Bir yazımda “Dün bir haber aldım, belki de önceki gündü bilmiyorum” demiştim, yine bir haber aldım, bu defa hangi gün olduğunu epey iyi biliyorum. Bazı söylemlerin tarihi, saati, saniyesi ve hatta salisesi unutulmaz. Koyulduğumuz bu türden hiçlik içinde ruhumuzu darlayan daha büyük bir etken yoktur. Hiçliğin karşısında tutunduğumuz her kelime oranında ölürüz. Uçsuz bir zindanda oluşumuz dışında ne iyiyizdir ne de kötü. Arafımız yok. Çünkü birilerinin -belki birileri demek dahi yanlışken- bir gücün etkisi altında bir yaşamı kolluyoruz.Tercih hakkımız iki. İkiyi düşüremediğimiz bir. Bir olamadığımız bir yaşamdaki döngüde yalnızca debeleniyoruz. Çokça konuşuyor, kendimizi teşhir ediyor, cesaretimizin celladı kesiliyoruz.
.
.
Kapının ve pencerenin öte yanındaki aydınlık, kerpiçten içeriye nefes veren bir fırt hava. Duvarın dibindekiler için dünya yalnızca öykünmedir; sana, bana, ona, bize, size ve onlara… Biliyorum ki birçokları epey uzak bu duruma. Biliyorum ki epey yakınım…Taşrada yaşam şu dünyada insanın başına gelebilecek nadir bedbahtlıklardandır. Keskin konuşuyorum çünkü dedim ya iyi biliyorum ve bildiğimi yaşamak ne büyük talihsizlik. Yakın zamanda afetler dolayısıyla oradan bir ağıt duymuşsunuzdur, der ki “Havar” bunu hangi dile çevirirseniz çevirin kelimenin yaşattığı sızıyı anlayamazsınız. Bir Kürt’ten, taşradan, Anadolu’da birinden bu kelimeyi duyacağınız olursa iki dizinizin üstüne oturup taş oluverin, başka türlü dayanabilmek mümkün değil. Öyle bir durumda, olabilmek kolaydır da kalabilmek pek zordur.
Ve bilirsiniz ki bazı şeyler sorulamaz; insana, en çok da Tanrı’ya. Çünkü merak, sayısız düşüşe yol açar.









