’
‘’Halil Bey koysun sana!’’
‘’Pardon?’’
‘’Depoya dimi?’’
‘’Depoya.’’

Tek tek çapsız görünen ayakkabılar kolilerde cesete dönüşüyorlardı. Kalabalığın gücü, eskiden buna sendikalaşma denirdi. İkinci tura döndüm. Tekrar yüklendim. Belim çok çabuk zorlanıyordu. Mesleğin ikinci yılında bel fıtığı. Satış elemanlığı dışında her haltı yapıyordun. Koliler, tuvalet temizliği, patronlara çay servisi, şef olmak istersen de yavşaklık. Ne denk gelirse. Yirmi sekiz yaşında bu kadar beyaz saçın başka bir anlamı olamazdı yoksa. Onuncu turumda çay saati. Attım kendimi dışarı. İş dışında kimseyle görüşmüyordum. Ara sıra molalarda gelenler olurdu yanıma. Çay sigara, o kadar. Muhabbete vaktin asla olmazdı zaten. Konuşacaksan da ellerin boş durmamak zorundaydı. Ayakkabı düzeni, toz alma. Konuşmak da yoruyordu bir yerden sonra. Halinden memnunları dinlemek kadar yorucusu yoktu ama.
‘’Ahmet Sıla’ya bakmış, kesin sevgililer.’’
Bazıları bayılıyordu bu oyunu oynamaya. Piyon olduğu bas bas bağırıyordu ama yine de yönetiyorum sanıyordu bir şeyleri. Kimin ne bok yediği çok önemliydi. Patronlar bunu istemez. İşyerinde kimse işçi olduğunu unutmasın isterler. Aksi durumda anons edilirdin.
‘’Ahmet Bey lütfen müdür odasına geliniz!’’

On dakikaya iki sigara sığdırdım. Keyif almıyordum ama. Bir şey yapıyorum hissine kapılmak için. Tekrar koliler. Biteceği yoktu. En az on iki saat. İçerisi bir nebze olsun serindi. Dışarıdan kolilerle içeriye yürümekse öldürüyordu. Santim santim çürüyorduk. Herkes farkındaydı ama kimse birbirine bunu söyleyemiyordu. Bu paraya. En düşük ücrete çalışıyorduk. Asgari. Gut hastası dangalak şef hariç. Onun ne kadar aldığını kimse bilmiyordu. Kimse bunu düşünmek istemezdi. Hükümet yüzde üç zam verecekmiş. Güzel haber zannederdi bunu su katılmamış beyinsizler. Her gece bu son diye çıkardın buradan. Girerken başlıyoruz diye mutsuz, çıkarken yarın yine var diye mutsuzdu beynini kullananlar. Sayımız azdı, patronların işine geliyordu. Örgütsüzlük. Neredeyse bütün yayınevlerine dosyamı yollamıştım. Roman, şiir, çocuk kitabı bile. Her haltı yazabildiğime emindim. Mutlu oluyordum yazarken. Özellikle koli taşımaya, beş para etmez ayakkabıları gelişinin en az üç katı fiyatına satmaya kıyasla. Görünmüyordum ama. Tekrar mail. Tekrar ve tekrar. Sürekli kontrol ettiğim boş mail kutusu. Hayal kırıklığı ve yeni bir paket daha. Hayat bazıları için bir girdaptan farklı değildi. Kendine bunu söyleyebilenler mutsuzdu haliyle. Kendini sahte kahkahalarla kandıranlar ise asıl mutsuzlardı.
‘’Bir daha uygunsuz, seviyeyi aşan konuşmalar olmamak kaydıyla affedildin’’
İşine son verilmekle tehdit edilecek son yerdi burası. Ahmet Sıla’nın yanından geçmeye korkmuştu o günden sonra. Omurgasız pezevenk. Suçlu olarak işten çıkarılırsa tazminatını alamazdı. Her ay artan lanet faturaların hakkından gelemezdi yoksa. Şansımız ara sıra yaver gidiyordu. Bu akşam mesai yoktu. Saat sekizde paydos.
‘’İyi akşamlar arkadaşlar, iyice dinlenin. Yarın sabah daha zinde gelin’’
Sezai ölümü arzuluyordu. İyice dinlenebileceğimiz bir gece bahşetmişti bize.
Sadece Ahmet cevapladı canlı ve gür sesle. Korkmuştu. Zavallılık sinmişti üzerine.
Eve vardım, kasvet dolu. Her yer her yere yakındı. Elli beş metrekare. Buraya bir umudu sığdırmak kolay iş değildi. Elimi yıkamadan maillere koştum bilgisayar başına. Aptal mağaza indirimlerinden başka bir şey yoktu. Sigara yaktım. Uzandım. Yorgunken ve mutsuzken uyuyamazdın. Açlık da gelmiyordu aklıma. Gece ikiye kadar sigara marifetiyle soldurduğum tavanla bakıştım. Bir halta yaradığı yoktu. Altı otuzdaki mesaimi değiştirmiyordu. Kalktım, bir kahve yaptım. Yazdım, yazdıklarımı okudum. Aptalca bir şekilde hepsi güzeldi. Dosyamı gönderdiğim ruhsuzlar edebiyat aramıyorlardı. Popülizm. Hiç uyumamıştım. Alarma ihtiyaç duymadığım gecelerin biriydi. Bir kahve daha. Erkenden çıktım evden. Birkaç durakta ileriye kadar yürüdüm. İyi gelmişti. Yedi otuz. Dikilmiştik yine. Sistem nöbeti.
‘’Arkadaşlar bugün dün gelen kolileri yerleştirip düzen yapacağız!’’
Sonu belli olmayan mesai demekti bu. İş ne zaman biterse. Hiç uyumamıştım ve geceye kadar çalışmam bekleniyordu. Ve başladık. Ayakkabıların üzerinde aylarca uyuyabilirdim. Bırakmazlardı. Uyumak istediğin ayakkabıya mutlaka bir müşteri çıkardı. Bir de müdür var tabi. Kameralardan izlenirsin gün boyu. Ses kaydı da cabası. Bunu kanıtlayamadık.
‘’Ahmet bey lütfen acilen müdüriyete geliniz!’’
Telaşla sağa sola yalpalıyordu Ahmet. Müdüriyete koştu hemen. Çok geçmeden dönmüştü. Tek tek vedalaşıyordu. Sıra bendeydi.
‘’Halil hakkını helal et!’’
‘’Yolun açık olsun’’.

Sıla ayağını kaydırmıştı Ahmet’in. Kadınlar bir yolunu bulur. Şef yazıyordu ona. O da onun şefliğine yazıyordu muhtemelen. Mutlu yarınlar. Umurumda değildi. Biraz uyumak istiyordum ve bu cehennemden kurtulmak. Molaya beş dakika kalmıştı. Oturdum.
‘’Halil Bey?’’
‘’Sezai’’
‘’Daha molaya beş dakikamız var!’’
‘’İtirazım yok’’
‘’Ama erken başlamışsınız sanırım’’
‘’Yalnızca beş dakika’’
‘’Sanırım bunu müdür beye iletmem gerekecek!’’

Şef zam istiyordu. Sıla’yı doyurmak kolay değildi. Bu da ekstra yalakalık demekti. Çok geçmedi anons edildim.
‘’Halil Bey lütfen müdüriyete geliniz, acil!’’
Her şeyin acelesi vardı burada.
‘’Beni çağırmışsınız’’
‘’Hakkında çok şikayet geliyor’’
‘’Kimden?’’
‘’Şef’’
‘’Yalakalık olsun diye’’
‘’Laflarımızı özenle seçmeliyiz’’
‘’Yalan söylemem ben!’’
‘’Bu şekilde devam edecekseniz yollarımızı ayırmak zorunda kalacağız!’’

Sadece bu orospu çocuğunu yazsam bile okunması gerekirdi. Herifin edebiyatla hiç ilgisi yoktu ve bu okunması için yeterliydi. Bir an düşünmeye vaktim bile olmadan sözcükler saçıldı ağzımdan etrafa.

‘’O zaman ayırdık bile.’’
‘’Tazminat alamayacağını söylemek zorundayım’’
‘’Sorun değil.’’
‘’Muhasebeden çıkışınızı alın’’

Çıkmıştım odasından. Çıkışı aldıktan sonra ayaklarım yere basmıyordu. Türk edebiyatının en önemli yazarlarından biri olmamın ilk kıvılcımıydı bu. Yalnızca yazacak, milyonlara ulaşacaktım. Bir kuş rahatlığında çıktım şirketten. Son basamakta yaktım sigaramı. Derin bir nefes aldım, havaya üfledim. Herkesin bana imrenerek baktığına emindim. Fahişe cesareti gelmişti üzerime, gömleğimin düğmelerini gevşettim. Sigaramı şehrin sahte havuzunda söndürdüm. Günlerce evden çıkmadım, yalnızca yazdım. Yazdım, yazdım ve yazdım. Dosyalarım dağlar kadar olmuştu. Mail kutum boştu. Günler ve geceler sigara izmaritleri, yazı taslaklarıyla kol kola geçti. Aylar sürdükten sonra nihayet bu işkenceye son verildi. Dünya edebiyatının ustalarıyla yan yanaydım, iç içeydim artık.
İl halk kütüphanesinde asgari ücretle işe başladım.
Yol artı yemek de cabası.
Sıfır mesai garantili.

Haleti Ruhiye

“Selamünaleyküm”
“Aleykümselam”
“Buralarda bir sahaf varmış hocam, adı ‘Gün Yüzü’ bilir misin yolunu?”
“İleriden sağa dön, sokağın sonunda çıkacak karşına kardeşim.”
“Eyvallah hocam selametle”
Hafif bir uğultu, ardından rahatsız edici bir kulak çınlaması duyuyor. Sahafa giden adamın ardından bakıyor. Adam uzaklaştıkça buğulanıyor Asım’ın gözlerinde. Eriyip gidiyor sanki kitap kokan sahafçılar sokağında. Asım ayağa kalkıp yavaşça adamın peşinden gidiyor. Onu görmek için daha da hızlı atıyor adımlarını. Adam da sanki ona inat yapıyormuşçasına hızlandırıyor iskarpin giymiş ayaklarını. Duruyor Asım, yoruluyor, gözlerini kısıp daha dikkatli bakmaya çalışıyor. Ovalıyor umutsuzca, nasırlaşmış elleriyle ovalıyor gözlerini. Kapatıyor, açıyor, kapatıyor, açıyor. Yatağın yanındaki sehpada çalan çalar saatin sesiyle irkiliyor. Garip bir hisle başlıyor güne. Çalar saat çaldığına göre saat altı buçuk diye geçiriyor içinden. Kalkıp tuvalete gidiyor, rüyasını düşünüyor, elini yüzünü yıkıyor. Bir müddet aynada siluetini izliyor, rüyası geliyor aklına. Ne hissedeceğini şaşmış bir suratla çıkıyor tuvaletten. Eşinin zarif sesini duyuyor. Derse geç kalacaksın Asım diyor eşi, haydi gel sofraya.
Asım pencereyi açıp biraz olsun rahatlıyor. Biraz daha beklerse geç kalacak biliyor bunu. Ama yüreği tüm gününü o pencerede geçirmek istiyor. Sabahın güzelliğini kokluyor Asım, kışın ayazını içine çekiyor, yüreğini susturup kapatıyor pencereyi. Üzerini giyindikten sonra kahvaltı sofrasına oturuyor. Rüyası geliyor aklına. Eşine temkinli bir bakış atıyor, anlatsam mı anlatmasam mı diye geçiriyor içinden. Anlatmıyor. Anlaşılmayacağını seziyor eşinin derin hallerinden, başka bir konu açıp geçiştiriyor düşüncelerini.
Fakülteye giderken yolda rüyası geliyor aklına. Bu rüyada bir hikmet var ama ne, diyor içinden. Döneceği kavşağı kaçırıp geç kalıyor derse. Öğrencilerin bazıları Asım’daki bu düşünceli hali sezip soruyorlar ne oldu diye. Asım susuyor, ne amaçla sorduklarını sezmeye çalışıyor. Ardından bir şey yok diyor, her zamanki halim…
“Selamünaleyküm”
“Aleykümselam”
“Buralarda bir sahaf varmış hocam, adı ‘Gün Yüzü’ bilir misin yolunu?”
“İleriden sağa dön, sokağın sonunda çıkacak karşına kardeşim.”
“Eyvallah hocam selametle.”
Hafif bir uğultu. Ardından rahatsız edici bir kulak çınlaması duyuyor. Sahafa giden adamın ardından bakıyor. Adam uzaklaştıkça buğulanıyor Asım’ın gözlerinde. Eriyip gidiyor sanki kitap kokan sahafçılar sokağında. Asım ayağa kalkıp yavaşça adamın peşinden gidiyor. Onu görmek için daha da hızlı atıyor adımlarını. Adam da sanki ona inat yapıyormuşçasına hızlandırıyor iskarpin giymiş ayaklarını. Duruyor Asım, yoruluyor, gözlerini kısıp daha dikkatli bakmaya çalışıyor. Ovalıyor umutsuzca, nasırlaşmış elleriyle ovalıyor gözlerini. Kapatıyor, açıyor, kapatıyor, açıyor. Bir anda adam dibinde beliriveriyor. Emin olmak için adamın koluna dokunuyor Asım. Adam arkasını dönüp gülümsüyor.
“Beni sana gönderdiler Asım.”
“Ne için gönderdiler seni bana?”
“Haberin olsun diye gönderdiler. Gidicisin sen. Gideceksin. Atları seversin ya hani?”
“Evet ya, çok severim?”
“Bu yüzden at gibi geleceğim seni almaya.”
“Neden geleceksin?”
“Alıp verecek nefesin kalmadı senin gideceksin bu diyardan.”
“Sen kimsin ki, benimle derdin ne senin?”
Kapı çalıyor, irkiliyor Asım, uyanıyor. Kendine gelemiyor bir müddet. Toparlanınca gidip kapının kilidini açıyor. Bir öğrenci heyecanlı ve endişeli bir şekilde kapının önünde dikiliyor. Asım Hocam kusura bakmayın diyor alnının terini silerken, rahatsız ettiğim için… Sizinle bir şey paylaşmak istiyorum eğer vaktiniz varsa.
Şaşırıyor Asım. Genç öğrencinin yüzüne dikkatlice bakıp hangi sınıfta olduğunu anımsamaya çalışıyor uyku sersemi. İçeri alıp almamakta tereddüt ediyor. Çocuğun yüzündeki manasız korkuyu sezince konuşma zorunluluğu hissediyor kendinde, alıyor içeri. Alışkanlıkla kapıyı kilitliyor. Sonra geriye dönüp açıyor kapı kilidini.
Genç çocuk telaşla masanın önünde duran sandalyelerin birine oturuyor. Asım’ın oturmasını beklerken kafasında diyeceklerini tekrar ediyor. Önündeki sehpanın üzerinden bir peçete alıp alnında biriken terleri siliyor. Asım’ın içini de bir korku sarıveriyor aniden. Çocuğa bakarken az önce gördüğü rüya geliyor aklına. Biraz müsaade isteyip yüzünü yıkamaya gidiyor. Geldiğinde daha iyi görüyor genç çocuk Asım’ı. Hemen lafa giriyor:
“Ben sizinle bir rüyamı paylaşmak istiyorum Hocam. Korkuyla uyanıyorum üç seferdir. Ne yapacağımı, kime gideceğimi bilemedim. Bir tanıdığım sizinle konuşmamı söyledi.”
“Dinliyorum evladım.”
“Rüyamda bir caminin içindeyiz annemle birlikte. Mihrabın önünde beş tane tabut var. Annem oturmuş ağlıyor hüngür hüngür. Dediklerimi işitmiyor hiç. Birden siyah bir ata dönüşüp tabutların etrafında dört nala koşuyor. Ne yapacağımı şaşırmış, korkmuş bir halde uyanıyorum. Bu rüyanın tabiri nedir hocam?”
“O beş tabut senin beş vakit namazındır delikanlı. Senin derdinle dertlenen annenin seni kurtaramayacağını anlatıyor rüyan. O siyah at dediğin ise senin ecelindir. Annen ne kadar üzülürse üzülsün bu ateşte senin yanacağını anlatıyor rüyan. Namazlarını ihmal etme!”
Genç çocuk gözlerini fal taşı gibi açmış dinliyor Asım’ı. Dediklerini duydukça elleri titriyor, alnından terler süzülüyor. Daha çok korkuyor uyumaktan. Annesine gidip sarılmak ve hiç bırakmamak istiyor. Namazı öğrenip sabahlara kadar alnını secdeden kaldırmamak istiyor. Asım’a teşekkür edip dalgın ama ferahlamış bir şekilde çıkıyor odadan.
Neydi şimdi bu, diye söyleniyor Asım içinden. Saatine bakıyor, akrep ve yelkovan rüyasını hatırlatıyor ona. Unutmaya çalışarak tekrardan elini yüzünü yıkıyor lavaboya gidip. Bilgisayarını alıp dersliğe geçiyor. Amfiye girdiğinde sınıfın yarısının boş olduğunu fark ediyor. Başını kaldırıp saate baktığında erken geldiğini anlıyor. Kantine inip inmemekte tereddüt yaşıyor, biraz durup sınıfa göz atıyor. Az önce odasına gelen çocuğun siluetini görüyor. Oralı olmamaya çalışıyor ama aklına rüyası geliyor istemsizce. Hem de daha şiddetli ve korku verici bir şekilde zihninde canlanıyor. Düşüncelerinden sıyrılıp derse odaklanmak istiyor, öğrencilerden birine kendisi için açık bir çay almasını rica ediyor. Sessizce gidip bilgisayarı açıyor.
Ders boyunca genç çocuğa bakmamak için direniyor ama gözleri her daim boşa çıkarıyor kendini. Garip bir korku sarıyor bedenini. Ders sonu aceleyle bilgisayarını toplayıp hemen eşinin yanına gitmek istiyor. Bunu iliklerine kadar istiyor çünkü yalnız olmaktan korkuyor artık Asım. Gidip eşine sarılmak ve yalnız olmadığını bilmek istiyor.
Odasına gidip montunu giyiniyor, şapkasını takıyor, bilgisayarını eline alıp hızlıca açıyor kapıyı. Odadan adımını atar atmaz at kişnemesiyle irkiliyor, tüm bedenini korku kaplıyor. Titreyerek etrafına bakınıyor. Herkesi normal görüyor. Korktuğunu kimseye belli etmek istemiyor ve hızlı adımlarla aşağı inmeye başlıyor. Bu sefer de bir atın arkasından koşturduğunu duyuyor. Arkasını dönüyor ama kahve içip sohbet eden öğrencilerden başka bir şey göremiyor. Yine umursamamazlıktan gelip adımlarını daha çok hızlandırıyor. Asım hızlandıkça arkasında koşturan at da hızlanıyor sanki. Kendini sakinleştirmek istercesine arada durup etrafı dinliyor, o durunca at sesleri de duruyor. Asım bahçeye inip arabasının yanına doğru yöneliyor, korkuyla. At sesinin artık ön taraftan geldiği duyuyor. Başını kaldırdığında mavi arabasının yanında siyah asil bir atın ona baktığını görüyor. Elindeki çanta yere düşüyor ve orada bir at olduğundan emin olmak için etrafına bakıyor endişeyle. Yine öğrencileri kendi hallerinde bir sakinlikte buluyor. Yalnız biri dikkatini çekiyor Asım’ın. Bir öğrenci mavi arabanın yanındaki ata korku ve şaşkınlıkla bakıyor. Dikkat kesilince sabah odasına gelen genç olduğunu fark ediyor.
Ertesi gün bir sela veriliyor üniversitenin küçük camisinde:
… Asım Fidan hakkın rahmetine kavuşmuştur. Cenaze namazı bugün öğle namazına müteakiben üniversite camiinde kılınacaktır.

Nisa ESER

KOCA ÇINAR’IN HİKÂYESİ – Çocuklara Hikâye

KOCA ÇINAR’IN HİKÂYESİ

Güneşli bir yaz günüydü. Ağaç dallarındaki şaşkın yapraklar, Koca Çınar kuruduğu için sağa sola savrularak yere düşüyordu. Yere düşen yapraklar, etrafı süslüyorlardı. Koca Çınar’daki yaprakların çoğu aşağıya doğru kendilerini bırakmışlardı; fakat Koca Çınarı’n üstündeki Küçük Yeşil Yaprak aşağıya inmek istemiyordu. Aşağıda arkadaşları onu bekliyordu. Bizim Küçük Yeşil Yaprak, bir türlü aşağıya inmiyordu. Arkadaşları aşağıdan ona bağırmaya başladı. “Küçük Yeşil Yaprak inat etme de yanımıza gel; orada kalmanın kimseye yararı yok.”  Küçük Yeşil Yaprak, ‘’Ben Koca Çınarı bırakmam; çünkü ondan ayrılmak istemiyorum’’ diyordu. Arkadaşları da ’’ Koca Çınar artık kuruyor; bu yüzden insanlar onu kesecekler. Artık kendi başımızın çaresine bakmalıyız.’’ dediler. Küçük Yeşil Yaprak bir türlü bunu kabullenmek istemiyordu. O sırada Koca Çınara sürünerek Sakar Tırtıl çıkıyordu. Sakar Tırtıl, gözlerinin bozuk olmasına rağmen gözlüklerini takmıyordu. Bu yüzden de sürekli bir yerlere çarpıyordu. Kavanoz dibi gözlüklerini taktığında arkadaşları onunla dalga geçecek sanıyordu. Sakar Tırtılın kavanoz dibi gözlüklerini sadece Küçük Yeşil Yaprak biliyordu. Küçük Yeşil Yaprak, Sakar Tırtılla çok iyi arkadaştı. Küçük Yeşil Yaprak, arkadaşının böyle bir yere çarpıp yaralanmasını istemediği için ona yardım ediyordu. Tehlikeli durumlarda arkadaşını uyarıyordu.

Sakar Tırtıl, Koca Çınar’daki tüm yaprakların aşağıya inmesine rağmen arkadaşının neden inmediğini merak ediyordu. Sakar Tırtıl, arkadaşının yanına doğru sürünürken güneş ışınları gözlerini kamaştırmaya başladı. Yine de buna aldırış etmedi. Zaten tehlikeli bir durumda arkadaşı onu uyarırdı. Güneş ışınlarından kurtulmak için daha hızlı sürünmeye başladı. Hızlı hızlı sürünürken önündeki dala çarptı ve biraz canı acıdı.’’ Ah,uhh  başımm! ‘’  Küçük Yeşil Yaprak arkadaşını duymamıştı. Sakar Tırtıl daha yüksek sesle tekrar seslendi. ‘’ Ahhh uhhhh başımmm! ’’ Küçük Yeşil Yaprak, çok dalgındı. Bu yüzden de arkadaşını duymuyordu. Sakar Tırtıl da aşağıya doğru bağırmaya başladı: ‘’ Eyy dostlar sesimi duyan yok mu?’’ Aşağıdaki yapraklar Koca Çınar’ın çevresinde rüzgârın etkisiyle uçuşup duruyorken sevinç çığlıkları attıkları için onlar da Sakar Tırtılı duymuyorlardı. Sakar Tırtıl, bu durumdan korkmaya başladı. ‘’Yoksa beni kimse sevmiyor mu? Ama neden, ben ne yaptım da beni duymazlıktan geliyorlar.’’ Sakar Tırtıl, çok üzülmüştü. Hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı.

Küçük Yeşil Yaprak, nihayet yakınlardan gelen ağlama seslerini duydu. Çevresine bakındığında Sakar Tırtılın ağladığını gördü ve ona seslendi: ‘’ Canım arkadaşım demek sen de Koca Çınar’ ı keseceklerini duydun. Ben Koca Çınarı bırakmayacağım. İnsanlara engel olmak istiyorum.’’ Sakar Tırtıl arkadaşının söylediklerini dinleyince çok şaşırdı. Demek ki arkadaşı üzgün olduğu için ona cevap vermemişti. Küçük Yeşil yaprağın Koca Çınar’a olan düşkünlüğünü çok iyi biliyordu. Sakar Tırtıl, o an canının acıdığını unuttu ve arkadaşının yanına doğru süründü. Sakar Tırtıl: ‘’ Canım arkadaşım, sen ne diyorsun öyle? Koca Çınar’ı mı kesecekler, ama neden?’’

Küçük Yeşil Yaprak: ‘’ Sen bilmiyor muydun? ‘’ Sakar Tırtıl, hayır anlamında başını iki yana salladı. ‘’ Sen neden ağladın o zaman?’’ Sakar Tırtıl başından geçenleri arkadaşına anlattı.

Küçük Yeşil Yaprak, Sakar Tırtıl’ a ; ‘’Canın çok acıdı mı?’’ diye sordu. Sakar Tırtıl “Eh, biraz acıdı ama şimdi iyiyim. ‘’ dedi. Küçük Yeşil Yaprak’ ın suratı asıktı. Sakar Tırtıl, arkadaşının bu haline çok üzülüyordu. Onu daha önce böyle görmemişti. Küçük Yeşil Yaprak, ‘’ Canım arkadaşım, bir şeyler yapmalıyız.’’ dedi. Sakar Tırtıl’ da, ’’Merak etme birlikte bunun üstesinden geliriz.’’ dedi. Küçük Yeşil Yaprak, ‘’Ne yapabiliriz, insanlara nasıl engel olabiliriz?’’ Küçük Yeşil Yaprakla Sakar Tırtıl aralarında böyle konuşurken, yağmur yağmaya başladı. Bizimkiler üstlerine düşen yağmur damlaları nedeniyle ıslanmaya başladı. Sakar Tırtıl, kafasını kaldırıp gökyüzüne baktı. Yukarıdaki mavi bulutları gördü. Mavi bulutlar sanki bir şeyler söylemeye çalışıyordu. Küçük Yeşil Yaprak da arkadaşı gibi bulutlara baktı ve bir şarkı mırıldanmaya başladı. Sakar Tırtıl, arkadaşına eşlik etmeye başladı. Sonra bir şey oldu: Küçük Yeşil Yaprak ve Sakar Tırtıl, şaşırıp birbirine baktı. Sakar Tırtıl, ‘’Sen de duydun mu?’’ Küçük Yeşil Yaprak evet anlamında başını salladı. ‘’Hadi tekrar deneyelim.’’ Şarkı söylemeye başladılar. Bizimkiler Bulut kardeşlerle şarkı söyleyerek konuşmaya başladılar: ’’ Yıllar önce Koca Çınarı diken Ali Usta şarkı söyleyerek çınarı sularmış, Bulut kardeşler de ona eşlik edermiş. Bizim Çınar, şarkılarla büyümüş, kısa zamanda da yeşermiş. Bir gün Ali Usta Çınar’ı sulamaya gelmemiş. Çınar onu, belki bugün gelir diye günlerce beklemiş; ama o artık gelmiyormuş. Sonradan diğer çiftçilerden duyduklarına göre Ali Usta vefat etmiş. Çınar bu duruma çok üzülmüş. Üzüldüğü için de kurumaya başlamış çiftçiler onu sulasa da eski haline dönemiyormuş. Çaresiz kalan çiftçiler Çınarı kesmeye karar vermişler. Biz de Koca Çınar’ ın kesilmesini istemiyoruz. Bu yüzden eski haline dönsün diye yağmur yağdırıyoruz.

Siz şarkı söyleyince bizim Çınar sallanmaya başladı. Bunu fark edince biz de size eşlik etmeye başladık. Ona Ali Usta’ yı hatırlattınız. Sanırım Koca Çınar’ın kesilmesini engelleyebiliriz.’’

Küçük Yeşil Yaprak, bir çare bulduklarına çok sevinmişti. İki arkadaş Bulut kardeşlerle birlikte şarkı söylemeye devam ettiler. Koca Çınar da onlara sallanarak eşlik ediyordu. Gerçekten de yavaş yavaş eski neşesi geri geliyordu.

Ertesi gün Koca Çınarı kesmeye gelen çiftçiler, gördükleri manzara karşısında şaşırıp kaldılar. Bu durumda çiftçiler ne yapacaklarını bilemediler. Koca Çınar, yeniden yeşermeye başlamıştı. Artık kuru halinden eser kalmamıştı. Çiftçiler, Koca Çınar’ı kesmekten vazgeçtiler. Küçük Yeşil Yaprak, Bulut kardeşler ve Sakar Tırtıl mutluluktan şarkı söylüyor, Koca Çınar da sallanarak onlara eşlik ediyordu.

GÜL LOKUMU

                   

 

                                                                               Kadınlar, kucaklarında yavruları. Bir sebepten ötürü büyük ahşap bir masanın etrafında, bir aradalar.  Bazı yavrular, artık annelerinin kucağında değiller dallanıp budaklanmış ki koşup oynamaktan, içten gülüşler saçmaktan kendilerini alamaz hale gelmişler. Büyük ahşap masanın etrafında kadınlar, kadınların kucağında eteğinde yamacında oynaşan, emişen yavrular.

 

Ahşap masayı donatan taze gelinler. Gelinlerin ardında koşuşturan, genç kızlar. Hah işte o kızlardan  biri de benim. Ahşap masayı, tanrının bize verdiği nimetler ile hiç kısmadan, kıskanmadan donatmışız. Ve hepimizi saran ortak çabalardan biri de güzel, tertemiz, kokulu elbiseler giymek; o ahşap masanın en güzeli ve en temizi olmaktı mesele. Çünkü bugün otuz günlük bir nimet orucundan sonra, otuz birinci gün yaptığımız büyük şölen idi. Bugün Ramazan Bayramı’ydı.

 

Yalnızca o bizden farklıydı. Beyaz yazması; kınalı saçları, elleri, ayakları, çehresinde canlılık göstergesi sapsarı bir renk, yanaklarında aynı canlılığı kat kat artıran kırmızılıklar. Ahşap masanın etrafında kim varsa ona saygı duyuyor. Kapıdan  gelen giden elini öpmeden geçmiyor, halini hatırını sormayan ayıplanıyor, ona hediye getireni gözleri tutuyor, kafaları ile takdir ediyorlardı, içlerinden “Maşallah” çekiyor, “İşte adam olacak çocuk” ya da “Adam olmuş bizim çocuk” diyorlardı. Evet, ahşap masanın validesi en yaşlımız, kimimizin annesi kimimizin kayınvalidesi, nenesi idi. Kimi  kiminin  elini  kimi  de  gözünü  öpüyor  ama  herkes  onun  önce  entarisini  sonra elini öpüyordu. Ve gözlemlerime göre bu ahşap masanın baş köşesinde o olduğu için diğerleri ve biz burada idik.

 

On yaşlarında bir kız çocuğunun gözü hep yolda, namazından gelecek, bayramı getirecek  beyefendileri bekliyordu. Ha geldiler ha gelecekler diye sabırsızlıkla beklediğimiz, bayram namazından gelen babalar kapıda görününce, herkesi bir sevinç sarmıştı. Ama sevinci de bayramı da asıl yaşayan, tadını çıkaran çocuklardı. Alışılmışlığın  ve hayat gailesinin verdiği telaşa düşen yetişkinler belli bir yaşa geldikten sonra çocukluklarını kollarına takıp büyüyememiş, çocuk ruhlarını da maziye gömmüşler ise alamazlar bayramın tadını eskisi gibi. Tabi onlar buna da alışır bayramın tadını hep öyle sanırlar. Ne yaparsın, bir bakıma onlarda haklı belki.

 

Annemden bana doğru çıkıp gelen uyarıcı bir çift göz. Dün geceden tembihlenen şeyi yapmam için uyarıcı bakışlar.  Büyüklerimin elini öpmeliydim. 

 

Bayramı getiren beyefendiler, masanın en büyüğü olan kadının elini ve entarisini öpüp hediyelerini taktim ettikten sonra sıra biz küçüklere, gelinlere ve kızlara gelmiş idi. Hepimiz  büyük bir özveri ile “Hanımızın, hanımımızın, babaannemizin, annemizin, kayınvalidemizin” elini öpüp anlımıza götürüyor belimizi ve ufak bir açıyla da olsa dizimizi kırıyorduk. Belki bütün yıl işimizin rast gitmesini  sağlayacak o hayır duasını almanın ve “Amin!” demenin iç huzurunu yaşıyorduk. 

 

Akşam gözlerini belerte belerte tembih ettikleri görevlerin birini yaptım sıra bir diğerinde. Gül lokumu ikram etmeliydim. 

 

Pazardan özenle alınmış gül lokumlarını , annemin çeyizinden çıkardığı şatafatlı cam kasenin içerisine doldurdum. Gözünün ucu ile şekerleri servis etmeye başladığımı gören afacan çocuklar peşimden koşup, “Bende istiyorum, bende istiyorum! Ver, ver! Hadi ver.” gürültüleri ve koşuşturma ile ahşap masanın etrafına oturmaya hazırlanan kalabalığa, gül suyu kolonya, şeker ve gül lokumlarını ikram ediyoruz. 

 

Herkese şeker ve lokum ikram ettiğimi düşündüğüm bir anda tabağa baktım ve son kalan lokumlardan birinin nişastasını tabağa hafifçe vurup ağzıma götürecekken, “Kızım! Bak, halanın kızı Neslihan’a lokum vermemişsin” dedi annem. Bir de ne göreyim küçük Nesli hanım annesinin kucağında gözleri dolu dolu bana bakıyor. Hafif gülerek hemen lokum tabağını ona uzatım. Kırgınlığını atamamış olsa gerek, iç çekip bana alttan alttan baktı. O çok istediği güllü lokumu almadı. Halam ve annem ısrar edip gönlünü aldılar. Minik parmakları güllü lokumun birini kavradı. Kocaman bir ısırık aldı. Nişasta bulaşmış ağzı ile kocaman gülümsedi bana. Nişastalı elini yanağına ve saçına sürdü. Şapşal bir hal alınca hepimizi güldürdü. O nişastalı yanaktan öpüp, lokumları mutfağa bırakmak için yönümü döndüm. Tam o sırada canımın gül lokumu çektiğini tekrardan hatırladım. Küçük Neslihan kadar istiyor olmasam da bu lokumlardan ben de yemek istemiştim. 

 

Tabağa baktım üç lokum kaldığını gördüm. Tezgaha baktım açılmamış iki gül lokumu kutusu olduğunu gördüm. Bu, o sırada nasıl oldu bilmiyorum ama o gül lokumlarının bir sahibi olduğuna, bizim olmayan iki kutu gül lokumunun, mutfak tezgahında sahipsiz durduğunu fark ettim. Bu lokumlar kimindi ? Kafamı ahşap masaya çevirdim. Gözlerimi diktim masaya herkese baktım. Bir çoğunun elinde avucunda büyümüş olduğum, yüzlerini ezbere bildiğim insanlara uzun uzun baktım. İlk defa görüyormuş gibi ruhumda ve duygularımda bir bulanıklık, gözlerimde seçilir cinsten bir şaşılık oluştu. Biliyorum çünkü her yanım aniden bulanıklaştı. Elimdeki tabakta üç gül lokumu, tezgahın üstünde gül lokumu paketleri. 

 

– DAN!

 

Beri benzeri olmayan bir sesle sıçradım, önce sesin çevremden bir yerden geldiğini sandım. Ama her şeyin farkına varmam ile beynimden gelen bu ses kulaklarımdan çınlayarak çıkmıştı. Masadakilerin de bu sesi duymuş olduğunu sanarak onlara ne olduğunu sormaya yeltendiğimde, koyu bir sohbetin içerisinde olduklarını ve hiçbir şey duymadıklarını fark ettim. 

 

Benim duyduklarımı duymamışlardı. Annem,babam ve amcam ile sırasıyla göz göze geldim. Onların yüzünde ve gözünde,  benim hissetmiş olduğum dehşetin emaresi yoktu. 

 

Bu gül lokumlarının sahipleri çıka gelmişlerdi. Bir anda hepsi mutfağa doluşunca böyle büyük bir ses olağandı tabi. Mutfak tezgahının üstüne, ocağın yanına, fırın gözüne her yana doluşmuşlar, geniş olduğunu sandığım mutfağa sığmamışlardı. Onlarla birlikte gelen kan kokusu midemi allakbullak etmişti. Bir çoğunun üstü başı kir içinde idi. Bu yüzden pis kokuyorlardı. Bir çoğu zenci ve körpe. Geliyorlar, geliyorlar o kadar kalabalık oldular ki hiç birimize nefes alacak yer kalmadı. Her yanı kapladıkları için gün ışığını da kesmişlerdi. Mutfak tezgahındaki gül lokumlarının yerini haykırışlar, ağlama, feryat, yalvarmalar, kan kokusu göz yaşı ve yoğun barut kokusu aldı. Her yanımız dehşet. Evet, keskin barut kokusu. . Bütün bunlar yalnızca bana donukluk vermiş idi. Yalnızca izliyordum. O kan, gözyaşı kaplı yüzleri.

 

Siz kimsiniz? Kim bu çocuklar? Neden gül lokumları bizim tezgahımızda imiş? Biz hırsız değiliz ama bana suçlu ve günahkar bir kimse gibi bakıyorlar. Bir çoğu kolsuz, bacaksız, kör, eli yüzü yara bere içinde. Kim yaptı bunu size, neden? Hepsi pis, hepsi zayıf, hepsi çıplak, kız çocuklarının saçları barut kokuyor, erkek çocuklarını elleri barut kokuyor. Kafamda deli sorular. Müthiş derecede bir belirsizlik. Siz kimsiniz, neden buradasınız? Gül lokumu … Neden? 

 

Şaşkınlığımı üzerimden atıp daha yakından baktım. Burnum bu pis kokulara, gözümde dahşete alışınca, yüzlerinin tanıdık olduğunu fark ettim. Çoğu çocuk, hepsi aç ve zor durumda olan bu çocukları bir yerlerde rast geldiğimi, gördüğümü fark ettim.

 

 İtalyan’nın hardal gazıyla öldürdüğü Habeşistanlı çocuklar, esmer bakışlarıyla içimi kavuruyorlar çünkü içleri kavruluyor, acı çekiyorlar, gül lokumları yok. Nazi rejiminin katlettiği Yahudi çocuklar, gül lokumları yok. Sen, Amerika kurbanı bir Hiroşima çocuğu, ateşi taze taze yanıyor hala, gül lokumu yok. Bir çocuk daha dilinde özgürlük türküsü var. Cezayirli yavrucağın göğsünde Fransız’ın mermisi var. Vietnamlı yavrular hepsi sakat, Amerika’nın portakal gazına kurban gitmişler. Bir Amerikan kurbanı daha İranlı çocuk, kafasını bir Iraklı yavrucağa dayamış ikisinin de kanayan yaraları var, gül lokumları yok. 

 

İleride bir çocuk daha çarptı gözüme bu biraz farklı göründü bana daha derinlerde bir yanımı sızı sardı, bir başka yandı o an içim. “Hocalı  92” koca bir kor sönmemiş. Sahipsiz baktı gözüme “Kimsesizim ben, Hocalı Kasabasındanım. Ermeni’nin pis eli değdi üstüme silip atamadım” dedi bir tek o konuştu o ana kadar. Bir tanıdık ses daha Boşnak yavrusu, “Sırp’ın pisliğini silip atamadım, tüm dünya gördü de yine de canımın yandığını kimseye inandıramadım, Bosna-Hersek dar geldi bana, sığamadım.” dedi. Filistinli bir çocuk yakamdan tutu, “Şeria Nehri’ni kızıla boyadılar benim kanımla” dedi. Acısına acı katarak gelen Suriyeli çocuklar, hemen ardından Kudüs’un kanı aktı önüme.

 

Bu defa biraz daha şaşırdım. Deniz kokan, tuzlu, sırılsıklam bir çocuk geldi.  Bu kim, demeye kalmadan kırmızı tişörtünden hemen tanıdım. O, deniz kokuyordu çünkü boğularak ölmüştu.  Deniz onu sahile kusmuş, tüm dünyanın utançlarından bir tanesi daha olmuştu.

Maviler içinde bir çocuk girdi içeriye arkasına baka baka can havliyle koşarak kucağıma atladı, sarıldı. Ağlayarak bana bir şeyler anlatmak istedi “Geliyorlar! Yardım et” dedi “Kim geliyor?” diye sordum “Çin geliyor!” dedi.  Masmavi, çekik gözlü çocuk. Annesi yok, babası yok. Zulmün içine doğmuş, Çin yakasından hiç düşmemiş. Hiç güllü lokumu olmamış. Mavi çocuğuma sarıldım gözyaşlarını sildim o çekik gözlerinden öptüm sıkı sıkı sarıldım kokladım. Taki o ana dek! Bir anda mavi çocuğumu, biri elimden sıyırıp aldı. Aniden çocuk kayıp gitti ellerimin arasından. Çinli bir asker, bir canavar belki, “Dur gitme! Vermem mavi çocuğumu sana bırak” dedim, çırpındım. Nafile, aldı mavi çocuğumu gitti. Kurtaramadım çekik gözlü, Türk yavrumu. 

 

– DAN! Diye bir ses geldi. Bir de döndük ki ne görelim kız boylu boyunca yerde, anlamadık nasıl oldu.

 

– Neslihan’a lokum getirdi sonra mutfağa  gidiyordu, lokumları bırakmaya. Gayet iyi idi. Öptü Neslihan’ı, sevdi.

 

-Hiç bilemedik nasıl oldu. Şu mübarek günde başımıza gelen bak.

 

-Teyze korkma tansiyonu düşmüştür. Şimdi kendine gelir. Geliyor gibi bak sayıklıyor sanki.

 

-Kızım! 

 

-Yavrum!

 

Annemin, halamın, babamın, amcamın, çocukların sesi derin derin geliyordu. Kendimi iyi hissediyordum ama ayılamıyor onlara ben iyim diyemiyordum. Sesimi duyuramıyordum. Göz kapaklarımda tarifsiz bir ağırlık vardı. Anlatamıyordum. 

 

Ahşap masanın etrafındaki herkes pervane olmuştu. Mutfakta baygın düşmüşüm, hatırlayamıyorum. Son hatırladığım, gül lokumu olmayan çocuklardı. Mutfağın her yanında savaş kurbanı yavrucaklar ile boğuşuyordum. Mavi çocuğuma kurtaramadım, gül lokumu yediremedim ya! Çok ağrıma gitti.

 

– Neden ağlıyorsun kızım, ne oldu? Sen mutfakta aniden düştün, biz de anlayamadık ne olduğunu. Bilmeden bir şey  mi yiyip içtin yoksa! Yavrum konuşsana ağlama ne için ağlıyorsun kortun mu yoksa?! Acıyan bir yerin var mı söyle?

 

– Ağlama kuzum acıyan bir yerin varsa söyle?

 

 Elimi sol yanıma götürdüm sadece

 

  

Kıssadan Hisse

Kuyu derin, soğuk ve karanlıktı. Titriyordu. Bir türlü anlam veremiyordu. Nasıl bırakırlar, nasıl terk ederlerdi bu karanlığın ortasına. Oysa çocuk aklıyla ve kalbiyle her birine güveniyordu ve onlardan kötülük beklemiyordu.
Kardeş kardeşe bu kadar acımasız davranabilir miydi? Korumaz mıydı? Aynı bedende aynı tohumdan filizlenmemiş miydi? Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla başlamamış mıydı dünya hayatındaki yolcukları?
Rahim sıfatını fıtratında taşıyan merhamet ve şefkat kucağı nasip olmamış mıydı hiç birine?
Sorular… Sorular… Deli sorular…
Kuyu derin, soğuk, karanlık ve ıssızdı. Kaderi bir yalana mı hapsedilmişti? Ya babacığı ne haldeydi? Bihaber ,belirsiz bir süreyi tüketti bu ıssızlıkta. Neden sonra bir kervan onu çıkardı aydınlığa. Sonunun ne olacağını bilemediği aydınlığa doğru yol aldı. Bir kaç kuruşa satılandı köle diye. Çetin, çetrefilli ve heveslerin esiri olunmuş bir yaşamda; yapmadıklarıyla itham olunandı. Haksızca, acımasızca zindana atılandı. Rabbi ’ne teslim olup zindanın karanlığındaki korunmuşluğa sığınandı. Zindan da tıpkı kuyu gibi soğuk ve karanlıktı. Bu karanlık bir inziva; kendini hesaba çekme, haksızlıkla hesaplaşma, Rabbi ile tanışma noktasına ulaşan bir dönüşümdü.
Hikâyenin bu ve bundan sonraki kısmı herkes tarafından bilinen ve Kur’an-ı Kerim’in işaret ettiği bir gerçekliktir. Lakin bu hikâyede bize düşen nedir?
Kontrol edemediğimiz bir sebepler ve sonuçlar silsilesi var kaderimizde; fakat seçimlerimizle değişim dönüşüme sebep olanlar da var. Her türlü zorluğa, iftiraya, kıskançlığa, ötekileştirmeye rağmen tevhide bağlı ve iffetli kalabiliyor muyuz? Affedebiliyor muyuz?
Asırlar öncesinden gelen mesajlar, içinde bulunduğumuz zaman diliminde bize yol gösteriyor mu?
Sahi bizim kuyumuz hangisi? Eylemlerimizle birilerini kuyuya terk ettik mi? Eğer bir kuyuda isek; orada olmamızın sebebi ne?
Özgürlük zannettiğimiz bir esaret mi?
Kötülük ve olumsuzluk sarmalında tercih edip sığındığımız bir zindanımız var mı? Karanlıkta tek başınayken düşüncelerimiz, duygularımız, davranışlarımız eviriliyor mu bir aydınlığa?
Sorular, nihayetsiz sorular… Sorulara verilebilecek sayısız cevaplar…

BENİM HİKAYEM

Son birkaç parça eşyayı da bagaja yerleştirdikten sonra artık yola çıkmaya hazırdık. Güneş dünyamızla yeni selamlaşıyor ve asfalt yolla henüz kucaklaşıyordu. Karayla sarmaş dolaş olup denizi de unutmuş değildi. Güneş bu haliyle tüm çocuklarını kollarıyla saran bir anneyi andırıyordu. Vakit tamamdı, tüm kapılar kapandı ve motorun sesinin duyulmasıyla yolculuğumuz başladı. Evimden uzaklaşırken yılların eskitemediği manzara tekrar yaşanıyor, annem yine arkamdan el sallıyordu. Yine bu görüntü yavaşça küçülüyor ve yine ben evimden uzaklaşıyordum.
Yolculuğumuzun büyük bir kısmında bize eşlik edecek denizin güneşle kucaklaşmasını izledim. Bir hüzün çöktü üstüme, aslında bu yeni bir durum değildi. Bu yolculuğa ilk kez yirmi sekiz yıl önce çıkmıştım. Annem yine pencereden el sallamıştı. Babam beni otogara götürmüştü, alnımdan öpmüştü ve beni uğurlamıştı. Bu hüznü ilk defa orada hissetmiştim. Göğsüm sıkışmıştı, boğazım kurumuştu ve tarifi imkânsız bir hüzün hissetmiştim.
Neydi bu duygunun sebebi? Bunun cevabı yirmi sekiz yıl öncesinde saklıydı. Yirmi sekiz yıl önce parmağımda bir yüzükle, yüzünü hiç görmediğim biriyle evlenmeye gidiyordum. Yeni bir hayat vardı önümde: Yeni bir şehir, yeni bir ev, yeni insanlar… Eskiye dair ne varsa arkamda bırakıyordum. Ne de toydum o yıllar. Bir sürü belirsizliktense bir son istedim Rabbim’den. Şöyle keskin bir fren sesi ardından acı bir korna, büyük bir gürültü ve havada dönen tekerlekler hayatımın son sahnesi için hiç de fena bir senaryo seçeneği değildi.
Şimdi geri dönebilsem ve gözleri korkuyla dolu felaket senaryosu kuran genç kıza iki kelam edebilsem, ne söylerdim acaba? Belki yalnızca hayatı anlatırdım ona. Geleceğini korkuyla beklediğin yıllarda gözyaşıyla yoğrulacak acı da var, kahkahalarla karşılanacak mutluluk da var. Hayatın bir sürü acı ve tatlı anısı olacak, yaşamalısın bu hayatı!
Adına gelecek dediği ve merak ettiği şu anı anlatırdım ona. Arabayı yanımda oturan eşimin kullandığını, arka koltukta iki kızımla bir oğlumun olduğunu ve kalbimin tam ortasını orada olmayan oğluma ayırdığmı söylerdim. Kalbimin ortası onundu çünkü cennet kuşunun yeri kalbin tam ortası olmalıydı. Ona dedim ki anneler evlatlarıyla vedalaşmaz küçüklüğüm. Ben bunu oğlumu toprağa verdiğim zaman anladım. Annen seninle vedalaşmak için değil gözlerindeki hüznü net okuyamaman için sana el sallıyor. Yoksa, anneler evlatlarıyla vedalaşamaz küçüklüğüm!
Güneş yavaş yavaş adına saat dediğimiz merdiveni tırmanıyordu, artık zirve noktaya ulaşmıştı, oradan insanlığı seyre koyulmuştu. Arabanın tekerleri dönmeye devam ediyor bendeki hüzün ise hafif hafif dağılıyordu. Artık genç kız yolculuğunu tamamlamış otobüs otogara park etmiş ve kapılarını açmıştı. Benim yeni hayatımın giriş kapısı otobüsün çıkış kapısıymış meğer. Yeni hayata ağır ağır merhaba demek için yavaş yavaş iniyordum merdivenlerden. Yeni hayatımın başrol kahramanı beni karşılamaya gelmişti. Bu ilk görüşümdü yüzüğün meçhul sahibini. Ne hissetmiştim ilk görüşte? Şu an hissettiğim huzur var mıydı mesela, peki ya gençlerin çok önemsediği aşk? Sanırım baskın duygu heyecandı. Kalbim küt küt atıyordu, daha fazla ortada duramazdım teyzemin arkası saklanmak için tek seçenekti. Teyzemin arkasına sığındım, yeni hayatımın bir günlük refakatçisine.
Düğün dernek kuruldu, bundan sonra gençler ilk önce İstanbul’un simge mekanlarından biri olan Çamlıca Tepsinde gezdirildi sonra ise evlerine uğurlandı. Bunların ardından yirmi sekiz yıl geçti. Neler aldı yirmi sekiz yıl benden? Gücümü, kuvvetimi aldı mesela; gençliğimi aldı, simsiyah saçlarımı aldı. Peki ya neler verdi? Önce eş sıfatı verdi bundan gayrı refikayı hayat olacaktık birbirimize. Ardından anne sıfatı verdi, dünyada Allah’ın rahim sıfatına tecelli olabilecek kudrete sahip olan tek sıfatı, anneliği. Bu hesaba göre kim kime borçlu bilemem ama bu hayatı yaşamalıydın küçüklüğüm!
Yola devam ettikçe denizle vedalaşma vakti de geliyordu. Denizle vedalaşmamız yolun büyük bir kısmını bitirdiğimiz mesajını veriyordu. Bu sefer de denize hapsettiğim duyguları bırakıp kaçmayı başarmıştım. Ufak bir rahatlama bütün vücudumu kapladı. Yüzüme küçücük bir tebessüm yerleştirdim. Keskin virajları tamamlasa da hayat bitmez bir yolculuktu, biz de daim yolculardık.
Şeyma Gürsoy

Çilekli Bir Zaman

İzmire Kavuşmak Dileği ile…

İzmir’in küçük bir pazarındayım. Sağımda taptaze envayı çeşit meyveler,sebzeler var. Solumda ucuz anne penyeleri, ikinci kalite iç çamaşırı tezgahları tabi bir de terlik satan tezgahlar. Benim en sevdiğim işte bu “Terlikler”. Tepemde güneşlerin en sıcağı ve bunaltıcı bir nem de havaya hakim ama hiçbir şey benim İzmir sevgime ve o pazarın taze meyvelerini yememe engel olamazdı. Olmadı da. Babam, annem ve ben bu güzel pazarın tadını çıkarıyorduk. İzmir’de olduğum her anın keyfini yaşıyordum. Annemi çeşit çeşit, irili ufaklı cam kavanozların içerisine, bir sanat eseri edasıyla kurulmuş turşu tezgahlarında bıraktım. Babam, zeytin ve zeytin yağları ile gurur duyan, zeytinin ve yağısını inceliklerini anlatan, pazarcı amca ile kaldı ardımda. Ben incirlerin üzümlerin ve sapsarı limonların arasında kaybolmuşken. O zeytin ustası pazarcı amcadan kurtulan babam yanıma geldi:

– Bak çilekleri gördün mu? Deyip elini çileklerin olduğu tezgaha doğru uzattı. Annemin de benim de en sevdiğimiz meyve çilektir. Bana kalırsa ben annemden daha çok seviyorum. Bir defasında babamdan ve sonra annemden de öğrendiğime göre annem bana hamileyken canı defalarca çilek çekmiş. Bu yüzden bence tanrı beni yaratırken mayama birazda çilek karıştırmış olabilir. En azından ben böyle hayal ediyorum. Tabi ki hiç durmadan çileklere doğru gittik. İstediğimi ve o da alacağını bile bile muzır bir gülüşle sordu:

-Çilek istiyor musun? İkimizde cevabı “Evet” olan bu soruya sadece güldük.

Pazarcı, Egeli adam isteğimiz üzere çilekleri paketleyip elime tutuşturdu. Heves ve iştahla aldım elinden paketi, açtım. Avına ulaşan kurt, koca bir ısırık almaya yeltenmişti ki… Baba kurt:

-Dur yeme yıkanmadı onlar. O sırada iştahım ve görgüsüzlüğüm ile Egeli pazarcının gülünç bakışlarını üzerime çekmiştim. Pazarcı amca Babamın sözünü kesip:

-Ver hele yıkam şurada, deyip çilek poşetini ona uzatmam için etkileyici bir hamle yaptı. Ya da çilekleri rahat rahat yiyebileceğim için o an pazarcı amcadan etkilenen sadece ben oldum, yüksek ihtimalle. Nereden geldiğini anlayamadığım bir hortumla; tezgahın ardında sanki evladına çilek yıkar gibi yıkayıp, bir yabancı kız çocuğuna verir gibi verdi bana:

– Al ye bakan şindi! Bıyıkları ve yanaklarıyla İzmir’in en toton pazarcı amcası oldu gözümde.

O bizi biz onu ardımızda bırakıp ben çilekler ile babamda, annemle kayboldu pazarda.

Son derece iştahlı, kendimden emin, görgüsüz ve düşüncesiz elimdeki çilek poşetinden koca koca ısırıklar alarak, sadece o küçük pazarda İzmir’in tamamını arar gibi geziyordum. Taki küçük, kıvırcık, esmer, kesinlikle İzmirli olmayan, bir doğu şehrinin; göçmen ailelerinden dünyaya geldiği alnında yazılı çocuğa çarpana dek. Özür dileyip, cesurca ellerimi kıvırcık saçlarına soktum. Çilek ikram ettim dizlerimin üstüne çöküp, aman bilmeden parlayan gözlerine kitledim gözlerimi.

İzmir’in en güzel göçmen yavrusu oldu gözümde.

Düşüncesizliği min azda olsa farkına varmış olacağım ki daha bir sürü çocuk ile paylaştım çilekleri. Kimi İzmirli, kimi göçmen.

Onların çilek kokan ağızlarla öptüm, yaz mevsimine yakışır gülüşlerle güldük birbirimize. El salladım, kısacık bir dönüş ile ardımda bıraktım onları da.

Artık vakit, kendimi çeşit çeşit terliklerin arasına atma vaktiydi. Pazarda yanımdan ayrılırken “Sana kredi çıkarayım, lazım olur belki” diyerek cebime para sıkıştıran ellin sıcacık ve dolu dolu özgüveni ile gidiyordum terlik tezgahına. Sağ elimdeki çilekleri sol elim ile yemeğe devam ettiğim sırada, ileriden gelen bir el uzanıp hızlıca elini çekti. Çok şaşırıp refleks ile çilekleri kendime çektim. Kafamı kaldırdım, bu hızlıca olup bitiveren olayda ki kahramanı bir iki saniye gözlerim seçemedi. İşte görmüştüm İzmirli bir delikanlı, elimdeki çileklerden alıyormuş gibi yapıp beni aldatmış ve ben çilekleri ondan kaçırdığımı görünce karşımda gülmeye başlamıştı. Oldukça mahcup oldum. Ve bende kendimi tutamayıp güldüm sonra kendi tutmayıp güldüm.

Daha fazla kabalığımı sürdürmemek için bütün çilekleri özveri ile ona uzattım “Al! Lütfen, özür dilerim. Buyurun ne olur” dedim. Sağ elini kalbine koyup “Sağ ol kardeşim ben şaka yaptım” dedi. Israr ettim bir iki kez daha. Kafasını güler yüz ile eğip, sağ elini çileklere uzatarak :

-Peki madem alayım. Bismillahirrahmanirrahim

Usulca besmele çekmişti. Hayret ve hiç bilmediğim bir duyguyla sadece seyrediyordum. Çilekler incinecek diye mi, zaman incinecek diye mi, yoksa tanrı görecek diye mi bilmem bu narinliğin ve hassaslığın sebebi. Tekrar “Sağ olasın kardeşim” değip sol eliyle selam verip sağ omzuma sol omzunu değdirmeden savuşup gitti. Ben kimsenin böylesine narin, nizamlı, içten kardeşi olmamıştım.

İzmir’in en güzel delikanlısı, kardeşim olu vermişti gözümde.

Ve o günün sonundan bana kalan; İzmir, ne gözümden, ne gönlümden ne de o yarım aklımdan hiç çıkmadı. Bütün şarkılarda özlenilen şehir, kızlarının güzelliği ile dillere destan, hala Yunan milletinin ağzının suyunu akıtan, Paşa’mın Ege’de düşmanı boğduğu, ekmeğini doğduğu büyüdüğü topraklarda kazanamayan göçmenin evi, Dario Moreno’nun sevgilisi, İzmir idi.

Şimdi bambaşka bir şehirden sesleniyorum sana:

– Sana, seni en çok seven Moreno’nun “Ey sevgili İzmir” değişi ile sesleniyorum. Sana en çok ve en güzel sahip çıkan Mustafa Kemal Paşa’mın masmavi gözleri ile bakıyorum. Efelerin kadar yiğit, kızların kadar güzel duramam karşında. Sana senin sevginden başka hiçbir şey getiremem. Ama koynunda bana da yer var mı diye düşünür dururum.

Söylesene İzmir koynunda bana da yer var mı?