Kavalcı ve Küçük Kız

Tekinsizlik. Küçük kız pencereden dışarıya gölgelerin sarmaladığı karanlık yola, her biri birer yaratığı andıran çıplak ağaç suretlerine baktı. Hissettiği en büyük korkularından biri olan tekinsizlikti. Kafasını çevirse ensesinde saldırmayı bekleyen bir kabus gibi pusuya yatmış karanlık odası ile karşı karşıya gelecekti. Bunu istemiyordu. Odası sıcak bir yuvayı andırmaktan çok uzaktı. Köşeye yerleştirilmiş büyük sandık hariç boştu, kalbini ısıtacak özel bir eşya bulundurmamak için gayret gösteriyordu adeta. Yatağı büyük perdesiz pencerenin yanında duruyordu. Pencereden içeriye ay ışığı sızıyor, küçük kızın yüzüne dokunuyordu. Yatsın diye kendine ayrılan bu oda onun enerjisini çekiyor, an ve an boğuyordu.

Bir hafta olmuştu bu eve geleli. O kötü günün üzerinden tam bir hafta geçmişti.
Diğer üç kardeşinin de kendisini gibi yolu izlediklerini ve kendisi gibi tekinsizliği hissettiklerini biliyordu. Farklı evlerde olmalarına rağmen aynı dehşet anda tıkılıp kalan dört kız da boncuk boncuk gözlerini karanlığa dikmişti. Nereden geldiği belirsiz kaval sesini dinliyorlardı.

Geceler boyunca sürdü bu.
Yetimhanede yer kalmadığı için geçici olarak ki anlaşılan uzun süren bir geçicilikti bu, kızlar gönüllü olan evlere emanet edilmiş, yuvaları kanla boyandığı andan itibaren böyle bir kadere mahkum olmuşlardı.
Gece her çöktüğünde yataklarına değil soğuk bir mezara giriyor, güneş doğduğunda güne değil aynı kabusu tekrar ve tekrar yaşamaya başlıyorlardı.

“Yüzün de hiç gülmüyor.” Evin hanımı içeride yaşayan tehlikeli bir varlıkmış gibi kapıda dikilmişti. Elindeki şamdan, odanın karanlığını titretti. Gölgeler yavaşça kıpırdandı. Kadın adım atmaya, yatağın üzerine tünemiş dışarıdan gelen ışıkla garip gurup bir torbaya benzeyen küçük kıza yaklaşmaya korkuyor ve hatta tiksiniyordu. “Biz mi sana bakmak için gönüllü olduk yoksa sen mi bize katlanmak için gönüllü oldun çözemiyorum!”

Küçük kız yine cevap vermedi. Bir an annesi olmaya sözde gönüllü olan kadından mumu sandığın üzerine bırakmasını isteyecekti. Biraz ışık için tutuşuyordu minik yüreği; ama ağzını açacak takati bulamadi kendinde. Sessizlik çöreklendi odaya. Kadın homurdanarak kapıyı kapattı. Ardından ayak sesleri koridorda uzaklaştı.

Mum gitmişti.

Küçük kız o gece uyuduğunda rüyasında sandığı gördü. O sandık hep oradaydı. Bu odaya yerleşmeden kim bilir kaç sene orada durmuştu ve öylece durmaya da devam edecekti. Evin sahibi edasıyla köşesine çöreklenmiş, kızın hareketlerini takip ediyordu. Kız hep böyle hissetmişti. Uyumadan önce de gözünü üzerinden ayırmamıştı, içinden çıkaverecek bir kötülüğe karşı hep temkinli olmaya çalışmıştı.

Kaval sesi duydu kız. Sandık aralandı ve yuttuğu gölgeler bir gizi barındırdı içinde. Uyuduğunu, rüya gördüğünü seziyordu ama gidip bakmaya cesaret edemedi.

Geceler boyunca aralandı sandık. Her gece sandığın içinden bir şey çıkmasını bekledi küçük kız, her gece korkuya teslim oldu ama sandıktan bir şey çıktığı yoktu.

Evin hanımı gelir bazen içinden birkaç parça bir şey alır giderdi. Ve o kadar.
Kaval sesi gece çöktüğünde uykusunda uğrardı küçük kızın.

Kız penceden dışarı bakar, gökyüzünü ama en çok da yolu izlerdi.
Yalnız hissediyordu. Anları, katledilen ailesini düşünmekle geçiyordu.
“Bu kadar yas yeter ufaklık.” dedi bir gün yine kapının pervazına dayanan kadın. Bu kadın için de hayat zordu. Küçük kız odasından çıkmamasına rağmen evin uşağı gelir, konuşacak birini bulduğunu sanarak anlatır da anlatırdı. Hanımın eşi tüccardır, diye başlamıştı söze bir defasında. “Gezer durur. Ayda bir kere eve uğrasa hanım kendini şanslı hisseder. Koca ev ama içi bomboş işte. Çocuğu olsun çok istiyordu ne yazık, her seferinde düşük yaptı. Ah zavallı hanımım. En sonunda eve taze bir kan girsin, neşe girsin diye kız evlat edinmek istedi. Şimdi yine mutsuz. Biraz olsa gözünü camdan ayır da yüzüne iki gülüver be yavrum. Sana da çok yazık, hanımıma da.”
Küçük kız sözleri umursamamıştı ama duyduklarını aklına kazımayı da ihmal etmedi.

Evin hanımı yatağa doğru yaklaştı. Gözlerinde temkinli bir hal vardı.
“Bu kadar yas yeter.” diye tekrar etti. “Odadan çık, birazdan misafirlerim gelecek. Bize eşlik etmeni istiyorum.”
“Hayır.”
“Kendine gel artık. Bu kadar kasvet fazla.”
Küçük kız boş gözlerle baktı. “Hayır.”
“Neredeyse üç koca ay oldu.”
“Kardeşlerimi görmek istiyorum.”
Kadın düşündü. “Ancak bu ailemizin bir parçası gibi davranmaya başlarsan mümkün olur.”
“Annem mi olmak istiyorsun?” diye sordu minik kız. Kadın şaşırmış olmasının yanında kalbinde uzun zaman önce açılmış o yaranın dağlandığını hissetti. Anne olmak. Küçük dudaklardan çıkan anne sesi. Özlem dalga dalga yayıldı bedenine. Hiç sahip olmadığı bir hissi özlüyordu.
“Evet.” dedi zar zor. Başına geleceklerden habersiz, küçük kızın geçmişinden habersiz “Evet.” dedi. Tüm masum duygularıyla kol kanat germek için “Evet.” dedi.

O gün güzel bir gündü. Misafirler neşeyle ağırlandı. Anne kız gibi, her şey normalmiş gibi. Mutlu oldu onları gören herkes. O gün neşeli bir gündü.

Ve o gece.

Dört kız kardeş dans ederek yola çıktı. Hoplayıp zıplıyor, tüm enerjilerini harcıyorlardı. Yolun bir kenarında sessiz bahçeden uzanan asırlık ağaçlar rüzgarla sallanıyor, kurumuş yapraklar ve çıplak dallar ritim tutarak dört yalnız kız kardeşin ahenkli salınışa eşlik ediyordu. Ay gökyüzünde parladı. Uzaktan bir yerden kaval sesi geceyi aydınlatıyor, kasvet sonbaharı kucaklıyordu.

Aynı saatte sandıktan dışarı uzanan  evin hanımının cansız kolu halıyı yavaş yavaş kırmızıya boyuyordu. Anne olmuştu artık, tıpkı küçük kızın önceki annesi gibi. Bir aile olmuşlardı artık. Tıpkı dehşet anda olduğu gibi.

Kavalın büyüleyici sesi dört kız kardeşi bir kere daha cezbetti.

Her gece sokaklarında gezen, odalarının duvarlarında kıpırdanan ve zihinlerine ilmek ilmek dolanan melodi sırra kadem basacaktı aynı dört yetim kız gibi.

Bir ay sonra evin beyi geri döndü. Eşini bir sandıkta çürümüş, kokmuş ve üzerinden bol bir kıyafet gibi sarkan derisiyle bulmayı hiç mi hiç beklemiyordu. Uşak ise aklını kaçırmıştı.

Bu kasabanın hikayesi de böyledir.
Bu kasabada hiç kaval çalınmaz.
Kız çocukları pencereli odalardan alınıp mahzenlere ya da dışarıya bakmayan koridorlarda, ara odalarda uyutulur her gece.

Vakitsiz bir saatte sokakta bulunacak kadar ahmak bir kişi eğri omurgalı, çarpık duruşlu, sıska adamı görebilir.

O kavalcıdır.

Başı hep sağa ya da sola eğiktir çünkü kara bir çukuru andıran uğursuz gözleri evlerin üst katlarındaki pencerelerde dolanır. Serenat yapacağı birini arar çaresizce. Kavalını ancak bu şekilde tekrar üfleyebilecektir.

Siz siz olun gece uyumadan önce perdenizi çekmeyi sakın unutmayın ve ne olursa olsun karanlığa bakmayın.

Özellikle de karanlık sizin içinize bakmayı beklerken.

Etiketler:
Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.