Zamanın hızına ayak uydurmaya çalışırken kendinden ödün verenlerin yok olup gittiği bir dünyanın parçası olmak, ıstıraplarını körükledikçe körüklüyordu. Anlatılan efsanelerin varlığına inanmayı bırakalı, çıkan her fırtınanın esiri olmuşçasına fırlattığı yöne, itiraz etmeden savrulması artık ona yabancı gelmiyordu… Fakat bugün farklı bir gündü. Yıllar sonra ilk kez kâbus görmeden uyanmıştı. İçindeki huzuru yok etmeye çalışan tek şey pencereden yüzüne vuran güneşti.
Bugün güneş de onun huzurunu yok edemeyecekti. Yıllardır planladığını bugün gerçekleştirecekti. Saat ona dayanmıştı. Öksürük nöbetini atlattıktan hemen sonra doğruldu. Güzel bir kahvaltıya ihtiyacı vardı. Çay için suyu ısıtıcıya koydu. Dolaptan aldığı bir yumurta ve sucukla hemen bir omlet hazırladı. Yanına dolapta yenmek için can atan zeytin, peynir ve reçeli pencerenin hemen yanındaki masaya koydu. Omleti hazırladı. Isınan su ile bir sallama çay yaptı. Dünden kalan bayat ekmeğin eşliğinde masada olanların hepsini sildi süpürdü.
Bugün 23.03.2003. Bundan tam yirmi yıl önce yirmili yaşlarındayken kalbiyle olan bütün bağlarını kopardığı günün yıl dönümü. Camdan dışarıya baktı. O gün gökyüzü onun yerine ağlarken o gözyaşlarını içinde büyütüyordu. Şimdi gökyüzü gülerken o da tebessümün kırışıklıklarını ortaya çıkarmasını umursamadan yerleştiriyordu yüzüne. Ne de olsa eskiden beri unutmadığı tek anısıydı bugün. Önü kırmızı, arkası siyah, özel bir cilt ile kaplanmış tek sayfalık kitabı eline aldı. Yatağının karşısındaki sallanan sandalyeyi pencereye doğru çevirerek oturdu. Uzunca bir süre o tek sayfaya baktı… baktı… baktı… Gözleri nemlendi, ancak tebessüm yüzünü hiç terk etmedi.
Doğruldu. Bilgisayarına dün indirdiği Rodrigo’nun gitar konçertosunu açtı. Tekrar tek sayfalık kitaba döndü. Pencerenin önündeki kalemi aldı ve sayfanın alt kısmına bir şeyler yazdı. Gözlerini pencereden dışarıya dikti. Boynunda asılı olan bir jileti konçertonun en sesli bölümünde başparmağının bitiminden aşağıya doğru çekti. Önce fışkırırcasına akan kan, zaman geçtikçe yavaşlamıştı. Yüzündeki tebessüm yine gitmemişti. Gökyüzü ise bir anda kapanmış ve gözyaşlarını bırakıvermişti yeryüzüne…
Tam bir hafta sonra evdeki kokudan rahatsız olan komşuların şikâyeti üzerine eve gelen polisler cesedin kucağında duran ve üzerinde yedi damla kurumuş kan lekesi bulunan tek sayfalık kitaptakileri okuyarak yalnızca: “yazık… çok yazık…” dediler.
Kitapta yazanlar:
Jülie, bu bir gidiş mi, kaçış mı tanımlayamıyorum. Birikintilerim girişimlerime anlamlar yükleyemiyor. Bu anlamsızlıklar silsilesinde çırpınıp duruyorum. Sen de biliyorsun ki hiçbir yağmur dünyamı kuşatan bu kirleri temizleyemeyecek, yok edemeyecek. Bu bir gidiş de olabilir, kaçış da ama senden değil.
Oluk oluk akarken damalarımdan kanlar belki de şimdi anlamlar yükleyecek, birikintilerim girişimlerime. Sen, bu karanlık dünyamda küçük bir ışıksın ama ne dememişti Goethe: “Işık, biraz daha ışık…”
Hoşça kal…
23.03.1983
Murat, gittiğinden beri her şey, her geçen gün daha da çirkinleşti. Sensiz savaşmayıp izlemeyi tercih ettim.
Ne sen değiştirebildin ne de ben değiştirebilirim…
Gücüm kalmadı, izlemeye dayanamıyorum.
Çünkü; her şey ve herkes şimdi, kirliden daha kirli.
Jülie…
23.03.2003









