GÜL LOKUMU

                   

 

                                                                               Kadınlar, kucaklarında yavruları. Bir sebepten ötürü büyük ahşap bir masanın etrafında, bir aradalar.  Bazı yavrular, artık annelerinin kucağında değiller dallanıp budaklanmış ki koşup oynamaktan, içten gülüşler saçmaktan kendilerini alamaz hale gelmişler. Büyük ahşap masanın etrafında kadınlar, kadınların kucağında eteğinde yamacında oynaşan, emişen yavrular.

 

Ahşap masayı donatan taze gelinler. Gelinlerin ardında koşuşturan, genç kızlar. Hah işte o kızlardan  biri de benim. Ahşap masayı, tanrının bize verdiği nimetler ile hiç kısmadan, kıskanmadan donatmışız. Ve hepimizi saran ortak çabalardan biri de güzel, tertemiz, kokulu elbiseler giymek; o ahşap masanın en güzeli ve en temizi olmaktı mesele. Çünkü bugün otuz günlük bir nimet orucundan sonra, otuz birinci gün yaptığımız büyük şölen idi. Bugün Ramazan Bayramı’ydı.

 

Yalnızca o bizden farklıydı. Beyaz yazması; kınalı saçları, elleri, ayakları, çehresinde canlılık göstergesi sapsarı bir renk, yanaklarında aynı canlılığı kat kat artıran kırmızılıklar. Ahşap masanın etrafında kim varsa ona saygı duyuyor. Kapıdan  gelen giden elini öpmeden geçmiyor, halini hatırını sormayan ayıplanıyor, ona hediye getireni gözleri tutuyor, kafaları ile takdir ediyorlardı, içlerinden “Maşallah” çekiyor, “İşte adam olacak çocuk” ya da “Adam olmuş bizim çocuk” diyorlardı. Evet, ahşap masanın validesi en yaşlımız, kimimizin annesi kimimizin kayınvalidesi, nenesi idi. Kimi  kiminin  elini  kimi  de  gözünü  öpüyor  ama  herkes  onun  önce  entarisini  sonra elini öpüyordu. Ve gözlemlerime göre bu ahşap masanın baş köşesinde o olduğu için diğerleri ve biz burada idik.

 

On yaşlarında bir kız çocuğunun gözü hep yolda, namazından gelecek, bayramı getirecek  beyefendileri bekliyordu. Ha geldiler ha gelecekler diye sabırsızlıkla beklediğimiz, bayram namazından gelen babalar kapıda görününce, herkesi bir sevinç sarmıştı. Ama sevinci de bayramı da asıl yaşayan, tadını çıkaran çocuklardı. Alışılmışlığın  ve hayat gailesinin verdiği telaşa düşen yetişkinler belli bir yaşa geldikten sonra çocukluklarını kollarına takıp büyüyememiş, çocuk ruhlarını da maziye gömmüşler ise alamazlar bayramın tadını eskisi gibi. Tabi onlar buna da alışır bayramın tadını hep öyle sanırlar. Ne yaparsın, bir bakıma onlarda haklı belki.

 

Annemden bana doğru çıkıp gelen uyarıcı bir çift göz. Dün geceden tembihlenen şeyi yapmam için uyarıcı bakışlar.  Büyüklerimin elini öpmeliydim. 

 

Bayramı getiren beyefendiler, masanın en büyüğü olan kadının elini ve entarisini öpüp hediyelerini taktim ettikten sonra sıra biz küçüklere, gelinlere ve kızlara gelmiş idi. Hepimiz  büyük bir özveri ile “Hanımızın, hanımımızın, babaannemizin, annemizin, kayınvalidemizin” elini öpüp anlımıza götürüyor belimizi ve ufak bir açıyla da olsa dizimizi kırıyorduk. Belki bütün yıl işimizin rast gitmesini  sağlayacak o hayır duasını almanın ve “Amin!” demenin iç huzurunu yaşıyorduk. 

 

Akşam gözlerini belerte belerte tembih ettikleri görevlerin birini yaptım sıra bir diğerinde. Gül lokumu ikram etmeliydim. 

 

Pazardan özenle alınmış gül lokumlarını , annemin çeyizinden çıkardığı şatafatlı cam kasenin içerisine doldurdum. Gözünün ucu ile şekerleri servis etmeye başladığımı gören afacan çocuklar peşimden koşup, “Bende istiyorum, bende istiyorum! Ver, ver! Hadi ver.” gürültüleri ve koşuşturma ile ahşap masanın etrafına oturmaya hazırlanan kalabalığa, gül suyu kolonya, şeker ve gül lokumlarını ikram ediyoruz. 

 

Herkese şeker ve lokum ikram ettiğimi düşündüğüm bir anda tabağa baktım ve son kalan lokumlardan birinin nişastasını tabağa hafifçe vurup ağzıma götürecekken, “Kızım! Bak, halanın kızı Neslihan’a lokum vermemişsin” dedi annem. Bir de ne göreyim küçük Nesli hanım annesinin kucağında gözleri dolu dolu bana bakıyor. Hafif gülerek hemen lokum tabağını ona uzatım. Kırgınlığını atamamış olsa gerek, iç çekip bana alttan alttan baktı. O çok istediği güllü lokumu almadı. Halam ve annem ısrar edip gönlünü aldılar. Minik parmakları güllü lokumun birini kavradı. Kocaman bir ısırık aldı. Nişasta bulaşmış ağzı ile kocaman gülümsedi bana. Nişastalı elini yanağına ve saçına sürdü. Şapşal bir hal alınca hepimizi güldürdü. O nişastalı yanaktan öpüp, lokumları mutfağa bırakmak için yönümü döndüm. Tam o sırada canımın gül lokumu çektiğini tekrardan hatırladım. Küçük Neslihan kadar istiyor olmasam da bu lokumlardan ben de yemek istemiştim. 

 

Tabağa baktım üç lokum kaldığını gördüm. Tezgaha baktım açılmamış iki gül lokumu kutusu olduğunu gördüm. Bu, o sırada nasıl oldu bilmiyorum ama o gül lokumlarının bir sahibi olduğuna, bizim olmayan iki kutu gül lokumunun, mutfak tezgahında sahipsiz durduğunu fark ettim. Bu lokumlar kimindi ? Kafamı ahşap masaya çevirdim. Gözlerimi diktim masaya herkese baktım. Bir çoğunun elinde avucunda büyümüş olduğum, yüzlerini ezbere bildiğim insanlara uzun uzun baktım. İlk defa görüyormuş gibi ruhumda ve duygularımda bir bulanıklık, gözlerimde seçilir cinsten bir şaşılık oluştu. Biliyorum çünkü her yanım aniden bulanıklaştı. Elimdeki tabakta üç gül lokumu, tezgahın üstünde gül lokumu paketleri. 

 

– DAN!

 

Beri benzeri olmayan bir sesle sıçradım, önce sesin çevremden bir yerden geldiğini sandım. Ama her şeyin farkına varmam ile beynimden gelen bu ses kulaklarımdan çınlayarak çıkmıştı. Masadakilerin de bu sesi duymuş olduğunu sanarak onlara ne olduğunu sormaya yeltendiğimde, koyu bir sohbetin içerisinde olduklarını ve hiçbir şey duymadıklarını fark ettim. 

 

Benim duyduklarımı duymamışlardı. Annem,babam ve amcam ile sırasıyla göz göze geldim. Onların yüzünde ve gözünde,  benim hissetmiş olduğum dehşetin emaresi yoktu. 

 

Bu gül lokumlarının sahipleri çıka gelmişlerdi. Bir anda hepsi mutfağa doluşunca böyle büyük bir ses olağandı tabi. Mutfak tezgahının üstüne, ocağın yanına, fırın gözüne her yana doluşmuşlar, geniş olduğunu sandığım mutfağa sığmamışlardı. Onlarla birlikte gelen kan kokusu midemi allakbullak etmişti. Bir çoğunun üstü başı kir içinde idi. Bu yüzden pis kokuyorlardı. Bir çoğu zenci ve körpe. Geliyorlar, geliyorlar o kadar kalabalık oldular ki hiç birimize nefes alacak yer kalmadı. Her yanı kapladıkları için gün ışığını da kesmişlerdi. Mutfak tezgahındaki gül lokumlarının yerini haykırışlar, ağlama, feryat, yalvarmalar, kan kokusu göz yaşı ve yoğun barut kokusu aldı. Her yanımız dehşet. Evet, keskin barut kokusu. . Bütün bunlar yalnızca bana donukluk vermiş idi. Yalnızca izliyordum. O kan, gözyaşı kaplı yüzleri.

 

Siz kimsiniz? Kim bu çocuklar? Neden gül lokumları bizim tezgahımızda imiş? Biz hırsız değiliz ama bana suçlu ve günahkar bir kimse gibi bakıyorlar. Bir çoğu kolsuz, bacaksız, kör, eli yüzü yara bere içinde. Kim yaptı bunu size, neden? Hepsi pis, hepsi zayıf, hepsi çıplak, kız çocuklarının saçları barut kokuyor, erkek çocuklarını elleri barut kokuyor. Kafamda deli sorular. Müthiş derecede bir belirsizlik. Siz kimsiniz, neden buradasınız? Gül lokumu … Neden? 

 

Şaşkınlığımı üzerimden atıp daha yakından baktım. Burnum bu pis kokulara, gözümde dahşete alışınca, yüzlerinin tanıdık olduğunu fark ettim. Çoğu çocuk, hepsi aç ve zor durumda olan bu çocukları bir yerlerde rast geldiğimi, gördüğümü fark ettim.

 

 İtalyan’nın hardal gazıyla öldürdüğü Habeşistanlı çocuklar, esmer bakışlarıyla içimi kavuruyorlar çünkü içleri kavruluyor, acı çekiyorlar, gül lokumları yok. Nazi rejiminin katlettiği Yahudi çocuklar, gül lokumları yok. Sen, Amerika kurbanı bir Hiroşima çocuğu, ateşi taze taze yanıyor hala, gül lokumu yok. Bir çocuk daha dilinde özgürlük türküsü var. Cezayirli yavrucağın göğsünde Fransız’ın mermisi var. Vietnamlı yavrular hepsi sakat, Amerika’nın portakal gazına kurban gitmişler. Bir Amerikan kurbanı daha İranlı çocuk, kafasını bir Iraklı yavrucağa dayamış ikisinin de kanayan yaraları var, gül lokumları yok. 

 

İleride bir çocuk daha çarptı gözüme bu biraz farklı göründü bana daha derinlerde bir yanımı sızı sardı, bir başka yandı o an içim. “Hocalı  92” koca bir kor sönmemiş. Sahipsiz baktı gözüme “Kimsesizim ben, Hocalı Kasabasındanım. Ermeni’nin pis eli değdi üstüme silip atamadım” dedi bir tek o konuştu o ana kadar. Bir tanıdık ses daha Boşnak yavrusu, “Sırp’ın pisliğini silip atamadım, tüm dünya gördü de yine de canımın yandığını kimseye inandıramadım, Bosna-Hersek dar geldi bana, sığamadım.” dedi. Filistinli bir çocuk yakamdan tutu, “Şeria Nehri’ni kızıla boyadılar benim kanımla” dedi. Acısına acı katarak gelen Suriyeli çocuklar, hemen ardından Kudüs’un kanı aktı önüme.

 

Bu defa biraz daha şaşırdım. Deniz kokan, tuzlu, sırılsıklam bir çocuk geldi.  Bu kim, demeye kalmadan kırmızı tişörtünden hemen tanıdım. O, deniz kokuyordu çünkü boğularak ölmüştu.  Deniz onu sahile kusmuş, tüm dünyanın utançlarından bir tanesi daha olmuştu.

Maviler içinde bir çocuk girdi içeriye arkasına baka baka can havliyle koşarak kucağıma atladı, sarıldı. Ağlayarak bana bir şeyler anlatmak istedi “Geliyorlar! Yardım et” dedi “Kim geliyor?” diye sordum “Çin geliyor!” dedi.  Masmavi, çekik gözlü çocuk. Annesi yok, babası yok. Zulmün içine doğmuş, Çin yakasından hiç düşmemiş. Hiç güllü lokumu olmamış. Mavi çocuğuma sarıldım gözyaşlarını sildim o çekik gözlerinden öptüm sıkı sıkı sarıldım kokladım. Taki o ana dek! Bir anda mavi çocuğumu, biri elimden sıyırıp aldı. Aniden çocuk kayıp gitti ellerimin arasından. Çinli bir asker, bir canavar belki, “Dur gitme! Vermem mavi çocuğumu sana bırak” dedim, çırpındım. Nafile, aldı mavi çocuğumu gitti. Kurtaramadım çekik gözlü, Türk yavrumu. 

 

– DAN! Diye bir ses geldi. Bir de döndük ki ne görelim kız boylu boyunca yerde, anlamadık nasıl oldu.

 

– Neslihan’a lokum getirdi sonra mutfağa  gidiyordu, lokumları bırakmaya. Gayet iyi idi. Öptü Neslihan’ı, sevdi.

 

-Hiç bilemedik nasıl oldu. Şu mübarek günde başımıza gelen bak.

 

-Teyze korkma tansiyonu düşmüştür. Şimdi kendine gelir. Geliyor gibi bak sayıklıyor sanki.

 

-Kızım! 

 

-Yavrum!

 

Annemin, halamın, babamın, amcamın, çocukların sesi derin derin geliyordu. Kendimi iyi hissediyordum ama ayılamıyor onlara ben iyim diyemiyordum. Sesimi duyuramıyordum. Göz kapaklarımda tarifsiz bir ağırlık vardı. Anlatamıyordum. 

 

Ahşap masanın etrafındaki herkes pervane olmuştu. Mutfakta baygın düşmüşüm, hatırlayamıyorum. Son hatırladığım, gül lokumu olmayan çocuklardı. Mutfağın her yanında savaş kurbanı yavrucaklar ile boğuşuyordum. Mavi çocuğuma kurtaramadım, gül lokumu yediremedim ya! Çok ağrıma gitti.

 

– Neden ağlıyorsun kızım, ne oldu? Sen mutfakta aniden düştün, biz de anlayamadık ne olduğunu. Bilmeden bir şey  mi yiyip içtin yoksa! Yavrum konuşsana ağlama ne için ağlıyorsun kortun mu yoksa?! Acıyan bir yerin var mı söyle?

 

– Ağlama kuzum acıyan bir yerin varsa söyle?

 

 Elimi sol yanıma götürdüm sadece

 

  

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.