Dalga dalga büyüyordu akşam şehrin üstüne bütün mecburiyetiyle. Hava da soğumaya başlamıştı ki içinin ürpermesi ile kurtardı gözlerini dalıp gittiği dünyalardan. Tıpkı bir rüyanın ortasındaymış gibi buraya ne zaman nasıl ve neden geldiğini bilmiyordu. Boş gözlerle etrafına bakındı, insanlar gündüzden edinebildiği bütün faydaları çantalarına ve de ceplerine doldurmuş koşar adım tutmuştu evlerinin yolunu. O ise sanki bir ihanete uğramışçasına sitemkar, sırf midesine kuru ekmeğin yanında soğan da girsin diye geceler boyu fabrikada yaptığı uzun mesailerin izlerini taşıyan ellerini cebinden çıkarıp fazlasıyla yıpranmış ceketinin cebinden sigara paketini ve çakmağını çıkardı. Ağır hareketlerle bir tanesini ağzına iliştirdi. Çakmak gülümsedi gaz yandı tütün tutuştu. İlk fırtını geri bıraktı olduğu gibi havaya ardından derin bir nefes çekti ve bunu vücudunun derinliklerinde hissetti. O kadar keyif vericiydi ki saatlerdir sigara içmediğini anımsadı. Etrafındakilere baktığında bir yere gitmesi gerekiyormuş gibi hissetti fakat gidecek bir yeri var mıydı anımsamıyordu. Ait olduğu bir yer…
Günlerdir telefonu çalmamış sabahtan beri tanıdık bir yüze denk gelmemişti. Merak edeni de mi yoktu ki bu adamın? Sonra aklından eve gitmeliyim, soba sönmüştür, annem beni bekler diye geçirdi ki üç buçuk sene boyunca ağır bir hastalıkla boğuşan annesini yeryüzünde tutunduğu tek dalını iki gün önce toprağa verdiğini anımsadı.
Babası ikinci sınıf bir pavyon konsomatrisini onlara tercih edip evi terk ettiğinde henüz orta okulu bitirmek üzereydi. Bütün yükü sırtlanan kadın, oğlu okula devam edebilsin diye günde iki işe koşturuyordu ki bu yoğun iş günleri ona getirdiği paradan daha fazlasına mal oldu. O pis fabrikalarda ağır bir hastalığa yakalandı. Hastalığının ilk zamanlarında oğlunun okula devam etmesi konusunda ısrarcıydı. Fakat günden güne ağırlaştı durumu. Yıllar önce eski kocası için bırakıp geldiği evin kapıları da kapalıydı yüzüne üstelik. En sonunda yatağa düştüğünde roller değişti artık o çalışıp annesine bakıyordu. Annesi de artık bu duruma karşı gelebilecek kadar güçlü değildi. On yedi yaşını yeni doldurmuştu ki zaten istemeyerek gittiği okulu bırakıp şehrin dışında bir seramik fabrikasında işe başlamıştı. O günden bu yana zor bela baktığı annesinin, hayatındaki tek kadının sıcaklığı çekildi hatıralarından.
Hayat, kenarları dikenden bir ortada sıçan oldu onun için. Hep ortada ama hep kan revan…
Bu mücadele onu hep dışında tuttu bu akışın. Öyle ki kısa sürede arkadaşları ile görüşmez olmuş, lise yıllarında çokça sahiplendiği kadına annesine ihanet etmemek için reddettiği kızın düğünü bir hafta önce mahalledeki evlerinin önünde olmuştu. Penceresinin kenarında bir sigara tüttürüp kızın evet demesini dinlemekle yetinmişti.
Boğazı düğümlendi ağlamaklı oldu fakat tuttu kendini. Yaşaran gözleri az sonra derin birer kuyuya döndü ve sanki anlamaya çalışıyormuş gibi etrafına bakındı. Omuz omuza vermiş betondan dağlar ruhunu daralttı. Önünden geçen gençlerin büyük büyük gülmeleri onu daha da rahatsız etti. Zaten akşam trafiğinin o rezil görüntüsü ve ardı arkası kesilmeyen korna sesleri katlanılacak gibi değildi.
Sonra birden ayağa kalkıp yolun diğer tarafına oranla daha aşina olduğu yöne doğru ağır ağır bacakları üzerinde tabut varmışçasına yürümeye başladı. Sanki yürüyen o değil yollar ayakları altından kayıp gidiyordu. Havanın iyice soğuduğunu hissedip boynunu soğuktan biraz olsun korur diye ceketinin yakalarını kaldırdı. Sonra henüz bitmemiş sigarasının közüyle bir diğerini yaktı. Kafası yerden kalkmıyor sürekli yere bakıyordu ki birden sarsıldı. Hatta elindeki sigarası bile düştü. Pek umarsız bir gencin görmeyip ona çarpıp gitmesi Ben de gözlerindeki anlamsızlığı öfkeye dönüştürdü. Öyle ki öfkeden kızarmış, yumruklarını sıkmıştı. Sonra birden gırtlağı yırtılırcasına avaz avaz bağırmaya başladı:
– Ben de varım laaaannn!! Ben de varıımm! Ben deee.. !!










