‘Yokuşlar kaybolur çıkarız düze!!
Kavuşuruz sonu gelmez gündüze..
Sapan taşlarının yanında füze..
Başka alemlerle farkımız bizim..!’
Üstad Necip Fazıl KISAKÜREK bir hasrete ayan olabilmenin tarifini belki bu dörtlükte gizlemiştir. Yokuşlar kaybolur mu düzlüğe çıkmayı görür müyüz bilemem ama bu hasretle yandığımız doğrudur..
Biliyorum ki bu medeniyetin bir hasreti de Ayasofya’dır. Gerçi gariban Anadolu’da hasretlikte bitmez ya neyse..Hiç bu konularla alakası olmayan,meşrepleri farklı,görüşleri farklı insanlar dahi şöyle bir Ayasofya resmi görse bir yanı muhakkak hüzünlenir..
İstanbul’a giden Ayasofya’nın başucuna gitmesine gerek duymayıp uzaktan seyrettiğimizde dahi bir mahcubiyet yaşayacağımız kaç kişiyiz?
Peki bu bizim ahvalimiz peki ya Ayasofya?
O neler hissediyordur..?
Bir İslam medeniyetinin sembolü olan bir şehirde onu mahzun ve yalnız bıraktığımız için ‘ey Ümmeti Muhammed! Size aşk olsun’ diyor mudur?..
Şimdi mekanlar yada binalar konuşur mu diyebilirsiniz ama bence konuşur..
Herkesin ve herşeyin ahvali olduğu gibi binalarında var şüphesiz.. Ayasofya’da uzun yıllardır kendi lisan-ı hal ile bize günde beş vakitte serzenişte bulunuyor..
Her ibadet vaktinde onun içini secde secde rüku rüku namaz ile doldurmadığımız her an hemde… Her okunan Ezan-ı Muhammedi vaktinde ona koşmayan ümmeti görünce mahzunluğu artıyor serzenişi siteme dönüşüyor..
Dedim ya yokuşlar düzleşir mi bilemem ama belki de bu ahvali anladığımızda onu bu esaretten kurtarmaya çalışacağız.. Kendimiz yada İslam alemini değil Ayasofya’yı anladığımız gün belki de yokuşlar kaybolup düzlüğe kavuşuruz..
Selam ve muhabbet ile..










