KATİB-İ TÜFEK

0

‘‘Söndüremeyeceğin ateşe elini sokma’’

Bir çocuğun ortaokul sıralarında yazdığı birkaç bilmişlik taslayan söz kadar masumdu her şey…

Tüfek denilen varlık ortaya çıkana dek…

‘‘Tüf sesi’’…

‘‘Desibel’’ler…

Bir hayat kadar namlunun ucu…

Bir ölüm bu kadar zahmetsiz olabilir.

Birkaç olta…

Tereyağından kıl çeker gibi, milyonlarca balığı çekmeye yetiyor da artıyor bile. Peki, neden böyle diye bir anlayacak bulup sormak istiyorum…

Cevabı yine kendimce, kendime veriyorum.

‘‘Aklını kendine kullanırsan, cahil; aklını, başkaları için kullanırsan bilge olursun.’’

Bir satranç tahtasında bir tarafın mat etmesine kadar geçen sürede saklıydı, yaşam dediğimiz melun. Melun diyorum… Ne menem bir şey anlatamıyorum…

Piyonlarını infak etmezsen, yaşama; kazanma şansınla karşı tarafın kazanma şansı arasındaki dengede sallanmazsın, sallasan da düşmeden durmak zorundasın. Tabii o alet icat edilene kadar geçerliydi bu tezim.

Şimdi ise elimde sadece piyonları, önünde verdiğim yem olarak gören oyunları seyrediyoruz. Bazılarımız yeniliyormuş gibi yapıyoruz, rakip rahatlasın acele etsin hırsıyla, acele etsin ki ecele gitsin.

Kuyularımızı kazıyoruz birbirimizin.

Ama su vermek, su içmek için değil; bir sinek tanrıçası misali derbeder etmek, aptallaştırmak için. Bal gösterip, üstüne toplandırmak için bütün sinekleri.

Mayhoş, acımasız, nihai…

Karargâh kuruyoruz kendimizce. Kendimize açtığımız savunma kalkanlarının altında küf tutuyor benliklerimiz…

Hayallerimiz pis kokuyor. Kahroluyor her şey…

Bir namlunun ucunda hâlihazırda bir kâtip.

Kâtib’i tüfek, söndüremeyeceği ateşin içine elini sokuyor.

 Ey tüfek…

Ateşimizi harlıyorsun, namütenahi… Zamansızız artık, açamıyoruz da kalkanlarımızı…

 

Selcen ÖCAL

Etiketler: , , ,
Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.