Eşikten dışarıya attığım adımla kanıksanmış bir maddi düzenle çarpışıyorum. Herkesin razı olduğu bir tahammül hayatında; uzayıp giden yollar, devasa binalar, sabırsızca inleyen kornalar, hoşgörüsüzce bağırmalar, kalabalık yalnızlıklar, asılsız kanunlar, pervasız kurallar, şikayet dolu aksaklıklar; ve tüm bunların arasında duyguları tıkanmış, hayalleri törpülenmiş, sabrı körelmiş, huzursuz, niyetsiz, düzene yetişmek için kendine geç kalmış “Samsa”laşmış insanlar görüyorum. Bu kısır, sığ, sınırlı, donuk ve bayağı düzenin kuklası olabilmeyi başarmaları için gerektiğinde inançlarından ve değerlerinden dahî vazgeçebilmekte sakınca görmemeleri gerektiği düşüncesini ve varsayım üzerine kurulan yargılarla bir çok korkuyu, endişeyi bir şırıngaya çekip bilinçaltlarına zehirli aşılar yaparak büyütülen toplumun sonunun pek tabiî “süpürülüp” gitmekten başka bir şey olmayacağını bekliyorum. Tam burada, Samsa üzerinde bir toplumu bu denli başarılı topladığı için Kafka’yı bir kez daha anıyorum.
Tüm bunlardan sıyrılıp muhayyilemde seyahat ediyorum. İçimde kocaman kocaman duran özlemleri, beklentileri ve hayalleri doldurduğum havuza bakıyorum. Vakti geldikçe dalıp dalıp çıkarıp bir bir yaşıyorum. Bir de mavi mutluluklar biriktirmişim ama onlardan kimseye söz etmiyorum. Muhayyilemden hayatıma bir parça huzur sızdırıyorum. Evet, bunlar güzel şeyler ama ifadesi mümkün olduğundan bunlarla yetinemiyorum.
Bir ara saate takılıyor gözlerim. Bir çeyreğe yıllar sığdırıyorum. İnsan yaşının asla takvim yaşı kadar olduğuna artık iman etmiyorum. Tik taklarca hüznümü sayıyorum. Biliyorum, bu, tüm insanların ortak kaderi ve hâkimi olan asıl duygu. Farklı hayat yollarında yürüyoruz ama hüzünde muhakkak kesişiyoruz. Yoo, ben asla mahzun değilim; mağrurum. Çünkü, herkesin hüznü nisbetinde merhametli ve olgun olduğunu da biliyorum. Nasıl bir hüzün diye yokluyorum… Acı desem… Değil! Izdırap desem… Değil! Sancı desem… Değil! Sızı desem… Değil! Burukluk desem… Değil! Ne bu hüznün hamallığını yapacak bir kelime var, ne de bu hüznü anlatmaya yetecek soluğum… Derhal sözü Orhan Veli’ye bırakıyorum:
…
Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel,
Kelimelerinse kifayetsiz olduğunu
Bu derde düşmeden önce.
Bir yer var, biliyorum;
Her şeyi söylemek mümkün;
Epeyce yaklaşmışım, duyuyorum;
Anlatamıyorum.









