Kadınlar Vaizi Ne Anlatıyor?

0

    Çoğunlukla romancılığıyla ön plana çıkarılan Hüseyin Rahmi Gürpınar aynı zamanda önemli sayıda hikâye kaleme almış bir muharririmizdir. Hikâye kitaplarının ilki olan ve 1920’de basılan Kadınlar Vaizi toplamda on hikâyeden oluşur. Öykülere geçmeden evvel kısaca Gürpınar ve hikâyeciliğinden bahsedeceğiz:
“Hüseyin Rahmi Gürpınar, 1864-1944 yılları arasında yaşamış, milletvekilliği yaptığı seneler ve Mısır gezisi hariç tutulursa, bütün ömrünü İstanbul’da geçirmiştir. Hayatının ilk yirmi senesi, annesinin erken ölümü sebebiyle, anneannesi ve teyzesinin odağında bulunduğu kadınlar topluluğunun içinde geçmiştir ki, bu durumun onun edebî kişiliği üzerindeki sonuçları büyüktür. Hastalığından dolayı eğitimini yarım bıraksa da, kendi çabalarıyla Fransızca öğrenmiş, çocukluğundan beri eserlerini okuduğu, edebî kişiliğinin şekillenmesinde büyük etkisi olan Ahmet Mithat Efendi tarafından edebiyat dünyasına kazandırılmış, mecburi memuriyet seneleri haricinde neredeyse bütün ömrü boyunca yazmış, hayatını yazarak kazanmış ve Türk edebiyatının önemli simaları arasında yerini almıştır.
Hüseyin Rahmi Gürpınar, dokuz öykü kitabı ve yayın organlarında kalanlarla birlikte yüz kırk bir öykü yayımlamış, üstadı Ahmet Mithat Efendi gibi halka bir şeyler öğretmeyi ve (hatta ondan fazla olarak) halkı bir felsefeye yükseltmeyi hedeflemiştir. Ancak üstadına zıt bir felsefeyi, çekirdeğinde pozitivizmin yer aldığı, Darvinizm’den, Marksizm’den ve Aydınlanmacılık’tan beslenen, geleneksel değerlerimize, inançlarımıza zıt bir dünya görüşünü benimsemiş, buna da büyük oranda erken yaşlarda öğrendiği Fransızcası sayesinde yaptığı okumalar sebep olmuştur.”
Berna Moran “Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış” adlı kitabında Gürpınar’ın eserleri için şöyle der: “ Gürpınar’ın en güçlü yanı kuşkusuz ki mizahıdır ve güldürü alanında, meddah hikâye ve taklitlerinden, karagöz ve orta oyunundan en çok yararlanan yazarımız olmuştur. Yapıtlarındaki yerli havayı, büyük ölçüde bu anlatı ve temaşa geleneklerini romanda sürdürmesine borçlu olduğunu söyleyebiliriz.”
Gürpınar’ın eserlerindeki mizahi üslup bütün çalışmalarında ve elbette öykülerinde de göze çarpar. Eserlerinin temelinde güldürerek eleştirme çabası bulunmaktadır.
Kendisinin roman yazımı üzerine kaleme aldığı şu satırlar hikâyelerine de uyum göstermekte ve edebi eserler hakkındaki düşüncelerini ortaya koymaktadır: “İyilikler, güzellikler, faziletler, hüsn-ü zanlardan doğan muhayyel müstesna mahiyette ankalardır. Roman konusu olamazlar. Roman alışılmış, tabiat hükmüne girmiş seyyieler üzerine kurulur. Bir cemiyet hayatının bayağılıklarını, kabalıklarını, münasebetsizliklerini, budalalıklarını, herzelerini riyakârlıklarını göz önüne sermelidir. Bir romanın güzelliği, yaraşığı çirkinlikleri tasvirdeki kuvvetiyle belirir.”
Kendisinin de belirttiği bu yöntem eserlerinin hülasası mahiyetindedir. Çünkü bütün eserlerinde bir topluma ya da bir sınıfa yönelik eleştiriye rastlanır. Mizahi yolla herhangi bir kesimin bayağılıkları ortaya konur. Eserlerinin tümünde yer alan canlı tasvirler dikkat çekicidir. Bununla birlikte kullandığı en yaygın yöntemlerden biri olay örgüsünü bölercesine metinlerin arasına felsefi yahut toplumsal görüşler sıkıştırmasıdır. Kimi zaman eserlerin sonunda çıkarılacak ana fikri de okurun düşünmesine fırsat vermemecesine kendisi sunar. Yazarın bakış açısını, yandaşlığını, düşmanlığını, olaylar karşısındaki fikir ve duruşlarını iliklerimize kadar hissettiğimiz edebi metinlerinde kurgu, dil, karakterler ve olay örgüsünün belirlenmiş amaç doğrultusunda bir araya getirildiğini anlarız. Zaten bu sebeple Gürpınar metinlerinde karakterden ziyade tiplerle karşılaşırız. Tipler, eleştirinin şahsa değil bir kesime yönelik olduğunun en açık göstergeleridir.
Oluşturduğu tipleri gözlem yeteneği sayesinde oldukça canlı resmeder. Toplumun hangi kesimini ele aldıysa o kesimin ağız özellikleriyle konuşur. Dili akıcı ve sadedir. Cümlelerini kısa tutar.
Kadınlar Vaizi 1920’de yayınlanmıştır ve on öyküden oluşmaktadır. Gürpınar’ın yazın hayatının 1880’lerde başladığı ve 1890-1900’lerde roman alanında önemli eserlerini verdiği göz önünde bulundurulursa hikâyeciliğe adım atışı biraz geç olmuştur denebilir. Bu, bahsi geçen dönemin genel bir özelliğidir. Hikâye türü yeni yeni kabul görmeye başlamaktadır.
Hikâyelerin ilki kitaba da adını veren “Kadınlar Vaizi”dir. Vaazlarıyla bulunduğu bölgenin kadınlarını yönlendiren Şeyh Küçük Efendi ve cemaatini oluşturan kadınların tasvir edildiği bir portre öyküsüdür. Olayın oldukça kısıtlı olduğu öyküde amaç samimiyetsiz din adamlarını ve dinî bilgi edinmek için değil hayranlık duydukları vaizi dinlemek için peşi sıra cami cami gezen kadınları eleştirmektir. İmam men ettiği şeyleri kendi yapmakta, güya feyiz almak için camiye gelen cemaat ise dedikodu etmekten vaizi dinlememektedir. Göze çarpan bir diğer nokta ise Şeyh Küçük Efendi’yle büyük cüssesi arasındaki tezattır. Denebilir ki topluma hâkim olan çarpıklık Şeyh Efendi’nin ismi ve cismiyle müşahhas kılınmıştır.
İkinci hikâye olan “Lakırdı Beynimizde (Aramızda)” yine bir imam eleştirisi içermektedir. Bu kez imamla birlikte Osmanlı kurumlarındaki başıbozukluk da işlenmiştir. Kırk beş yaşındaki dul bir kadın olan Andelip Hanım mahalle imamına giderek yaşını küçültmek ve resmiyetteki genç yaşını kullanarak genç bir erkekle yeni bir evlilik yapmak niyetindedir. Nüfusundan sildireceği her yaş için bir altın verecek olan Andelip Hanım’dan mümkün mertebe para almak isteyen imam, kadınla yirmi beş yaşta anlaşır. Sonrasında kendisine uygun damat adaylarını da sıralar.
“Aferin Hayrullah” isimli üçüncü hikâyede eşinin evi ihmal etmesinden şikâyetçi olan Vahdet Bey, sarhoş olduğu bir akşam evin siyahî hizmetçisiyle yatar. Bir müddet sonra hizmetçinin hamile olduğu ortaya çıkar ve babasının kim olduğu soruşturulmaya başlanır. Bu sorundan kurtulmak isteyen Vahdet Bey uşağı Hayrullah’ı çağırarak suçu üstlenmesini isteyecekken Hayrullah Bey’in siyahi köleyle iki yıldır birlikte olduğunu öğrenir. Derhal evlendirilirler.
Hikâyede dikkat çeken üç konu bulunmaktadır. İlk olarak medeniyet değişiminin etkilerine değinilmiştir: “Kurt kuş inine yuvasına çekildi, meyhaneler boşaldı, hala hanımlar sokakta. Başımıza gelen bu ne medeniyet belasıdır Yarabbi…”
İkincisi, siyah-beyaz renk ayrımı üzerine gerçekleştirilen ırkçı ifadeler bulunmakta, siyahiler pis, aşağılık görülüp beyaz erkeğe yakıştırılmamaktadır. Gürpınar’ın bu ifadeleri kölelik kurumunun eleştirisi olarak düşünülebilir.
Üçüncüsü ise Gürpınar’ın natüralist bakış açısının derinlemesine hissedildiği şu cümlelerdir: “Sevişme… Sevdalanma hep bahane… Ne renkte olursa olsun maksat zürriyettir, insanlar tabiatın bu galebesini aşk sanmak vehmiyle yaşarlar.”
“Menekşe Kalfa’nın Müdafaanamesi”nde bir gazeteci evlerde çalışan siyahi hizmetlileri kastederek “Menekşe Kalfa’nın medeniyetin gelişimine patlıcan kızartmaktan başka ne faydası olmuştur?” şeklinde haber yapar. Menekşe isimli bir kalfa tesadüfen bunu öğrenir ve haberin kendisi için yapıldığını zannederek gücenir. Mesleği gazetecilik olan eski efendisini bularak kendisini müdafaa edecek bir yazı kaleme alıp yayınlamasını ister. Ücretini ise yirmi patlıcan dolması yaparak ödeyecektir. Yazılan müdafaaname hem siyahilerin haklarını savunuş hem de toplum eleştirisi içermektedir. Dünya çapında ünlü olan siyahiler örneklerle anlatılır ve eğitim hakları verilip gerekli imkânlar doğduğunda sanattan bilime önemli işler ortaya koydukları ispata çalışılır. “Ah bu memlekette ne renk ve hilkatte olur iseniz olunuz, sanat ve sanatkâr pek hor ve hakirdir.” cümlesiyle toplumun sanatçıya olan bakış açısı eleştirilir. Olay vesileyle Birinci Dünya Savaşı esnasında yaşanan kıtlık ve pahalılık da metne dâhil edilir. Patlıcan az bulunurluğu ve pahalılığıyla bir kıymet ifade etmektedir. Bunun yanı sıra çoğu hikâyesinde olduğu gibi Gürpınar burada da metnin sonuna toplumsal ve felsefi görüşlerini iliştirir: “Arap aşçılar, o fellahlar hırsız olur derler. Ama söyleyiniz, kim değil? Rızkına razı olan kimse var mı bu dünyada? Esnaf müşteriden çalar, müşteri, kazancını artıracak helal, haram yolları bulur. Her insan akılca kendisinden bir gömlek aşağısını görünce kandırır, birbirini soyar, bu böyle gider.
Bunun adına yeni felsefede hayat mücadelesi derler. Yaşamak için zayıf gördüğünün elindeki ekmeği kapmak hırsızlık değil, ustalıktır. Bunu düzeltmeye uğraşanların aklına şaşarım. Hatta bu Dünya Harbi niçin oluyor? Azıcık düşünseniz altından hep bu mesele çıkar.”
“Kocası İçin Deli Divane” hikâyesinde âlim sınıfından fakat kız çocuklarının eğitilmesine karşı bir babanın kızı olan Zihniye Hanım oldukça cahil yetişir. Harfleri bile tanımamaktadır. Bununla birlikte vefat eden babasından kendisine büyük miktarda miras kaldığı için çok talibi çıkar. Sonunda Sünuhi isimli bir kâtiple evlenir. Kadın kocasına delicesine âşık olduğu gibi çok zeki bir adam ve mühim bir yazar olarak telakki etmektedir. Sünuhi Efendi ise karısını eskisi gibi sevmemekte, Zihniye Hanım’ın parasını kullanıp kendisine hayranlığını dinleyerek egosunu pekiştirmektedir. Kocasını ne kadar kıskandığını bilen komşuları kadına oyun etmek ister ve bir aşk mektubu yazarak kocasının yazdığını söylerler. Mektubu kimin yazdığını anlamak isteyen kadın gülünç durumlara düşer. Kocası da onu denemek için hükûmet emriyle ikinci kez evlenmesi gerektiğini, aksi takdirde idam edileceğini söyler. Kadın gerekirse ölmesini, asla ikinci kez evlenmemesini isteyecektir. Hikâyede vurgulanan meseleler; kadınların eğitimsiz bırakılmasının sonuçları, karı-koca ilişkileri, cahil din adamları ve yazarlığın mahiyetidir.
“Ada Vapurunda” yazarın İstanbul tasvirini en canlı şekilde yaptığı hikâyelerinden biridir. Savaş şartlarının ekonomiyle birlikte ulaşımı da etkilemiş olması konu edinilir. Heybeliada’dan İstanbul’a gitmekte olan vapur beraberinde tüm coğrafyanın kargaşasını taşımaktadır. Adeta Nuh’un gemisi vaziyetini alan vapur memleketin türlü hallerini ve her çeşitten insanını kendinde toplar. Zor yolculuk şartları, yetersiz ulaşım araçları, vapura alınamayan yolcular, insanların nezaketsizliği ve iki kadınla evlilik gibi meseleler göze çarpmaktadır.
“Kocasını Boşayan Hürmüz Hanım” hikâyesinde Aile Hakları Kararnamesi’nin gazetelerde yayımlanmasının ardından kadınlar bir araya gelir ve haklarını okurlar. Birçok hakkın yanı sıra artık kadınların da boşanma hakkı vardır. Genç kadınları heyecanlandıran yeni kanun yaşlıları endişelenmiştir çünkü evlerden atılmalarına neden olabilecektir. Bu haberin ardından birçok boşanma davası gerçekleşir. Meseleyi kadınlara duyuran Hürmüz Hanım da bu haktan faydalanarak kocasını her fırsatta tehdit etmektedir. Ettiği son bir taşkınlığın ardından kocası Hürmüz Hanım’ı işi yanlış öğrendiğine, boşayamayacağına ikna eder. Yine burada kocanın ağzından Gürpınar’ın konu hakkındaki görüşlerini dinleriz: “Boşama hakkı kadınlara verilse pek çabuk her ailenin altı üstüne gelir. Allahın emri, peygamberin sözündeki sebebi şimdi anladın mı? Ben bırakmak için evlenmedim. Durup durup da karı boşayan erkekler de ahlâk ve yapısı sizin gibi zayıf, illetli, acınacak zavallılardır. Sinirlerini yatıştır da haydi evinin işine bak…”
Hikâyedeki kadınlar komik, cahil, karikatürize edilmiş tiplerdir. Gürpınar konu hakkındaki fikirlerini abartıya kaçarak mizahi yolla sunmuştur.
“Hatt-ı Üstüva (Ekvator)” hikâyesi anlatıcının bir çocukluk anısı olarak kaleme alınmıştır. Tembel bir öğrenci olan Kadayıfçı Rıfat “hattı üstüva”yı “atlı liva” ile karıştırır ve hocasının hiddetini üstüne çeker. Hocanın öfkesi arttıkça çocuğun yanlışı da artmaktadır. Sonunda falaka cezasına çarptırılır. Belirgin bir mesajı ya da ana fikri olmayan öykü salt okuyucuyu eğlendirme maksadıyla yazılmış gibidir.
“Yankesiciler” hikâyesi temsil bağlamında aralarında siyasi anlamda en güçlü mesajı içeren hikâyedir. Mişon, Mıstık, Niko ve Vartan; Yahudi, Türk, Rum ve Ermeni kökenli dört yankesici gençtir. Grup hâlinde iş yaparlarken Yahudi Mişon ile Rum Niko paraların bir kısmını kendilerine saklayarak anlaşmalarına uymazlar. Sonunda kavga patlak verir ve hep birlikte sorunu çözmek için namlı “Avrupalı yankesici”ye başvururlar. Avrupalı yankesici onları oyuna getirerek üstlerinde ne varsa soyup geri gönderir. Hikâyede Osmanlı’yı oluşturan milletler ve Avrupa ile yankesiciler arasında bir temsil ilişkisi kurularak memleketin o dönem içinde bulunduğu duruma işaret edilmiştir.
Kitaptaki son hikâye olan “Fırkacı (Partici)”da tüm amacı bakan olmak olan Afif Necati türlü oyunlar çevirerek hedefine ulaşmaya çalışır. Yaptıkları arasında cemiyet kurmaktan gazetelerde yazı yayımlamaya, bakanları istifaya davet eden mektuplar yazmaya kadar bir sürü şey bulunmaktadır. Gayretlerinin neticesinde Balıkhane Müdürlüğüne atanır. Gürpınar hikâyeyi yine ders vererek bitirir: “Bizde gittikçe sayıları çoğalarak atılganlıkları artan ayak politikacılarına, Afif Necati’lere birer Balıkhane Bakanlığı bulunmadıkça kabineler, karaktersizlerin şiddetli tenkitlerinden kurtulamazlar.”
Hikâyelere konu bağlamında baktığımızda gördüğümüz bazı ögeleri sınıflarsak şöyle başlıklara ulaşabiliriz: yöneticilerin ve yönetim kurumlarının eleştirisi, toplumun cahilliğinin ve bundan kaynaklanan ahlâksızlığın eleştirisi, medeniyet değişimi, din adamlarının eleştirisi, kadın-erkek ilişkileri, kölelik ve zenci-beyaz ırk ayrımı üzerine düşünceler, determinizmi ve natüralizmi çağrıştıran fikirler, sosyal yaşam izlenimleri…
Biçim bağlamında ise hepsinde komedi unsuru göze çarpar. Çoğunlukla karikatürize edilen tipler ve onların bayağılıkları üzerinden komedi sağlanır. Dil genellikle akıcı ve sadedir. Olaylardaki detaylar hikâyelerin Osmanlı’nın son dönemlerinde geçtiğini gösterir. Kişiler sosyal statülerine göre konuşturulur. “Diyalog” tekniği tümüyle öykünün omurgasını oluşturur. Hikâyelerin hemen hepsinde kurgu ders vermek amacıyla bölünmüştür. Öykülerin sonunda kıssadan hisse amacıyla konulmuş bölümler bulunmaktadır. Bu gibi tutumlar yer yer metinlerin edebilikten uzaklaşmasına ve hikâyeciliğinin zayıflamasına neden olur. Öykülerin bütününe baktığımızda bir meddahın çevresine topladığı insanlara kâh güldürüp kâh düşündürerek ders verdiği hissine kapılmak mümkündür. Bu hissi kıran tek durum zaman zaman yaptığı detaylı ve canlı tasvirlerdir. Bazen hikâyelerin arasına beyit ya da tekerleme sıkıştırdığı da görülür.
Tüm bunları düşündüğümüzde diyebiliriz ki Kadınlar Vaizi dinî meseleleri değil, toplumun çarpıklıklarını ve Gürpınar’ın bunlara getirdiği düşünsel açıklamaları anlatıyor. Cemaati ise anlayabildiğini anlayıp anlamadığını kahkaha ile ikmal etmekte…

1) Gürpınar, Hüseyin Rahmi. Kadınlar Vaizi. İstanbul: Atlas Kitabevi, 1966.
2) Harmancı, Abdullah. Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Öyküleri Ve Öykücülüğü. Selçuk Üniversitesi: Doktora Tezi.
3) Moran, Berna. Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış I, İstanbul: İletişim Yayınları, 1994.
4) Gürpınar, Hüseyin Rahmi. Sanat ve Edebiyat. Haz., Abdullah Tanrıkulu, H. Adnan Önelçin. Ankara: Oğul Yayınları. 1972.

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.