‘’Hâbil koyun çobanı, Kâbil çiftçi oldu. Ve Kâbil günler geçtikten sonra toprağın mahsulünden Rabbe takdim etti… Hâbil çoban olduğu için koyunlarından birini takdim etti.’’
(Tevrat / Hâbil ve Kâbil kıssası)
Onlar yanlarında ne varsa, onu kurban ettiler. Kurb; kök… Yakınlaşmak demek. Yaratıcıya yakınlaşmak için feda etmek… O halde insan, yanında olandan sunar…
Kâbil’in sunduğunu, bir avuç toprağı neden sunmuyor peki insanoğlu…
Sebebi, dünyada ilk cinayeti işleyenin Kâbil olması mı?
Toprağa yakın olması, ölüme yakın olması mı demekti…
Aslında her şey kağnı gibi, tercihen kalabalık bir bulut topluluğunun dünyaya çöküşüyle başlıyor sanki. Göğe başını kaldıran; göğün oğlu ile toprak ananın, imtiyazsız mücadelesine şahitlik ediyor.
Ve sonunda kazanan: … -Böyle bir şey yok tabii boşa beklemeyin. – Çünkü bu mücadele devam ediyor.
Ötekileştirme, diyor biri bunun adına; bir diğeri, ayrımcılık…
Ayrı, başka, ölen, öldüren, seven , sevilen…
Bir meziyetin, tüm gelmişiyle geçmişiyle vücudumuzda; yapımızda bulunmasına, izin vermiyor ön yargılarımız…
Kalender yanılsamaları gölgesizliğe dönüyor. Bir mânâ arayışı, tomruklaşıyor gölgelerin altında…
Sonra … Sonra mı …
Savaş, insanın alnına yazılmış, bir akciğer gibi orda solumaya devam ediyor. Değişim , belki sihirli bir bakış açısında saklı… Tabii tüm bedeller ödendikten sonra …
Ağaçların istemsiz, temkinsiz bu bitmez sergüzeşti ; insanoğluna aldırdığı sondan bir önceki yarım nefeslerdi ; yoksa neyden haberdi ki bu kadar müsriflik ve kertik kürtük acı…
Belki de hasetlik; kanaatsizliğe gebeydi sadece. Aslînde, Kâbil’in toprağa yakın olmasının sebebi; bir anaçcıl kucaklamaydı…
Kurban tanımlanırken herkesin avucunda olana bakabilmekti meziyet, avucu kimin uzattığına değil. Öyle ya iyiliğin içinde, kötülük tohumu olabileceği gibi kötülüğün içinde de iyilikten bir rivâyet olabilir…
Selcen ÖCAL









