‘ Bir çay daha getireyim mi abi?’
Garsonun sesiyle irkildi.
‘ Olur, getir.’ dedi.
Gözlerini tekrar denize dikti. Hava kapalıydı, deniz hırçındı. Üşüyordu. Montunun yakasını rüzgardan korunmak için biraz daha kaldırdı. Koca çay bahçesinde yalnızdı. Sabahın bu saatlerinde, insanların çoğu ya işte ya okulda olurdu. Saatine göz attı. On sıfır üç…
Hayatının bir gününe daha başlamıştı işte. Bir gün daha… Boş boş oturmasına rağmen gün yine hızla akıp geçecekti. Yine akşam olacak, o yine tek göz bekar odasına dönecek, bir parça peynir ekmek yiyecek, biraz kitap karıştırıp, bir iki cümle okuyup uyuyacaktı. Sonra bir daha erkenden uyanacak, üstüne montunu alıp çıkacaktı. Tekrar buraya gelecek, yine bu masaya oturacak ve çay söyleyecekti.
‘ Beklettim mi?’
‘ Hem de nasıl…’
Deniz dalgalarını seyre dalmışken o sessizce gelip karşısındaki iskemleye gelip yerleşmişti bile.
Garson geldi. Çayı bırakıp gitti.
‘ Neden böyle yapıyorsun?’
‘ Sen neden öyle yaptıysan, ondan. Neden bırakıp gittin?’
Kadın siyah uzun saçlarını el çabukluğuyla toparlayıp sırtından aşağı saldı. Ne zaman işin içinden çıkamasa öyle yapardı. Gözlerini önüne dikti. Cevap vermedi.
Bir müddet sessiz oturdular. İki kara bulut arasından güneş hafifçe kendini gösterdi. Bulutların arasından hafif ışık hüzmeleri gönderdi onlara.
Sessizliği adam bozdu:
‘ Ben sana o gün gitme dediğim halde neden gittin? Neden sözümü dinlemedin. ‘
‘ Bunu her gün konuşuyoruz.’ dedi kadın. Yorgundu.
‘ Evet ve her gün konuşacağız. Seninle buluştuğumuz her gün sana bu soruyu soracağım. Çünkü anlamıyorum. Sana öfkeliyim. Sen sadece kendi hayatını bitirmedin. Benim hayatımı da söndürdün. Eğer her gün yanıma geleceksen, her gün bu soruyu duymaya hazır ol.’
Kadın denize baktı. Rüzgar saçlarını okşuyor sonra saçlarının kokusunu adamın burnuna taşıyordu. Adam uzanıp kadının saçlarına dokunmak istedi. Acaba eskisi kadar yumuşak mıydı saçları?
Adamın gözleri doldu. Bakışlarını kaçırdı ondan. Ağlamamak için verdiği mücadeleyi kaybetmek üzereydi. Her gün bu noktada göz yaşlarına yeniliyordu.
‘ Ailenin sana ihtiyacı var. ‘
‘ Benim ailem sendin.’ Adam netti ve konuyu kapatmıştı. Kadın anladı, sustu.
Dalgalar çay bahçesinin kenar duvarlarını sinirli sinirli dövüyordu. Gel git sesi de öfkeliydi. Sanki adamın ruhunda biriken öfkenin dış dünyadaki temsilcileriymiş gibi çılgınca yükselip alçalıyorlardı.
‘ Eğer o gün, gitmeseydin, eğer o gün gitmeseydin… Bugün gerçekten karşımda oturuyordun. O fırtınada çıkmak zorunda mıydın yola? Dur, söyleme. Hastanın hayatı tehlikedeydi değil mi? Hastanın hayatı… Ya şimdi benim hayatım. O gece bile bile ölüme gittin sen. Sadece sen ölmedin. Doğmamış bebeğimizi, umutlarımızı, hayatımızı, beni de öldürerek gittin. Senden nefret ediyorum. Sevgimin büyüklüğü kadar, anladın mı, sevgimin büyüklüğü kadar nefretim de büyük sana. Git, gelme, bir daha gelme. Rahat bırak beni.’
Garson yanına geldi. Elini omzuna koyup adamı sakinleştirmeye çalıştı. Adam bir an duraladı. Zihnindeki bağrışların gerçeğe döküldüğünü anladı. Garsonun elini omuzundan çekti.
‘ İyiyim, tamam.’ diye mırıldandı.
Garson masanın üzerinde duran soğumuş çay bardağını aldı. Sakindi.
‘ Abi.’ dedi. ‘ Üşüdün sen burada, gel içeriye sana sıcak bir çay vereyim. Sobanın başında ısın. Olmaz mı?’
Adam sessizce başını salladı. Karşısındaki boş sandalyeye umutsuzca baktı. Sevdiği kadın gitmişti.
Ayağa kalktı. Hafifçe sendeledi. Mafsalları boşaldı bir an. Sonra toparladı. Garsonun önüne düşüp, mutfağa gitti.
O gün işe başlayan garson hayretle olanı biteni izliyordu. Garson sessizce adamı sobanın yanındaki sandalyeye oturttu. Yeniden sıcak demli bir çay hazırlayıp adama verdi. Adam dalgın dalgın çayını yudumlarken yanından ayrıldı. Gözlerini onlara dikmiş bakan yeni garsonun yanına gitti.
‘ Alış bu duruma. Aman doktor beye de iyi davran. Buhran geçiriyor. Geçen kış karısını, doğmamış bebeğini fırtınada kaybetti. Böyle gelir, bütün gün oturur, kendi kendine kavga eder, gider. Zararsızdır. Akşama da babası gelir. Yediğini içtiğini öder, durumunu sorar, gider. Ne yapsın garibanlar. Doktor beyi uzaktan izleyip sahip çıkıyorlar. Yoksa çoktan meczup olmuştu gariban. Aman kardeş sen de dikkat et, geldiğinde gözün üzerinde olsun.’
Yeni garson şaşkın şaşkın başıyla evet dedi. Doktor beye baktı.
Sandalye tepesinde bir yığın gibi oturmuş, titreyerek çayını yudumluyor, uzaklara boş boş bakıyordu.









